soner yalcin kara kutu3 1

Mutasyon kafada olmalı!

Düşünmeyi öğreteceğiz:

Ki görebilsinler, kavrayabilsinler.

Konuyu İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu'na getireceğim. Ama önce yazacaklarımla ilgili olduğu için örnek vermeme izin veriniz:

Gündemde ne var; COV 19'un mutasyon geçirmesi!

Tarih: 27 Mart 2020.

“Lanetli aile” başlıklı yazımda şunu yazdım:

-“Virüsler, diğer mikroorganizmalardan daha fazla genetik değişimlere açık. Bir virüsün mutasyona uğraması durumu alışılmadık bir hâl değil, hatta Ebola gibi birçok virüs sürekli mutasyona uğruyor. Bunlar canlı sistemlerde hızlıca üreyerek kısa süre içinde milyonlarca hatta milyarlarca yeni nesil virüs oluşturabiliyor. Mutasyonların bazıları genlerde/ genomda önemli değişiklikler yapmıyor. Ki bunların verdiği zararın önlenmesi kolay oluyor.

Buna karşın bazı virüsler ise canlı organizmada köklü bozukluklara yol açıyor. Ki bunlar ilaçlara bile dirençli olabiliyor… İşte… Yakın zamanda peş peşe tanıştığımız; Sars, Mers, Corona virüsleri mutasyon sonucu ortaya çıkmış tehlikeli CoV ailesinden…”

Yani, bugün gündeme gelen COV 19'un mutasyon geçirmesinde şaşılacak durum yok.

En son bu konuda “Algı diktatörlüğü” başlıklı yazımda da şunun altını çizdim:

Tarih: 26 Kasım 2020.

-“Virüs hızla mutasyona uğrarken, yani sıradan nezleye, hadi bilemediniz gribe dönüşecekken, aşının alelacele bulunup piyasaya sunulması arasında nasıl ilişki var? Sağlığın/tıbbın ekonomi-politiğini bilmeniz şart.”

Bu konularda ne yazsam birileri “istemezük” deyip küresel dayatmaların dışında söz duymak istemiyor. Ama bugün mutasyonu tartışıyor!

Peki, bana karşı bu tavır neden hep böyle?

Temelinde ne var bu ezberin?

İNSANI ÇÜRÜTTÜ!

Bizim solcuları düşürüldükleri çukurdan çıkarmak istiyorum. Düşünsel çoraklıktaki ülkemin solculara büyük ihtiyacı var çünkü. Ve ne yazık ki solun gözünün feri solgun, göremiyor. Niye?

Bakınız:

Neoliberalizm, yalnızca bir ekonomi kuramından ibaret değil. Aynı zamanda siyasal-kültürel bir araç/proje.

Örneğin: Bireyi yeniden tanımladı/ “üretti.” Yani…

İnsanların aklını, davranışlarını yönlendirdi.

İnsanların değerlerini, ilkelerini değiştirdi.

İnsanları yönetilebilir öznelere dönüştürdü.

Bu köktenci serbest piyasa ideolojisi, soruyu/sorgulamayı ortadan kaldırarak düşünce biçimini değiştirdi. İtibariyle insanı “yapay zekalı robot” yaptı; verileni-dayatılanı aynen kabul eden, uygulayan!

Buna şaşalı isim verdi; “bilgi toplumu” dedi! Bu tekelci anlayışın son versiyonu “Bu bilimdir ve tartışılamaz” sığ bakışı oldu. Yönetim hegemonyasına ters düşen her fikri lanetledi neoliberalizm.

Ve başardı: İnsanoğlunu -koyun gibi- sürüye katarak kendine uygun “ideal toplum” yarattı…

Artık kim yeterince güçlü ise onun dediği “doğru” sanıldı!

Bu sebeple… İçlerinde solcuların da olduğu bir güruh, kapitalizmin sağlık-beden üzerinden insanı-toplumu nasıl ele geçirdiğini yazdığım her kitabıma- her makaleme düşman kesildi! Yazık.

