2023 ” Kemalist ” Felsefe Doğrultusunda ” Milli Program ” …

Geçen hafta “ANKARA KALESİ“nde Türkiye için bir alternatif milli programın gerekliliği üzerinde durulmuştu. Soğuk savaşın sona ermesinden sonra içine girilmiş olan küreselleşme aşamasında, batı emperyalizmi bütün dünya ülkelerini kendisine bağlayabilmek üzere tek bir küresel imparatorluk çatısı altında geliştirmiş olduğu model sömürgeleştirme programını, Türkiye’ye de dayatarak; neoliberalizm, çok kültürcülük ve ileri demokrasi adları altında Atatürk Cumhuriyetini bir üçüncü dünya sömürgesine dönüştürebilmenin arayışı içerisine girmiştir.

 

Bu doğrultuda son yirmi yıldır işbaşına gelen bütün hükümetlere küreselleşme görünümü altında Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu, Dünya Ticaret Örgütü, Avrupa Birliği ve Büyük Orta Doğu projesi üzerinden doğrudan doğruya bir dönüşüme zorlaması Türk Devletine dışarıdan emperyalizmin bütün gücü ile dayatılmıştır. Türk ulusu böylesine bir olumsuz süreç içerisinde, ulusal bir kurtuluş savaşı vererek büyük zorluklar ile kurmuş olduğu bağımsız ulus devletinin yarısından fazlasını kaybetmiştir.

Şimdi gelinen yeni aşamada geride kalan kısmının da tümüyle ortadan kaldırılarak, Türkiye Cumhuriyeti devletinin tarihin tozlu sayfalarına gönderilmesi ve bu devletin kurulu bulunduğu topraklar üzerinde Amerikan emperyalizmi ve İsrail Siyonizm’inin çıkarları doğrultusunda yeni bir devlet yapılanması her türlü baskı ve şiddet uygulanarak Türk ulusuna dayatılmaktadır.

Türk devletinin son yirmi yıllık hükümetlerin uyguladıkları küresel programa karşı var olabilmesi, varlığını koruyabilmesi ve değişen koşullarda varlığını yenileyerek yoluna devam edebilmesi için kesinlikle bir alternatif milli programın zorunluluğu üç seneye yakın bir zaman dilimi içerisinde “ANKARA KALESİ” köşesinin en önde gelen konusu olmuştur.

Küreselleşmenin ilk on yılında neyin ne olduğu pek anlaşılamadığı için Türk kamuoyunda geleceğe dönük hiçbir ciddi gelecek öngörüsü yapılmamış ve bu nedenle de ortaya doğru dürüst bir program konulamamıştır.

Amerikan emperyalizminin ve İsrail Siyonizm’inin bazı temsilcileri sürekli olarak Türkiye’ye gelip giderek yeni kurulan hükümetlere yol göstermişler, yurt dışından danışmanlar göndermişler hatta daha da ileri giderek bazı ABD ve Britanya vatandaşlarını hükümet kadrolarına taşımışlardır.

Dünya kapitalist sisteminin batı merkezli olarak gelişebilmesi ve bu doğrultuda bütün dünya ülkelerinin yeni bir sömürgeleştirme programına yönlendirilmesi doğrultusunda, yepyeni bir süper emperyalizm olarak örgütlenmeğe çalışılan küreselleşme sürecinde Türk devleti tam bir kıskaca alınarak sürekli bir biçimde böylesine bir dış plana mahkûm edilmiştir.

Merkez sağ ya da sol partiler arasındaki fark ortadan kalkmış, küresel emperyalizmin ekonomik istekleri doğrultusunda farklı bir siyasal yapılanma, neoliberalizm, postmodernizm, çok kültürcülük ve ileri demokrasi kavramları doğrultusunda Türk ulusunun başına çuval geçirir gibi Türk devletinin tepesine bindirilmiştir.

Türkiye’de kim iktidar olursa olsun uygulanan politikalar değişmemiş ve sürekli olarak okyanus ötesinden gelen kapitalizmin komiserlerinin dayatmalarıyla Türkiye Cumhuriyeti Devletini tasfiye eden politikalar birbiri ardı sıra uygulama alanına aktarılmıştır. Bu durum, iki binli yılların başlarında kesinlikle belli olmasına rağmen,son on yıldır alternatif bir politika uygulayacak yeni bir siyasal parti ya da iktidar başa gelemediği için ya da böylesine bir oluşum dış güçlerin yerli işbirlikçileriyle beraber önlendiği için,dışarıdan dayatılan bağımlılık ilişkileri politikalarına devam edilmiştir.

