CHP Yönetimi, Atatürk Cumhuriyeti’nin Gücünü Değerlendir(e)miyor

CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu ve çalışma arkadaşları:

a) Giyim özgürlüğünün değil, bilim ve demokrasi düşmanlığının; kadını erkeğe eşit bir insan değil, kısıtlı bir varlık ve bir cinsel nesne olarak algılamanın, onu toplum yaşamının etkin üyesi olmaktan alıkoymanın simgesi olan giyim biçimini üniversitelerde bayrak gibi sergilemeğe ortak olmakla;


b) Gerçek adı “tarikat” olan, ama hep yapıldığı üzere, yine toplumu aldatmak için “cemaat” gibi belirsiz bir sözcükle geçiştirilen ve demokratik bir toplumda meşru sayılması olanaksız orta-çağcıl bir örgütlenmeyi “olumlu” saymakla;

c) ABD ve AB’nin “Ilımlı İslam” hilekârlığı altındaki açık ve örtülü her türlü desteği ve AKP’nin “velev ki laikliğe aykırı olsa, ne olacak…” meydan okuması eşliğinde; Baykal’ından Erdoğan’ına siyasal parti başkanlarının “Pensilvanya’daki Hoca Efendiye” minnet, saygı ve teşekkürlerini ilettikleri ortamda, “Türkiye’de laikliğin tehdit altında olmadığını” öne sürmekle;

d) Kemal Derviş misyonunu sürdürenlere CHP’nin yönünü belirlemede etkili olma olanağı tanımakla;

1) Türkiye Cumhuriyet’ni ve Cumhuriyet Halk Partisi’ni kuran Mustafa
Kemal Atatürk’ün yolunda olmadıklarını bir güzel sergilemiş olmaktadırlar;

2) Atatürk’ün, devlet, aile, eğitim, ekonomi ve üstün değerler
alanlarının tümünü kavrayan ve her insan toplumunu onurlu, özgür ve
bağımsız yaşatmanın ilkelerini gösteren dünyaya örnek uygarlık projesine
hemen hiçbir yollamada bile bulunmamakla, kendileri de bu korkutucu
yanlış yolda olduklarını sergilemeği uygun görmektedirler;

3) Yakında “Hoca Efendi”nin Türkiye’ye eller üzerinde getirtilmesi
yolunun bir bölümünü de kendi elleriyle döşemiş olmaktadırlar.

4) Bu yoldan tezelden dönmemeleri durumunda, Atatürkçü milyonların
Referandum toplantılarındaki “Cumhuriyet Mitingleri”ni andıran coşkulu
desteğini bir daha bulmalarına da korkarım ki olanak bırakmamış
olmaktadırlar.

5) CHP’ye, Türkiye’yi gerçek anlamda yönetebilecek plan ve programları
hazırlayacak, iktidar olunduğunda onların başarılı uygulamasını yapabilecek
uzman kadrolar için çekici olmak ve onların inanç ve özveriyle
olabilecek coşkulu katılımlarını ve ateşli çalışmalarını sağlamak şansını
yitirtmektedirler.

6) AKP Genel Başkanı – ve doğal olarak ABD ile AB – de, yalnız “%
42′nin açıklamasını” değil, onun bir daha oluşmasına olanak bırakmamanın
“yolunu” da böylece bulmuş olmaktadırlar.

Ama Atatürk’ün ulusumuzun bilgisine sunduğu ve ABD, AB ve AKP gibi
ne yazık ki Sayın Kılıçdaroğlu ile Sayın Baykal’ın çalışma
arkadaşlarından kurulu CHP yönetiminin ve -kimlerden, neye göre oluştuğu
kamuca bilinmesi gereken- ‘danışman’ların da göz ardı ettiği gerçek, yine
hükmünü yürütecektir:

“Düşünceler topla, tüfekle, baskı ve şiddetle yok
edilemez.”

İşte Atatürk’ün, yukardaki konularda doğru anlamıyla “ulusal egemenlik”
ilkesinin gerekleri olan, bu nedenle hiçbir gücün örtülü ya da açık
saldırılarla yok edemeyeceği, CHP yönetiminin ise tüm ulusa yüksek sesle
duyurmaya ve gereğini yerine getirmeğe çalışacak yerde, yürekleri
sızlatırcasına ilgisiz kalıyor göründüğü düşünceleri:

* “…Kimi yerlerde kadınlar görüyorum ki, başına bir bez, ya da bir
peştemal ya da benzer bir şeyler atarak yüzünü, gözünü gizler ve yanından
geçen erkeklere karşı ya arka­sını çevirir, ya da yere oturarak yumulur. Bu
durumun anlamı, gösterdiği nedir? Efendiler uygar bir ulus anası, ulus kızı
bu şaşırtıcı biçime, bu vahşi duruma girer mi? Bu durum ulusu çok gülünç
gösteren bir görünüştür. He­men düzeltilmesi gerekir.”

