insan evrimi2

Uygarlıklar Neden Batar?

Dünyamız 4,5 milyar yaşında...

İlk canlının ortaya çıkışı dört milyar yıl öncesine dayanıyor.

İlk primatların 50 milyon yıl, insanların kökeni olan primatların ise 3 milyon yıl önce dünyada var olduğu biliniyor.

İnsan türünün dünyadaki geçmişi ise ortalama bir hesapla 200 bin yıllık…

Tıpkı dünyadaki öteki canlılar gibi insan ırkları da ortaya çıktı.

Doğal koşullara ayak uyduramayanlar yok oldu.

İçlerinde Homo Sapien adı verilen tür koşullara uyum sağladı.

Becerisi, zekası ve fiziki özellikleriyle var olmayı ve gelişmeyibaşardı.

Bu konular antropoloji biliminin ilgi alanına giriyor.

“Antropolojiyi, insan bilimi diye tanımlayabiliriz.

 Antropologlar tüm toplumları, kültürleri, insan kalıntılarını ve fiziksel, biyolojik yapılarını inceler. İnsanın iskelet, kafatası gibi fiziki yapısını araştıran antropoloji, insanlık tarihinin en eski dönemlerinin aydınlatılmasına yardımcı olur.

 Bu bilim, insanı kültürel, toplumsal ve biyolojik çeşitliliği içinde anlamaya; insanlığın başlangıcından beri insanların çeşitli koşullara nasıl uyarlandığını, bu uyarlanma biçimlerinin nasıl gelişip değiştiğini, çeşitli küresel olayların nasıl dönüştüğünü görmeye ve göstermeye çalışır.”(alıntı)

İnsanın evrimleşme sürecinde görülen önceki türlerin neden ve nasıl yok oldukları merak konusudur.  Homo habilis’ten Homo Erektus’a; Neanderthal’den Homo Sapiens’e nasıl evrildik?

Bu türden sorulara henüz tam bir yanıt verilemedi.

Kara ve deniz oluşumları, buzul çağı, yerküre ekseninin oynaması önceki insan türlerinin soyunu tüketti.

Doğal olarak değişimlere uyum sağlayamayan canlılar da yok olup gittiler

Bununla birlikte, Neanderthal insanının yok olmasında Homo Sapins’in (modern insanın) rolü kafama takılan sorulardan biridir.

İnsanın insanı avlamasına, soyların yok edilmesine bugün bile tanık olmuyor muyuz?

Evrim süreci, daha gelişmiş yeni türlerin öncekileri yok ettiğinin kanıtlarıyla dopdoludur.

Şunlar da düşündürücüdür:

İnsanlık madem ki sürekli ileriye doğru bir gelişme içindedir. Bu ilerleme bazen yüzlerce, binlerce yıl neden durağanlaşabiliyor? Hatta gerileyebiliyor?

Uygarlıklar neden yok olup gidiyorlar?

Yoksa, insanlığın ilerlemesini idealize mi ediyoruz?

İnsan toplulukları nasıl olup da sadece içgüdüleri ile hareket eden hayvan sürülerine dönüşebiliyor?

Görkemli Mısır, Mezopotamya, Çin, Hint, Hitit, Ege, Roma, Aztek, Maya, İnka ve daha niceleri…

Arkalarında harabeler bırakarak neden yok olup gittiler?

Bunun nedeni dışarıdan gelen saldırganlardır, diye kestirip atabilir miyiz?

İnsan yüce bir varlık mıdır?

Yoksa, sürekli birbirine saldırıp duran ilkel bir canlı mı?

Uygarlık, gelişmişlik kılıfı altında ilkel dürtülerinin tutsağı mıdır?

Görkemli uygar görüntüsünün altında dünyanın en vahşi yaratığı mı yatıyor?

Kendi uydurduğu safsatalar için tüm yaşamını feda eden bir canlı bu kadar övgüyü hak ediyor mu?

Can yakıcı sorulardır.