11 Eylül olayları ile kafalar karıştırılarak ve bu düzmece olayların sonrasında terör ve savaş girişimleri ısrarlı bir biçimde sürdürülerek, batı emperyalizminin dümen suyunda bir kolonizasyona devam edilmek istenmiştir.

İşte böylesine bir olumsuz dayatmaya karşı bütün dünya halkları karşı çıkarak alternatif bir küreselleşme arayışına girdiği aşamada, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde de alternatif girişimler öne çıkmış ve bu doğrultuda, böylesine gayri milli bir kıskaçtan Türkiye Cumhuriyetini kurtaracak alternatif program tartışmaları başlatılmıştır.

Türk siyaset sahnesinde ön planda yer alan siyasal partilerin büyük çoğunluğu batı ülkelerinin etkisi ve baskıları altında bir şeyler yapamamışlar ve bu nedenle de ciddi bir milli alternatif program Türk kamuoyunda gündeme gelememiştir.

Batı hegemonyasının baskıları nedeniyle siyasal partiler bir ciddi alternatif program arayışına girmeyince, bunun üzerine Türk toplumunun önde gelen millici (ulusalcı) ve Atatürkçü kesimleri böylesine bir milli programın arayışını kamuoyu önünde dile getirmeğe başlamışlardır. Bu tür milli program arayışlarını önlemek isteyen dış güçler hemen darbe ve ara rejim suçlamalarını hortlatarak, Türk ulusunun çağdaş bir demokrasi içerisinde kendisini yenileyebilme şansını ortadan kaldırmak istemişlerdir.

Bazı çevrelerden öne çıkan bu tür alternatif milli program arayışları hemen darbecilik ya da faşistlik ile suçlanırken, Türk ulusunun siyasal yapılanması olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin bağımsız bir siyasal inisiyatif ile kendi kendini yenilemesine izin verilmek istenmemiştir.

Dış planın küresel emperyalizmin çıkarları doğrultusunda sürdürülmesinden yana olan işbirlikçi kesimler ya da Truva atı konumundaki mandacı neo-liberal aydınlar her türlü alternatifin önünü psikolojik savaş senaryoları ile kesmeğe çalışırlarken, ortaya atılan milli programlara da hemen faşist damgası vurarak, bağımsız bir ulusal inisiyatifin Türkiye’nin çıkarları doğrultusunda devreye girmesine izin vermek istememişlerdir.

Mütareke İstanbul’unun işbirlikçi ve mandacı çevreleri dıştan destekli girişimler yolu ile her türlü milli plan ve programa karşı çıkarlarken, Türk devletinin milli kurum ve kuruluşlarının çalışmalarını da önlemeğe çaba göstermişler ve bu süreç içerisinde devletin bazı önemli kamu kurumları yeni yasalar çıkartılarak ortadan kaldırılmıştır.

Devlet Planlama Teşkilatı gibi Türkiye Cumhuriyetinin önde gelen devlet kurumunun çalışmaları önlenirken, bu kurumun hazırlamış olduğu plan ve programlar raflarda tozlanmağa terk edilerek, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü programlarının uygulamalarına kararlı bir biçimde devam edilmiştir.

Türk Devletinin milli planları ve programlarının önü kesilirken, iktidara gelen ya da talip olan siyasal partilerin de bu doğrultuda Türkiye’yi küresel emperyalizmin kıskacından kurtaracak bir milli program yaparak bu gündeme getirmelerine de karşı çıkılmıştır.

Devleti kuran Atatürk’ün partisi ile beraber, en büyük milliyetçi parti bir arada küresel emperyalizme karşı Türk ulus devletini koruyacak ya da toparlayacak bir alternatif milli programa yönelmeleri gerekirken, ne yazıktır ki bu doğrultuda herhangi bir adım atılmamış ve gerekenler yapılmamıştır.

Normal demokratik rejimlerde her parti iktidara gelerek bir ya da iki dönem içerisinde programını uygulayarak yerini muhalefet partilerine devretmesi gerekirken, işbaşına gelen partiler sürekli olarak Okyanus ötesinden zorlanan programlara hapsedilmişler ve yapılan seçimler sonucunda iktidara başka partiler gelmesine rağmen hiçbir şey değişmemiştir.

