cumhuriyet sarapnel2

Keşke daha çok Selahattinimiz olsaydı, keşke!

Yolum gazeteye pek düşmüyor. Haliyle posta kutum şiştikçe şişiyor.

Geçen, bir fırsat kapıdan girdim. Tam çıkacakken “Bir dakika” dedim. Hatıra olsun, Cumhuriyet logosunun altında fotoğraf çektireyim. Ama “y” harfinin altında.

Evet, elimde yıllar sonra basılan İlhan Selçuk’un kitabı, “Yüzbaşı Selahattin’in Romanı” var. Yanında da çoğu hapishanelerden yazılmış mektuplar. Ama ayrıntı bu değil; Cumhuriyet’in “y”sinin üstündeki saldırı izi. O yazıdaki leke konuşsa, “Beni unutmayın” diyecek gibi.

Hayır, bir kutlamada havaya ateş ederken olmadı. Terörist bir parça, bile isteye oraya saplandı.

Önceki gün, Ergenekon kumpas davasının sanıklarından birinin öldürülmesiyle bir kez daha hatırlandı. Cumhuriyet gazetesi dincilerin kışkırttığı, FETÖ’nün yönettiği militanlar tarafından defalarca saldırıya uğradı. 5, 10, 11 Mayıs 2006 tarihlerinde gazete binası kumpasçı Osman Yıldırım’ın da aralarında olduğu ekip tarafından üç kez bombalandı. 29 Mart 2008 günü gazete binası molotoflandı. Gazete tehdit edildi, kurşunlandı. Yetmedi, Cumhuriyet kendisine yapılan saldırıların faili yapıldı. Bir gece sabaha karşı evinden alınan İlhan Selçuk, Ergenekon kumpasında sanık oldu. Ömrü, davanın sonunu görmeye yetmedi.

İlginç, “y” harfinin üzerindeki izi gazetenin eskilerine sordum. Hangi saldırıdan olduğunu kimse hatırlamıyordu. O döneme tanıklık eden güvenlik görevlisine göre, bombalardan birinin marifetiydi.

OSMAN YILDIRIM’IN MESAJI

Eve döndüm. Zarfları açtım. Bir tanesi farklıydı. “Görüldü” damgalı, Edirne F Tipi Cezaevi’nden gelen bir fakstı. Gönderen kısmında “Osman Yıldırım” yazıyordu. Yani Cumhuriyet’e bombaları atan, ardından Danıştay’a saldırarak Türkiye’yi karanlığa boğan kişi. Yazdıkları 5 kelimeden ibaretti:

“Atatürk’ten ve cumhuriyetçilerden özür diliyorum.”

Belli ki yıllar önce FETÖ’cü savcıların “Osmanım” diyerek kullandığı Osman Yıldırım, bugün konuşmak istiyordu.

Süreci bilen avukat Zeynep Küçük’ü aradım. Osman Yıldırım’ın son durumundan haberdardı:

Danıştay cinayeti nedeniyle Ankara’daki mahkemeden müebbet hapis cezası aldı. Ancak cezası onanana kadar korkunç bir şekilde tutuklanmadı, ev hapsi verildi. Cezasının Yargıtay’da onandığı gün, kaçıp sınırı geçmeye çalışırken Edirne’de yakalandı. F Tipi Cezaevi’ne kondu. Ergenekon kumpasından ikinci bir müebbet aldı ama ikinci müebbet cezası halen kesinleşmedi. Dava sürerken ‘beni kullandılar’ dedi ama itirafçı olup da ayrıntılarını anlatmadı.

Belli ki bana gönderdiği faks ile Osman Yıldırım, kendisine “Osmanım” demeyecek ama “anlat bakalım” diyecek savcısını beklediği mesajı veriyordu.

YÜZBAŞI SELAHATTİN’İN VATANI

Mektuplar bitti. Yüzbaşı Selahattin’in Romanı’nı okumaya başladım. Yıllardır çeşitli sorunlar nedeniyle basılamayan tarihi belgenin, 17. baskısı Cumhuriyet Kitapları aracılığıyla okuyucuyla buluştu.

İlhan Selçuk; dostu Cengiz’in babası olan Selahattin Yurtoğlu’nun 15 cilt tutan hatıralarını almış, belgesel romana dönüştürmüştü. Anılarını toplamasının gerekçesini Yüzbaşı Selahattin şöyle anlatıyordu:

Yakın tarihi okuduğunuz zaman anlayacaksınız ki yüz yıl sonra bilinmediği için aynı biçimde tekrar edilmiş ve aynı felaketi doğurmuştur. Kafasını yormamış, dünü aramamış insanlar, bu zahmete katlanamadıklarından, bazen hayatlarını kaybetmişlerdir.

Yüzbaşı Selahattin’in anıları yüz yıl önceyi anlatıyordu. Ama tüm mesajları bugüne taşınıyordu.