Uygarlıkların batışına, devletlerin yıkılışına ait büyük ve çok sayıda örnek verilebilir.

Bunu yapmayacağım.

Sadece, çok küçük belirtilerin bile çok kötü sonuçların habercisi olabileceğini, bunların birikmesiyle devletlerin, hatta uygarlıkların yıkılabileceğini anımsatmaya çalışacağım.

Yakın tarihte çevremizdeki devletlerin dağılmaları, yaşadıkları yıkımlar genel bir fikir edinmemize yetecek niteliktedir.

Onlardan da söz etmeyeceğim.

Sanırım, kendi devrim tarihimiz içindeki küçük ihmallerin, aldırmazlıkların, diğer siyasal partilere ve diğer gruplara verilen ödünlerden söz etmek yeterlidir.

Türkiye Cumhuriyeti yokluklar, yoksulluklar içinde, dünyaya örnek olan onurlu bir mücadele ile kuruldu.

Akıl ve bilim rehber edinildi. Çok kısa sürede uygarlık yolunda dev adımlar atıldı. Dünyanın gıptayla, hayranlıkla izlediği büyük başarılar kazanıldı.

Daha 25 yıl geçmemişti ki, cehaletin göstergesi olan yobazların, eski düzen sahiplerinin, toprak ağalarının siyasal erk sahibi oldukları görüldü.

1938 sonrası, İnönü’nün “uzlaşma” niyetiyle Atatürk kadrolarını tasfiye etmesi 1950’de başlayan DP iktidarının emperyalizm ve gericilikle ittifakı, Demirel’in iktidar olmak ve orada kalmak amacıyla her ödünü vermesi,1980 öncesi gençlik çatışmalarında “bana milliyetçiler suç işliyor dedirtemezsiniz” diye hükümette kalabilmeyi her şeyin üstünde tutması…

1980 Cuntasının ileriyi düşünmeden dincilerin ufkunu açması, onları kamu yönetimlerinde görevlendirerek kendine dayanak yapması…

Öte yandan, devrim kanunlarının uygulanmaması, cemaat ve tarikatların sonraki dönemde de devlet kadrolarına doldurulması…

90’lardaki koalisyon dönemlerinde yönetenlerin ülke yerine sadece kendilerini düşünmeleri, çetelerin hükümetlere yön verecek kadar güçlendirilmesi, yolsuzluklara göz yumulması…

Saymakla bitmez…

Siyasal muhalefetin başını çeken CHP içindeki savrulmalar… Baykal ve Ecevit’in CHP’ye bağlı kitleleri sadece kendi hedefleri için kullanmaları… 6 Ok’ ideolojisinin açıkça terk edilmesi…

1994 Yerel seçimlerinde 3 büyük kentte, inatla 3’er aday gösteren ve sanki seçimleri bilerek kaybetmek için uğraşan 3 Atatürkçü parti olabilir mi?

Bunlar dinci-gerici iktidarların yoluna halı döşemek değil midir?

Bugün, her yönüyle ilkelliğin, sahtekârlığın cirit attığı; cemaatlerin, tarikatların pençesine düşmüş durumda ve anayasa, yasa tanımayan bir tek adam yönetimi altında bocalıyoruz.

Yanlış üstüne yanlış, kasıt üstüne kasıt almış yürümüş, hak ve hukuk kavramları yok edilmiştir.

Şeriat heveslisi kara cahiller ödüllendirilip desteklenmekte, okullar hurafe ezberletilen yerlere dönüştürülmektedir.

İktidar beceriksiz, yetersiz, yeteneksiz, yanlış ve haksız uygulamalarına bağıra bağıra devam ediyor.

Her uygulamasını övünerek, bağırıp-çağırarak sunup; başarısız olunca da sorumluluğu muhalefete yıkmaktadır.

Muhalefet ise halkın iktidara karşı tepkisini örgütlemekten aciz, seçimle yönetimi almayı hayal etmektedir. İktidar seçeneği olarak kitlelere güven vermemektedir.