Türk ulus devletini tasfiye eden gayri milli emperyal politikalara zorla devam edilmiştir. İşte böylesine olumsuz bir duruma karşı,Türk toplumunun içerisinden çıkan bir ulusal inisiyatif olarak “Ulusal Güç Birliği Platformu” son genel seçimlerden önce “Güçlü Türkiye-2023“ başlığını taşıyan bir alternatif milli programı hazırlayarak internet siteleri üzerinden Türk halkının ve kamuoyunun tartışmasına sunmuştur.

Ondan fazla demokratik kitle kuruluşunun katılımı ile başkent Ankara’da çalışmalarını yıllardır sürdüren bu platform temsilcileri, Türkiye Cumhuriyetinin sorumluluk sahibi vatandaşları olarak vatanlarına, milletlerine ve devletlerine karşı ulusal görevlerini yerine getirmeğe çalışmışlardır.

Batı emperyalizminin uzun yıllar süren baskılarına rağmen gene de ülkesinin geleceğini düşünen sorumluluk sahibi aydın kadroların var olması, Türk ulusunun geleceği için alternatif olabilecek bir milli program önerisinin hazırlanabilmesinin önünü açmıştır. Bu program geçen genel seçimlerden bu yana sürekli olarak internet üzerinden yayınlanarak uzun süreli bir tartışma ortamının yaratılmasına da katkıda bulunmuştur.

Beş yılı aşkın bir süre “Güçlü Türkiye-2023” isimli programın sürekli yayında bulunmasıyla ülke içerisinde ciddi bir alternatif milli program arayışı öne çıkarak siyasal partiler üzerinde etkili olmağa başlamıştır.

Ulusal Güç Birliği Platformuna katılan kuruluşlar ve uzmanların tamamı Türkiye Cumhuriyetinin ulusal çıkarlarının korunmasından yana bir tavır içerisinde oldukları için “Güçlü Türkiye-2023” milli programı bütünüyle ulusal güç kavramın üzerine oturtulmuştur.

Her ulus devletin merkezinde ve çekirdeğinde bulunması gereken güç odağı kavramı, aslında uluslar arası alandaki siyasal gelişmelerin de anahtar kavramı olmuştur, çünkü siyaset bütünüyle bir güçler arası çekişme, rekabet ya da çatışmanın adı olmuştur. Batılıların deyimi ile “Power politics” kavramı her zaman için siyasetin ve uluslar arası ilişkilerin temeli olmuştur.

Bu doğrultuda, her devlet, her siyasal parti ya da örgüt, her şirket, uluslararası kuruluş ya da yeraltı yapılanması, sahip olduğu güç kadar siyaset sahnesinde etkili olabilir. Güç kimin elinde ise, ya da kimin gücü daha fazla ise, siyaset yarışında o kişi, kuruluş ya da merkez öne geçer.

Bu nedenle siyaset sahnesinde etkinliklerini sürdüren bütün kuruluşlar ya da merkezler kendi çıkarları doğrultusunda oluşturdukları politikalarını geçerli kılabilmek, diğerlerine karşı etkili kılabilmek üzere büyük bir yarış içerisine girmişlerdir. Bu nedenle de hepsi en güçlü konuma gelebilmek için çalışırlar. Ya güçlerini daha üst düzeylere çıkarırlar ya da rakiplerinin güçlerini kırarak kendilerini öne çıkarabilmenin hem hesabını yaparlar hem de çeşitli senaryolarla denemeğe kalkışırlar.

Böylesine büyük bir çekişme içerisinde bütün siyasal kuruluşlar ya da örgütler açısından en önemli kavram güçtür. Güçler arasındaki çekişme siyasal gelişmeleri belirler. Her güç merkezi bu doğrultuda kendi gücünü artırmağa çalışırken, diğerlerinin gücünü kırabilmek ya da saptırabilmek üzere her yolu denerler.

Taraflar karşılıklı olarak birbirlerini izlediklerinden olumlu oyunlar kadar olumsuz ve kötü oyunlara da kalkışabilirler. Böyle durumlarda güç merkezlerinin birbirini izleyerek denetlemesi ve oyunun kuralları dışına çıkma eğilimlerine izin vermemesi gerekmektedir. Oyunun kurallarına herkes uyar görünmesine rağmen bazen aldatıcı ve sahte tutumlar ile oyunun kuralları çiğnenerek siyasette patlama noktalarına doğru sürüklenilebilir.