Evet, insanı düşürüldüğü çukurdan çıkaracağız.

HANGİ ADALET HANGİ SOSYAL!

Gelelim İmamoğlu meselesine…

Neoliberalizm insani değerleri yok etti. Yoksulluğu yok etme, sosyal egemenliği sağlama, kaynakları paylaşma ilkesinden hareketle ortaya çıkan sosyal adalet kavramına düşman oldu. Toplumsal barışın, kolektif hayatın vazgeçilmezi hem “sosyal” ve hem de “adaletçi”  anlayışı katletti…

İşsizlik, iş kaybetme endişesi, sosyal dışlanma gibi her sıkıntıyı bireyin omuzlarına yükledi. Fakirliğin sebebi ekonomik sistem değildi; kişinin, piyasanın zorluklarına-risklerine göğüs gerememesi yani beceriksizliği idi! Bu anlayışta vatandaş yoktu, sadece müşteri vardı. Hele bu anlayışa göre…

Düşene yardım etmek piyasanın zararınaydı! Eğer yardım yapılacaksa bu sadece piyasanın iyi işlemesi için yapılmalıydı. Neoliberalizmin “peygamberi” F. Hayek dedi ki; “Yardım/hayır temelli ne devlet, ne de piyasa olur! Bu anlamsız hayırsever fikir din temellidir!”

Salt piyasa odaklı anlayış son kırk yılda  ülkemizde öyle kök saldı ki; bugün adalet, sosyale karşı çıkıyor!

İmamoğlu yoksul çocuklara süt yardımı yapıyor.

İmamoğlu yoksul annelere ulaşım kartı veriyor.

İmamoğlu yoksul öğrencilere para yardımında bulunuyor.

Sayıştay, İmamoğlu'nun halkçı sosyal adalet hizmetine karşı çıkıyor.

Sosyal düzeni sürdürmekle yükümlü olması gereken adalet reformunu asıl buradan başlatmak lazım. Neoliberalizm ülkede ne adalet bıraktı, ne sosyal?

Neoliberalizm etkisini kırmak için kafaları mutasyona uğratmak şart. O zaman sağlığın/ tıbbın, sosyal adaletin ekonomi politiği kavranabilir.

Evet, düşünmeyi öğreteceğiz…

Soner YALÇIN - 22 Aralık 2020

*** *** ***

Nerede ötekiler?

Sandor Ferenczi (1873-1933)…

Macar psikanalist.

Çalışma konularından biri savaş nevrozunun gelişimi idi.

Birinci Dünya Savaşı'ndaki gözlemini yazdı:

-“Savaş travması yaşayan nevroz hastalarının kaldığı hastane koğuşuna girdiğimde ilk izlenimim büyük şaşkınlık oldu. Koğuşta, hepsi de sanki ciddi şekilde yaralanmış, hatta sakat kalmış izlenimi veren yaklaşık elli hasta vardı. Bazıları hareket edemiyordu, kimileri için ise en ufak bir harekete kalkışmak, bacaklarında öyle şiddetli bir titremeye yol açıyordu ki, sesleri toprağı döven çizmelerin gürültüsünü zorlukla örtüyordu. En çarpıcı olan titreyenlerin yürüyüşüydü; felçli izlenimi yaratıyorlardı; farklı titreme, kasılma ve zafiyet belirtilerinin bileşimi yalnızca bir sinemacının yansıtabileceği tamamen kendine özgü hareket türüydü…”

Bu satırlar aklıma soru düşürdü:

Bugün ülkemizde COV 19 vakaları konusunda -eskilerin “tecâhül-i ârif” dedikleri-retorik sorular üzerinden tartışma yürütülüyor:

-Toplam/ günlük test sayısı…

-Toplam/ günlük vaka sayısı…

Toplam/ günlük vefat sayısı…

Sağlık Bakanlığı'nın verdiği istatistik üzerinden polemikler halen devam ediyor.

