ataturk1919

Devrim Arabasına Sahip Çıkmak!

İnsan topluluklarının siyasal örgütlenmesi 20. Yüzyıl başlarında yepyeni bir evreye girdi.

Dünyaya egemen olan Rus, İngiliz, Avusturya-Macaristan, Alman, Osmanlı İmparatorlukları yıkıldı.

Tahtlar devrildi. Hanedanlar yok edildi.

Yerlerine ulus devletler kuruldu. 19. yüzyılda Fransız Devrimi, 20. Yüzyılda Sovyet ve Türk Devrimleri kendilerinden sonrakilere öncülük ettiler. Esin kaynağı oldular.

20. Yüzyıl ulusal bağımsızlık savaşları yüzyılıdır. Öncesinde 20 dolayında olan devlet sayısı yüzyılın sonuna doğru 200 lere ulaştı.

Ulus devlet modelinin 21. Yüzyıla da damga vuracağı kesindir.

NEYDİK NE OLDUK?

Türkiye Cumhuriyeti emperyalizme karşı tarihin ilk ulusal bağımsızlık savaşını kazanarak kuruldu.

Emperyalizme karşı bağımsızlık savaşlarıyla kurulan ulus devletlere önder ve örnektir.

Dolayısıyla büyük bir gurur ve onur sahibidir.

Yarattığı paradigmanın kararlılıkla sürdürülmesi önemliydi.

Devrimci yürüyüşü kuşaklar boyunca devam etmeliydi. Edemedi.

Bunun en büyük nedeni Atatürk’ün sonsuzluğa çok erken göçmesidir.

Türk Devrim sürecini birkaç tümce ile özetlersek:

Emperyalizmi yendik. Bağımsızlığımızı aldık.

Cumhuriyet devrimini yaptık.

Batı’da yüzyıllar süren ilerlemeleri 15 yıla sığdırdık.

Çağcıl uygarlığa devrimci atılımlarla ilerleyişimizi tüm dünyaya gıptayla izlettik.

Kendimize güveniyorduk. Haklıydık, gururluyduk. Devrimin coşkusu, aydınlığın meşalesi ülkemizin karanlıklarını birer birer aydınlatıyordu.

Hesaplara göre Türkiye cumhuriyeti 21. Yüzyıla varmadan çağdaş uygarlık düzeyine ulaşacaktı.

Olmadı.

Aradan bir asır geçti.

21. yüzyılın ilk çeyreğini bitirmek üzereyiz.

Devrimin büyük amacından çok uzaklara savrulmanın acılarını yaşıyoruz.

Kendi içimizde sürekli kavga ediyor, yeni yeni düşmanlıklar yaratıyor, sorunlar karşısında bocalayıp duruyoruz.

Peki, neden?

Can alıcı sorudur.

Devrimin gösterdiği yoldan ilerlemeyi, hedefleri birer birer devirerek büyük amaca ulaşmayı, erinç ve gönenç içinde bir ülke yaratmayı neden başaramadık?

Bu soruya çok sayıda yanıt bulunabilir. Hepsi de anlamlı olabilir.

Ancak; bu başarısızlığa neden olan temel bir etken olmalı…

DEVRİM ARABASI YOLDA KALDI…

Devrim tarihimizi dikkatle incelersek yürüdüğümüz yolda sürekli engellerle karşılaştığımızı görürüz.

Türkiye cumhuriyetini uygarlık yoluna giren bir devrim arabasına benzetelim.

Yükü oldukça ağır olan devrim arabamız yola çok hızlı başladı. Giderek yavaşladı. Yükünün bazılarını yolda bıraktı. Onları çevreden gelen saldırganlar yağmaladı. Araba yolda kaldı. Bozulan parçaların tamir edilmesi engellendi. Hurda gözüyle bakıldı. Bir garajda terk edildi.

Taşıdığı bütün değerler, kazandığı varsıllıklar yağmacıların eline düştü.

Şu anda ülkemizin durumu buna benziyor.

Bir yağma ve talan düzeni var.

Anayasa kurallarını ihlal ettiği resmen saptanan ve kapatılması gereken bir parti iktidarını sürdürüyor.

Zaten uyulmayan o anayasa da, zorla değiştirildi.

Sarayda oturan TEK ADAM, yasaları ve yeni anayasayı hiçe sayabiliyor!