İşte ulus devletler kendi ülkelerinde oynanan siyasal oyunlarda hakem olarak bu gibi sapmaları önlemekle görevlidir. Ne var ki, uluslararası emperyalizm tekelci şirketler aracılığı ile ulus devletlere saldırdığı için, ulus devletler hakem konumunu yitirerek karşı taraf olma noktasına doğru sürüklenmişlerdir. Böylesine bir aşamada küresel emperyalizmin tarafı olan kuruluşlar, ulus devletleri ortadan kaldırabilmenin çabası içerisine girince, hakemlik yapması gereken ulus devletlerin güç kaybederek karşı taraf olmağa doğru iteklendiği görülmektedir.

Küresel saldırılar ile dünya haritasından silinmek istenen ulus devletler ayakta kalabilmek ve yollarına devam edebilmek için öncelikle sahip oldukları güçlerini korumak zorundadırlar.

Ne var ki, küresel programlar ulus devletlerin elindeki güçleri almak ve tasfiye etmek istediği için ciddi bir güç çekişmesi yaşanmakta, küresel emperyalizm bu doğrultuda hem ekonomik hem de teknolojik silahlarını kullanarak ulus devletlerin gücünü kesmeğe çalışmaktadır.

İşte bu nedenle “Güçlü Türkiye-2023” programı devletin milli gücünü artırmayı ana hedef olarak ortaya koymakta ve bir devlette bulunması gereken milli güç unsurlarının en üst düzeyde milli devletin elinde olabilmesi için yapılması gerekenleri sıralamaktadır. Tekelci uluslar arası şirketleri denetleyecek ve onları hizaya getirecek düzeyde milli devletin güçlü olması gerektiği bu programda öncelikli olarak belirtilmektedir

Bütün devletlerin eşit koşullarda üye olarak katıldığı Birleşmiş Milletler örgütünü by-pas eden küresel emperyalizmin dünya ekonomisini üzerine oturtmağa çalıştığı küresel şirketler için oluşturulan şemsiye kuruluş olarak Dünya Ticaret örgütü çatısı altından yeni kutup merkezleri olarak Rusya, Çin,Hindistan ve Brezilya gibi büyük devletlerin ortaya çıktığı aşamada şirketler savaşı kaybetmiş ama devletler bu çekişmeden galip çıkmışlardır.

Bu durumu da dikkate alarak bütün milli devletler gibi Türk devletinin de yeniden gücünü artırması gerekmektedir. Diğer ulus devletler ile karşılıklı ilişki ve rekabet içerisine giren Türkiye Cumhuriyetinin çok kutuplu yeni dönemde artık daha büyük bir güç merkezi olması gerekmektedir.

Emperyalizmin sömürgeleştirici politikalarından kurtulabilmek amacıyla Türk devletinin öncelikli olarak yeniden kendi ekonomisini tam bağımsız bir durumda yönetebilmesi zorunludur.

Devletlerarası çekişme ortamında Türk devletinin daha güçlü olarak hareket edebilmesi için, ekonomisini her türlü batı inisiyatifinden kurtararak daha güçlü bir biçimde ulusal çıkarlar doğrultusunda yönetebilmesi en doğru yol olarak görünmektedir. Atatürk’ün dediği gibi, askeri ve siyasal zaferlerin ekonomik zaferler ile tamamlanabilmesi için Türkiye’nin yeniden kendi ekonomisini yönetir bir konuma gelmesi gerekmektedir.

Şimdiye kadar yapılan bütün özelleştirmelerin iptal edilmesi ve Osmanlı İmparatorluğundan, Türkiye Cumhuriyetine geçilirken tıpkı Atatürk’ün yaptığı gibi ülkemiz üzerinde baskı kuran yabancı tekellerin ve büyük ekonomik kuruluşların yeniden devletleştirilmesi gerekmektedir. Daha fazla sömürünün önlenebilmesi için, acilen özelleştirme idaresi yerine kamulaştırma idaresinin kurulması ile böylesine bir yeni sürecin başlatılması zorunlu görünmektedir.