Psikanalist Ferenczi'nin gözlemini temel alırsak şunu sorabiliriz:

-Farklı virüs alan grip hastasının kaçı, “ben korona oldum” diye hastaneye gitti/gidiyor?

Önümüz arkamız sağımız solumuz hep COV 19 hastası. Peki, korona dışındaki virüslerin sebep olduğu grip/influenza hastaları nerede? Yoksa grip hastaları, farkında olmadan korona oldum mu sanıyor kendini? Birbirinden ayırmak hiç kolay değil çünkü…

DİĞER VİRÜSLER!!!

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve ABD Hastalık ve Korunma Merkezleri (CDC) verilerine göre, her yıl gribal enfeksiyonlara; yüzde 11'i influenza ve RSV virüsleri, yüzde 14'ü Sars'tan Mers'e CoV ailesi virüsleri, yüzde 29'u Rhinovirüsleri ve geri kalan yüzde 46'sını ise bilinmeyen virüsler sebep oluyordu.

Yine verilere göre her yıl bin kişiden biri grip ve bağlı rahatsızlıktan ölüyordu. Ki ölenlerin yüzde 5-14'ü CoV virüs nedenliydi…

Ülkemizde her yıl gribe bağlı ölümlerin sayısı ortalama 80 bindi ve bunun 4 bin ile 11 bin arası kişi CoV nedeniyle gerçekleşiyordu.

Medyada bir yıl önce böyle veriler konuşulur, tartışılırdı. Bugün sadece COV 19 var! Farklı virüs türlerinin yol açtığı grip ve buna bağlı ölümler gündemde artık yok!

Ne bileyim: 2009-2010 grip sezonunda salgına yol açan influenza A ailesinden H1N1 virüs türü vardı…

Ne bileyim: 2014 ila 2015 grip sezonunda en çok görülen influenza A ailesinden H3N2 virüs türü vardı…

Tüm virüsler mutasyona uğrayarak etkisini mi kaybetti? Nerede “öteki” virüslerin yol açtığı hastalıklar?

KIRMIZI ODA!

“Kırmızı Oda” dizisinin 15'inci bölümünde “Boncuk”un hikâyesine rast geldim. İlgimi çekti; dizinin birinci bölümüne dönüp “Meliha Hanım”ın hikâyesini de seyrettim.

Bana mı denk geldi bilmiyorum; “Doktor Hanım” görüştüğü iki hastasına da hemen ilaç yazdı. Ve her iki hasta da intihar etti!

“Kara Kutu” kitabımın bir bölümünü psikoloji-psikiyatriye ayırdım. Dünyada olan bir tartışmanın ülkemizde de olmasını istedim: Neoliberal psikiyatrinin sefaleti. İtibariyle her fırsatta Amerikan kılavuz kitaplara bakıp ilaç yazma kolaycılığını irdeledim.

Ahmet Hamdi Tanpınar, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” romanında şöyle dedi:

-“Psikanaliz çıktığından beri hemen herkes az çok hastadır.”

Sadece iki bölümünü izlediğim için dizi hakkında toptancı karar vermek istemem. Umut ederim; neoliberalizminin yarattığı çöküşün insan hayatını nasıl derinden etkilediği de konu edilir. Veya ilaçların ağır yan etkileri işlenir. Batı'da Prozac gibi ilaçların -insanı “beyinsiz” bırakma gibi- tahribatlarına dair kitaplar yazıldı, filmler çekildi. Ülkemizde bunlar ne zaman gerçekleşecek?

Uzattım. Demek istediğim şu:

COV 19 korkusunun yarattığı travmalar gibi çok çeşitli psikolojik açılar araştırmalara konu oluyor mu? “Kaçış sendromu” gibi çalışmalar yapılıyor mu? Sahiden kaç kişi COV 19 hastası taklidi yapıyor?

Sandor Ferenczi, bugün hastanelerde dolaşsa bazı koğuşlarda taklitçi travmalar görür müydü acaba?

Soner YALÇIN - 23 Aralık 2020