Yürütmenin TEK ADAM’ı, yasama ve yargının da TEK ADAM’ıdır.

O’nun oluru olmadan, TBMM yasa çıkaramaz. İstemediği hiçbir kişi milletvekili seçilemez. Hiçbir kurum ve kurul bağımsız bir şekilde oluşamaz.

Yargı O’nun istemediği bir karar alamaz. Alsa bile dikkate alınmaz. Gerekirse yargı kurulu değiştirilir. İstenen karar çıkarılır. Tek Adam’ın istemediği kararı verenler cezalandırılır.

Ailesi ve yakın çevresi tüm ülke kaynaklarına el koymuş, milletin geleceğini ipotek etmiştir.

Kimse onu eleştiremez. Eleştirmeye cesaret eden olursa “cumhurbaşkanına hakaret” kılıfına uydurularak, ya da bir terör örgütüne “üye olmasa bile” yardımdan, hakkında iddianame bile düzenlenmeden yıllarca cezaevine konulabilir.

Bu durumda Türkiye cumhuriyetinin uygarlık yolunda ilerlediğini kim söyleyebilir?

Toplumu parça parça bölerek birbirine düşman eden, iç huzur ve güvenliği bozan, ülkenin yarısını sürekli hakaret edip- suçlayan, kendi başarısızlığını –her seferinde- onların üzerine yıkmaya çalışan bir yönetim anlayışı hiçbir topluma yarar sağlamaz.

Yalan ve iftira atarak milletin kandırılması her iktidar sözcüsü ve yandaşının temel görevi olmuşsa; ahlaktan, doğruluktan, dürüstlükten söz edilmesine kimse inanmaz. Tam bir ikiyüzlülüktür.

Tarihte gelip geçmiş tüm devletler; iç barışın, huzurun, güvenliğin, adaletin bozulması yüzünden yitip gitmişlerdir.

Yabancı saldırılarıyla değil…

Bugün Türkiye cumhuriyetinin rejimi değişmiştir.

Resmi adının değişmemesi, olayın özünü değiştirmez.

REJİMİN ADI!

Kurulan bir saray rejimidir.

Amacı, ne pahasına olursa olsun İhvancı İslâm Devletini kurmaktır.

Suriye’ye saldırması bu yüzdendir. Mısır’a düşmanlığı, Suriye ve Iraktaki İslamcı terör örgütleriyle işbirliği bu yüzden… Mısır’la anlaşıp Doğu Akdeniz sorununu çözebilecekken, 16 yıl uyuduktan sonra Libya ile sorunlu bir “bağlı ekonomik alan” sözleşmesi yapması bu yüzdendir. Türkiye’ye binlerce göçmen kabul etmesi de bu yüzden…

Türkiye 18 yıl boyunca yağmalandı.

Bütün kaynaklar tüketildi. Hazinede döviz rezervi tükendi.

İktidar, hiçbir şey yokmuş, suçu muhalefete ve dış güçlere (!) yükleyebiliyor!

Hiçbir anlamı ve yararı olmayan tartışmalar yaratıp, zafer kazanmış gibi davranabiliyor!

Ayasofya tartışmasının, mahkemenin isteği emir kabul ederek 600 yıllık bir vakfiyeyi cumhuriyet hukukunun önüne koymasının, Atatürk’ün İş Bankası hisseleri tartışmalarının, İstanbul sözleşmesinden çıkılmasının, John Biden’in 8 ay önceki aşağı-yukarı yüz soruluk bir röportajdaki “ABD’nin Türkiye’de muhalefeti destekleyip Erdoğan’ı indirmesi gerektiğini” söylemesi üzerine çıkan tartışmaların amacı ne olabilir? 

Halkı bunlarla oyalamak, zamana oynamak, unutturmak olabilir mi?  Geçen 6 ayda ne kazanıldı?

Yüz yüze olduğumuz hiç bir sorunu çözmediğimiz gibi, tam tersine anlaşmazlığı ve iç çatışmayı büyüttük.

Anayasa ve yasalara uymayan, PKK  ce FETÖ terör örgütleriyle 13 yıl içli-dışlı işbirliği yapan, emperyalizme sırtını dayayan bir iktidar, muhalefeti “terör örgütleriyle işbirliği yapıyorlar” diye suçlayabiliyorsa, o ülkede hiçbir şey yolunda değildir.

ASIL SORUN!

Olasılık dışında kalan bir şey var.