Avrupa Birliğinin dışında bırakılan Türkiye Cumhuriyeti’nin üyesi olduğu Karadeniz Ekonomik İşbirliği örgütü ile Türk ve İslam ülkeleriyle oluşturmuş olduğu Ekonomik İşbirliği Örgütünü bir araya getirerek daha fazla zaman yitirmeden bir Merkezi devletler ortak pazarı kurmasında bölgesel kalkınma ve gelişme açısından büyük yararlar vardır.

Komşularla sıfır sorun doğrultusunda başlatılan yeni ilişkiler düzeni içerisinde Türk şirketlerinin ve kuruluşlarının çevre devletlerde yeni işbirliği ve yatırımlara girmeleri teşvik edilmeli, hızla Avrupa ortak pazarı benzeri bir ekonomik yapılanma Orta Doğu, Kafkasya, Orta Asya ve Balkan ülkeleri arasında gerçekleştirilmelidir.

Küreselleşmenin durduğu bir aşamada bütün dünya ülkeleri bölgesel işbirliğine yönelirken, Türkiye cumhuriyeti de bütün komşularıyla bir araya gelerek böylesine bir bölgesel ekonomik pazarın merkezi ve öncüsü olmak durumundadır.

Asya ve Avrupa kıtaları arasında her türlü petrol, doğal gaz ve enerji nakil hatları kurulurken, bir terminal ülke konumuna gelen Türkiye Cumhuriyetinin merkezi konumu ile dünya enerji sektörü içinde daha fazla etkili olması beklenmektedir.

Petrol tekelleri Irak savaşından sonra İran savaşını da bölgeye dayatırlarken, Türkiye enerji kaynakları zengin olan ülkeler ile yeni ortaklıklar ve projelere yönelerek bölgesinde ekonomik emperyalizme karşı daha güçlü bir karşı çıkışın öncüsü olmalıdır.

Türkiye Cumhuriyeti bölgesinin ekonomik merkezi olabilme doğrultusunda yeni ekonomik kamu kuruluşları oluşturarak devletin ekonomik gücünü artırmalı ve özellikle Türk özel sektörünün yatırım yapmadığı doğu ve güneydoğu bölgeleri için acil kalkınma programlarını devreye sokmalıdır.

Enerji tekellerine karşı Türk devleti yeniden kamu enerji kurumlarını eskisinden daha güçlü bir doğrultuda oluşturmalıdır. Kamu bankaları sistemi geliştirilerek korunmalı, Sümerbank, Etibank, Oyakbank ve Emlakbank kamu bankaları olarak yeniden oluşturulmalıdır.

Merkez Bankası Ankara’da barındırılarak daha da güçlendirilmeli ve böylece ulusal ekonomiye yabancıların müdahalesine izin verilmemelidir.

OYAK gibi memurlar için MEYAK, işçiler için İYAK, esnaf ve sanatkarlar için EYAK, öğretmenler için ÖYAK gibi yeni sosyal yardımlaşma kurumları devlet desteği ile devreye sokulmalıdır. Böylece çalışan halk kitlelerinin kapitalist ekonomiye ezdirilmeleri önlenebilecektir.

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında gerçekleştirilen Mehtap,İdari reform ve Kaya projelerinde olduğu gibi Türk devletinin değişen koşullarda yenilenebilmesi için yeni bir idari reformun daha fazla zaman yitirmeden gerçekleştirilmesinde kamu yönetimi açısından yarar vardır.

Dünya Bankasının ulus devletleri tasfiye eden kamu yönetimi reformu yerine ya da Avrupa Birliğinin zorladığı Türkiye’yi yeni bir Yugoslavya dağılma modeline sürükleyecek yerel yönetimler reformu yerine ulusal bir kamu yönetimi reformu, daha önceleri üç ulusal projede yapıldığı gibi milli bir idari reform olarak devreye sokulmalıdır.

Artan nüfus yoğunluğu ve milli sınırlar içerisinde ülke içerisinde gündeme gelen yeni gelişmeler dikkate alınarak devletin merkezi ve taşra örgütlerinin birbirine bağlı olarak yenilenmesi artan gereksinimler dikkate alınarak gerçekleştirilmelidir.

Anayasal başkent olarak Ankara’nın merkezi konumu korunmalı, cumhuriyetin yüzüncü yılında yüz milyonluk büyük bir ülkeyi yönetecek düzeyde Ankara’daki devlet merkezi olarak yeniden yapılandırılmalıdır.