Yüzbaşı Selahattin, Osmanlı’nın bitip yeni Türkiye’nin başladığı kuşağın temsilcilerinden biriydi. Avrupa’dan kovulan imparatorluğun doğuda yeniden var edilebileceğine inanıyordu. 20 Aralık 1914’te, 20 yaşında bir teğmenken, İstanbul’dan Turan’ı fethetmeye çıkmıştı. Gelgelelim İstanbul’a dönüşü 5 Şubat 1919 günü yenik bir şekilde oldu.

Yüzbaşı Selahattin; Halil Paşa ile Kafkasya’da Bekir Sami Bey ile Ortadoğu’da savaşmıştı. Gelgelelim öksüz Selahattin, “vatan benim anamdır” diye büyüdüğü halde vatanının neresi olduğunu bilmiyordu. Trablus mu, Kafkasya mı, İran mı, Irak mı, Orta Asya mı, Anadolu mu? Selahattin, kararını son eylemiyle verdi. Seçenekleri ikiydi: İşgal İstanbul’unda kalıp kariyer subayı olmak mı, Milli Mücadele’de nefer olmak mı? Yüzbaşı Selahattin, “sonu bilinmeyen serüven” dediği ikinci yolu seçti. 21 Mayıs 1919 günü İstanbul’u bir kez daha terk etti. “Vatan nedir” sorusu da böylece yanıt buluyordu.

MİLLİ MÜCADELE BİR İHTİLALDİ

Bir tarihsel olay herkesin gözünden elbette farklı görünebilir. Anıları da Yüzbaşı Selahattin’in bakışıyla sınırlanıyor. Ama bir nefer tanıklığı, çoğu tarih kitabından daha çok şey öğretiyor. Zira Selahattin, Anadolu’nun işgali hazmedemediğini de karşısındaki teröre ve aşağılanmaya karşı çaresizliğini de anlatıyor. Elleriyle Yunan ordusuna devlet binalarını teslim eden valiler mi dersiniz, korkudan evlerini Yunan bayraklarıyla donatan halk mı? Sonuçta savaş, şiddete karşı daha büyük bir şiddet yaratmakla kazanılabiliyor.

Yüzbaşı Selahattin, verilen mücadelenin sadece dış düşmana değil, içerdeki işbirlikçilere karşı da olduğunu fark ettikçe yaptıklarının ihtilal olduğunu anlıyor:

İhtilal, kişilerin bir amaç uğruna ölüme atılmalarıyla başlar. Bu kişilerin çokluğu ve güçleriyle orantılı olarak yaşar. Milli Mücadele kahramanları tarihin sinesine ihtilalle girdiler.”

Yüzbaşı Selahattin cami kürsülerine çıkıp “bağımsızlık vaazı” verirken, ilk döktükleri kanın öyküsünü de şöyle aktarıyor:

Alaşehir camilerine dört hoca gelmiş, halka vaaz ederek diyorlarmış ki: ‘Yunan ordusu padişah emriyle geliyor, sakın hürmette kusur etmeyin!’ Bekir Sami, bu hocaların sabahleyin kaymakamlık binası önüne getirilmesini söylemişti. (…) Bekir Sami umulmadık bir an içinde tabancasını çekip dört hocayı yere serdi. Onlar yerde debelenirken gür ve sert bir sesle kaymakama: Görevlerini yapmayanların sonu bu olacaktır, bunu unutmayın ve siz de böyle davranın, deyip atını sürdü. Bekir Sami, 3 Haziran 1919 sabahı Anadolu ihtilalinin ilk kurbanlarının kanlarını Alaşehir’de dökmüştü.”

AYDIN NASIL ÖLÜR

Peki, ihtilalin bir aklı, bir ruhu var mı? Yüzbaşı Selahattin’in tanıklığı onun yanıtını da veriyor. Bekir Sami Bey, Hükümet Konağı’nı “hayatımı zor kurtardım” diyerek Yunan komitacılara teslim eden bürokrata şöyle konuşuyor:

Arkadaş! Bir er gibi ölmek köylünün ve cahilin ödevidir. Aydın bir kişi, bir kitlenin içinde emir ve kumandayla ölmez. O, inancının ve görevinin emrettiği yerde tek başına ölür. Aydın ölümü, bir muharebe başarısı için değil; bir inancın, bir fikrin tohumunu atmak için olur.”

Harbiye’deki devresi orduya 463 subay veren, harpten sonra hayatta 53 arkadaşı kalan Selahattin’in romanını Uğur Mumcu’yu andığımız gün, yani dün bitirdim. “Aydın cinayetleri, beden değil, fikir cinayetleridir” derken gözümün önünden geçenlere bakıyorum: Cumhuriyet’in “y”si, ülkeye elbirliğiyle kurulan kumpas, aydınlara saplanan şarapnel parçaları, cenazeleri devlet töreniyle kaldırılan “keşke Yunan kazansaydı"cı İslamcı yazarlar, elimdeki “özür dilerim” notu, bir de hatırlayamadıklarımız...

Keşke daha çok Selahattinimiz olsaydı, keşke!

Barış TERKOĞLU – 25 Ocak 2021

Son Yazılar