Türkiye, uygarlaşma ve çağdaşlaşma yolundan çıkıp, karmaşık sorunlarla boğuşarak, kavgalı, çıkarcı bir toplum olmasının temel nedenini bulup, ortadan kaldırmak zorundadır. Bunu yapmadan huzur ve güven içinde ilerleyemez. İç barışı, bağımsızlığı, kalkınmayı, gelişmeyi sağlayamaz.

Toplumumuzun genlerine yerleşmiş bir yaşam şekli var:

Bin yıllar boyunca bozkır kültürü içinde yaşadık.

Bu kültür içinde göçebelerin hayvancılık dışında ekonomik yaşama katılımları çok sınırlıdır.

Savaşlarla, Fetihlerle, ganimetlerle yaşanan bir geçmişten geliyoruz.

Savaş gelirlerinin sona ermesiyle yokluğun, açlığın, isyanların darmadağın ettiği toplumlar çok çabuk parçalandılar. Ve en yakın güçlüye baş eğmek zorunda kaldılar. Olmazsa ufuklardan gelecek kurtarıcıları beklediler.

Bu güçlü ağadır, şeyhtir, beydir, seyittir, emir, pirdir, peygamberdir.

İnsanlar gerçek olup olmadığına bakmadan güçlülere inandılar, sığındılar, hatta taptılar.

Osmanlı gerilemesiyle bağnaz dinciliğin, tefeci-bezirgan sömürüsünün doruğa çıkması birbiriyle zaman olarak örtüşür.

Türk devriminin ilk yıllarında bu sömürgen safsata düzeni bastırılmıştı.

Sonraki yıllarda, özellikle yeni siyasal partiler, halkın kendilerini bir kurtarıcı olarak görmesinden yararlandılar. Onlara basit ödünler verdiler.

Devrimin ilk yıllarında önemli görevler üstlenenlerin önemli bir bölümü, yeni koltuklarının albenisine kapıldı. Egemenlik hırsına yenildiler.

Türk Devrimini yozlaştırdılar. Giderek popülizmin batağına gömdüler.

Seksen yıldır böyle sürüyor.

Halk artık verdiği oyun Türkiye için doğru ve yararlı olmasını umursamıyor.

Politikacıların doğru, dürüst, namuslu, ahlaklı, çalışkan, bilgili, güvenilir olmasına bakmıyor.

Sadece kendisine ne kadar rüşvet verileceğine odaklanıyor.

Rant, torpil, kolay kazanç arıyor.

Bu yüzden bakarsınız ki, oylar yeni kurulan bir partiye çığ gibi kayıvermiş!

Serbest Parti, DP, AP, ANAP, AKP böyle iktidar oldu.

Tüm bu partiler halkın saf din duygularını ustalıkla sömürdüler.

Devleti ve milleti önde tutacak yerde, yandaşı, fırsatçıyı korudular.

Sorun; devrimimizin yarattığı özverili, ahlaklı, dürüst insan tipinin bozulmasıdır. 

Kolaylıkla çıkarcı, cahil, kurnaz ve beleşçi bir toplum oluverdik.

Alaturka kapitalistlerimiz ülkemizin canına okumayı başardılar.

ÇIKIŞ YOLU

Bu kadar sözden sonra ülkemizin ve ulusumuzun geleceği için ne yapılması gerektiğini uzun uzun açıklamaya gerek var mıdır?

Türkiye cumhuriyetinin içine düşürüldüğü bu bataktan kurtulmasının yöntemi bellidir:

Devrim arabamızı (cumhuriyetimizi) yağmadan kurtarmak, en sağlam şekilde, en çağcıl araçlarla donatmak, uygarlık yolunda yeniden ve daha hızlı ilerlemesini sağlamak…

İkinci bir seçenek de arabayı orada bırakmak, yağmacıların bulduğu kağnılara binmek…

İlki, dünya uygarlık ailesine katılmanın yoludur.

İkincisi, bugün içine girdiğimiz, yoksulluğa, tutsaklığa, ilkelliğe, cehalete ve hurafeye götüren yoldur.

Ya düşecek, ya kurtulacağız..

Biliyoruz ki, dünyaya örnek olduğumuz kuruluş değerlerimize, devrimci cumhuriyetimize sahip çıkmak hepimizin temel görevidir.

Altan ARISOY – 27 Ağustos 2020

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Son Yazılar