Devletin taşra örgütlenmesi ise artan nüfus yoğunlukları ve ekonomik etkinlikler doğrultusunda yenilenerek ve güçlendirilerek merkezi devlete bağlı bir statüde geliştirilmelidir.

Yerel yönetimler yeniden düzenlenirken üniter devlet yapısına aykırı düşecek doğrultuda ayrılmaya ya da dağılmaya neden olabilecek yerel inisiyatiflerin önü kesilmeli ama kamu hizmetlerinin başkent Ankara’da yığılmasını önleyici yeni düzenlemeler acilen getirilmelidir.

Değişen dünya koşullarında ortaya çıkan yeni gereksinmelerin daha iyi karşılanabilmesi için yeni bakanlıklar ya da kamu kurumları kurularak devlet örgütünün büyüyerek güçlenmesi sağlanmalıdır.

Yüz milyonluk bir ülke konumuna gelirken, il sayısı bölgeler arası dengeler gözetilerek yüze çıkarılmalı, milli sınırlar içerisinde yeni cazibe merkezleri oluşturularak giderek tırmanan işsizliğin önlenebileceği yeni endüstri, tarım, kültür ve turizm bölgeleri pilot bölgeler olarak öncelikli bir çerçevede devlet eli ile kurulmalıdır.

Kentlere doğru aşırı göç dalgalarının durdurulabilmesi için cazibe merkezleri uygulamasına bir an önce geçilmesiyle ulusal ekonomiye canlılık kazandırılması doğrultusunda büyük yararlar sağlanabilecektir.

Küresel emperyalizmin uluslararası tekelci şirketler aracılığı ile ulus devletlere açtığı savaş dikkate alındığında ulusal toplum da büyük zarar görmüştür. Bu nedenle, devletimizin kurucusu Atatürk’ün başlatmış olduğu uluslaşma sürecinin tamamlanabilmesi için yeni bir ulusal planın acilen devreye sokulması gerekmektedir.

Küreselleşme programı doğrultusunda alt kimlikçilik, çok kültürcülük ve kültürel haklarcılık doğrultusunda dağılma ve parçalanma aşamasına getirilen Türk toplum yapısının yeniden bir ulusal entegrasyona yönlendirilebilmesi için bir ulusal plan önde gelen ulusal kuruluşlar aracılığı ile devreye sokulmalıdır.

Farklı etnik kökenler kadar ayrı ayrı dinlerden ya da inançlardan oluşan cemaatler arasında da eşit ilişkiler kurulmalı ve bir büyük ulusal toplum içerisinde bu gibi grupların ya da toplum kesimlerinin ortak yer alabilmeleri ve eskisi gibi birlikte yaşayabilmeleri sağlanabilmelidir.

Alt kimliklere saygı gösterilirken, ülke içerisinde vatandaşlık bağı ile bağlı olunan devlet düzeni içerisinde anayasal bir üst kimlik olarak Türk kimliği daha güçlü bir biçimde yeniden düzenlenebilmelidir.

Türklüğün tarihsel kökenleri, sahip olduğu anlamlar ve bugünkü Türk dünyasının durumu daha geniş bilimsel çalışmalar ile halk kitlelerine anlatılabilmelidir.

Batının önde gelen güçlü ulus devletlerinin izlediği uluslaşma süreçleri ve bu doğrultuda izledikleri plan ve programlar dikkate alınarak Türk toplumu için de ikinci bir uluslaşma programı devlet eliyle uygulayamaya konulabilmelidir.

Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu Atatürk Yüksek Kurumu ile beraber daha etkili çalışmalara yönlendirilmeli, Türk Kültürü Kurumu yeniden yasa ile oluşturularak, yarım kalan uluslaşma sürecinde milli kültüre daha etkin bir biçimde yer verilebilmelidir.

Ayrıca Türk Sanat Kurumu, Düşünce Hakları kurumu, Kent Enstitüleri ve Halkevleri yeni yasalar aracılığı ile kurularak, tıpkı Atatürk döneminde olduğu gibi bir ulusal seferberlik doğrultusunda devreye sokulmalıdırlar. Kültür Bakanlığı Milli Eğitim Bakanlığı gibi adının başına “milli“ kavramını alarak yeni uluslaşma seferberliğinin merkezi kamu kurumu olarak bütün bu girişimleri devlet adına üstlenecektir. Avrupa’nın önde gelen ulus devletlerinde başlayan yeni uluslaşma dalgasını Türkiye Cumhuriyeti hemen yakalayarak, emperyalizmin baskıları sonucunda yarım kalan uluslaşma sürecini tamamlamalı ve daha sonra da güçlü bir ulus devlet olarak yoluna devam edebilmelidir.