Örneğin; iktidarın muhalefetin üzerine saldığı tetikçi- trol takımı, iki yıldır –nerdeyse her gün- “millet ittifakının cumhurbaşkanı adayı kim olacak” sorusu üzerinde dedikodu üretip nifak sokmaya çalışıyor. Verilen yanıtlara aldırış etmeden ertesi gün aynı konuyu yine gündeme getiriyorlar.

Oysa, bu soruya verilecek yanıt resmi bir metinle duyurulması; adayın ne zaman ve nasıl belirleneceği zor bir iş midir?

Böylece herkesin aynı soruya muhatap olması ve sürekli dedikodu üretilmesi engellenemez miydi?

Millet İttifakı’nın çeşitli partilerdeki sözcüleri, “cumhurbaşkanının kimliğinden önce ilkeler belirlenmeli” diyorlar.

Doğru…

Sonuç: Yerinde say, marş!

Kurumsal olarak bir araya gelip ilkeler ve diğer öncelikler bir türlü belirlenemiyor!

İlle de yumurta kapıya gelecek!

Bu arada yanlışlar yapılacak, anlaşmazlıklar çıkacak, çatlamış ve yarım bir ittifakla iktidara gelinse bile, zayıflıklar yüzünden hedeflere varılamayacak…

Sanki, bilerek yapılıyor(!)

Oysa CHP 1958 yılında bilim insanlarından kurullar oluşturarak “ilk hedefler beyannamesi”ni yayımlamış ve 1961 Anayasasına zemin hazırlamıştı.

Bugün, seçim yaklaşıyor. İktidara karşı sadece laf yarıştırılıyor.

Genel hatlarıyla ilkeleri ve programı toparlayan bir ortak metin yayımlamak çok mu zor?

Uzun çalışmalara, büyük kurullara gerek yok.

AKP iktidarının tüm yıktıklarını daha sağlam bir şekilde yapacak, cumhuriyetimizi kuruluş değerlerine döndürecek kararlılığı vurgulayan bir metin…

Nerdeee?

Bu arada Kılıçdaroğlu gençlere gece yarısı videolarıyla sözler veriyor.

“Bizimle konuşulmadı” diye eleştirilince de, “uzlaşmadığımız konularda tekil konuşuyorum” diyor.

İyi de, o zaman söze ”tek başımıza iktidar olursak” diye vaatte bulunmak gerekmez miydi?

Herkesin aklına şu soru geliyor:

” Tek başına iktidar olmayacağınıza göre, neden tekil vaatler veriyorsunuz? Yoksa, ittifaka koşul mu dayatıyorsunuz?”

Görüldüğü gibi, Türkiye’nin ölüm-kalım savaşında bile kitlelerin önüne düşenler, basit ve güncel siyasi taktiklerle oyalanıyorlar.

Akılsız, ufuksuz,  bilimsiz, irfansız, hesapsız, sorumsuz…

Türkiye’nin Afganistan’a özendirilmesi, oralardan genç militanların devşirilmesi gibi hevesler var.

İnsanlığı tarihsel ilerleyişinde “gaflet, dalâlet ve hıyanet”in, aslında tepeden tabana yayıldığı gerçeğiyle karşı karşıyayız.

Türkiye’nin birden bire yüz yıl geriye düşmesi insan toplumlarının, uygarlıkların neden geriletildiğine küçücük bir örnektir.

Roma, Pompei, Osmanlı yıkılırken yöneticilerinin neler yaptığı bellidir.

Bu yüzden tarih boyunca uygarlıkların gerilemesi ve çökmesi halkların suçu olamaz.

Suç, toplumu bir oyuncak gibi kullanan, sorumsuz, beceriksiz, akılsız yöneticilerdedir.

Toplumların böylesi yöneticileri bir safra gibi atması beklenir.

Ancak, bunun için de hâlâ gidilecek çok yol var gibi…

Altan ARISOY – 13 Eylül 2021

Son Yazılar