Türkiye’nin güçlü bir ulus devlet olarak yoluna devam edebilmesi sadece iç bünyede yapılacak değişikliklere bağlı değildir. İki yüzden fazla ulus devletin yer aldığı dünya sahnesinde, Türkiye Cumhuriyetinin bir B Planına gereksinmesi bulunmaktadır. Eski bir imparatorluğun merkezi topraklarında kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyetinin, Osmanlı hinterlandı için hazırlanmış olan bütün emperyal projelere karşı bir B Planının bulunması zorunlu görünmektedir.

Avrupa Birliği yeni bir Yugoslavya dağılma operasyonu ile beraber Türkiye’yi de sekiz parçaya ayırarak eyaletler halinde içine alma çabalarına karşı, Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere İstanbul merkezli bir Yakın Doğu Konfederasyonu’nu bölgesel federasyon modeli olarak gündeme getirmektedirler.

İngiltere ve ABD üzerinden bölgeye iki bin yıl sonra gelerek kendi devletlerini kuran Yahudilerin ise Büyük İsrail devleti doğrultusunda Kudüs merkezli bir Orta Doğu Birleşik Devletleri peşinde koştukları görülmektedir.

Bütün bu projeler Türkiye Cumhuriyetini bölüp parçalayarak bir bölgesel yapılanmayı gündeme getirdikleri için hepsi Türkiye Cumhuriyetini ortadan kaldırmaktadır.

Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyetinin de kendisini koruyabilmek için, kurucusu Atatürk’ün izinden giderek komşuları ile bir araya gelerek, bir Merkezi Devletler Birliğini yeni bir Sadabat Paktı, Bağdat paktı ya da Cento yapılanması gibi gündeme getirmesi gerekmektedir.

Ancak böylesine bir milli alternatif ile bölgeye yönelik emperyalist ve Siyonist projeler devre dışı bırakılabilecektir.

Komşularla başlatılmış olan sıfır sorun politikası bu doğrultuda ilk adım olarak görülebilir ve devamı tıpkı Irak’a komşu ülkeler platformunda olduğu gibi komşular arasında teröre ve savaş saldırganlığına karşı oluşturulacak dayanışma üçüncü dünya savaşına giden yolu kesebilecektir. Amerikan kovboylarının saldırganlığı ile İsrail Siyonistlerinin gelecek hırsları ancak böylesine bir bölgesel birlik ile önlenebilecektir.

Türkiye Cumhuriyeti, 2023 yılında yüzüncü yılına erişmek istiyorsa, kesinlikle böylesine bir B Planı uygulamak zorundadır.

Bunun için de devlet merkezli bir “Güçlü Türkiye–2023“ milli programı Türkiye’nin alternatif çıkışı olarak uygulama alanına getirilmelidir. Türkiye’nin alternatif milli programı olarak “Güçlü Türkiye–2023“ planı internet sitelerinde Türk kamuoyunun yakın ilgisini beklemektedir.

Çeyrek yüzyıldır zorla uygulatılan küresel emperyalizm programına karşı Türk ulusu, alternatif milli programını tartışa tartışa bulacak ve uygulamaya geçirecektir.

“Güçlü Türkiye-2023” programı böylesine bir arayış sürecinin ilk adımı olarak, Türk kamuoyunun yakın ilgisine ve tartışmasına; kemalistyaklasim.info ve ataeğitim-sen.org.tr“ sitelerinden sunulmaktadır.

Anıl ÇEÇEN - 22 Ağustos 2011 - FBKG


Not: Bu konuda daha geniş bilgi için, ANIL ÇEÇEN ‘in “Türkiye’nin B Planı “, “Türkiye Cumhuriyeti Ulus Devleti “, “Türkiye ve Avrasya “, “Atatürk ve Cumhuriyet “,”Türkiye’nin Avrupa Macerası “,”Türk Devletleri”, ve ”Ulusal Sol “ isimli kitaplarına bakılabilir.

Son Yazılar