*Efendiler ve ey ulus, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler,
dervişler, müritler, mansıplar ülkesi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat,
uygarlık tarikatıdır. Uygarlığın buyurduğunu ve istediğini yapmak, insan
olmak için ye­terlidir.

Tarikat başkanları hemen bu dediğim gerçeği bü­tün açıklığıyla kavrayacak ve
kendiliklerinden, hemen, tekkelerini kapatacak, müritlerinin artık erginliğe
ulaş­mış olduklarını elbette kabul edeceklerdir.”

* Bir takım şeyhlerin, dedelerin, seyitlerin, çelebilerin arkasından
sürüklenen ve talihlerini, yaşamlarını falcıların, büyücülerin,
üfürükçülerin, muskacıların ellerine bırakan insanlardan oluşmuş bir
topluluk, uygar bir ulus olarak görülebilir mi?”

* “..bayağı ve alçakça aldatmalarla hükümdarlık yapan halifeler ve onlara
dini araç yapacak ölçüde alçalan yalandan ve inançsız bilginler, tarihte her
zaman rezil olmuşlar, rezil edilmişler ve hep cezalarını görmüşlerdir. Dini
kendi tutkularına araç yapan hükümdarlar ve onlara yol gösteren hoca sanlı
hainler hep bu sona düşmüşlerdir. .. Artık bu ulusun ne öyle hükümdarlar, ne
öyle bilginler görmeğe katlanma gücü ve olanağı yoktur… Eğer onlara karşı
benim kişisel tutumumu öğrenmek isterseniz, derim ki, ben bir kişi olarak
onların düşmanıyım; onların olumsuz yönde atacakları bir adım, yalnız benim
kişisel inancıma değil, o adım benim ulusumun yaşamıyla ilgili, o adım
ulusumun yaşamına karşı bir kasıt, o adım ulusumun yüreğine gönderilmiş
zehirli bir hançerdir. .

Kuşku yok ki arkadaşlar, ulus bir çok özveri, bir çok kan karşılığında en
sonunda elde ettiği yaşam ilkesine kimseyi saldırtmayacaktır. Bugünkü
hükümetin, Meclisin, yasaların, Anayasanın niteliği ve varlık nedenleri hep
bundan ibarettir. .”

“Düşünceler anlamsız, mantıksız, uydur­malarla dolu olursa, o düşünceler
hastalıklıdır. Bunun gibi toplumsal yaşam akıl ve mantıktan yoksun, yararsız
ve zararlı bir takım inançlar ve geleneklerle dolu olursa, kö­türüm olur.”

“Ulusumuzun siyasal, toplumsal yaşamında, düşünsel eği­timinde kılavuzumuz
bilim ve teknik olacaktır. Bilim ve teknik için hiçbir kısıtlama ve
koşul-koyma yoktur. Hiç­bir mantıksal kanıta dayanmayan bir takım
geleneklerin, görüşlerin korunmasında direten ulusların ilerlemesi çok güç
olur, belki de hiç olmaz.”

* “..Efendiler, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkı uygardır. Tarihte
uygardır, gerçekte uygardır. Ama ben sizin öz kardeşiniz, babanız gibi
söylüyorum: uygarım di­yen Türkiye Cumhuriyeti halkı, düşüncesiyle, kafa
yapı­sıyla uygar olduğunu kanıtlayıp göstermek zorundadır. Uygarım diyen
Türkiye Cumhuriyeti halkı, aile yaşamıyla, yaşayış biçimiyle uygar olduğunu
göstermek zorundadır. Sözün sonucu, uygarım diyen, Türkiye’nin gerçekten
uy­gar olan halkı, başından aşağı dış görünüşüyle de uygar ve gelişmiş
insanlar olduğunu fiilen göstermek zorundadır. .. Bu açıklamalarımı yüksek
topluluğunuza bir soruyla yö­neltmek istiyorum, soruyorum:

“Bizim giyimimiz ulusal mıdır?” (“Hayır!” sesleri)

“Bizim giyimimiz uygar ve uluslararası mıdır?” (“Hayır!” sesleri)

Size katılıyorum. Deyimimi bağışlayın, altı kaval, üstü şişhane diye
anlatılabilecek bir giyim, ne ulusaldır, ne de uluslararasıdır.

Öyleyse giyimsiz bir ulus olur mu arkadaş­lar? (“Hayır! Hayır! Kesinlikle
hayır!” sesleri)

Çok değerli bir cevheri çamurla sıvayarak başkalarının bakış­larına
göstermekte anlam var mıdır?

Ve ‘bu çamurun içinde cevher vardır, ama anlayamıyorlar’ demek doğru mudur?

Bizi duraksamaya yöneltenler varsa, onların ah­maklık ve bönlüğünü anlamakta
daha mı duraksayaca­ğız?

Arkadaşlar, .uygar ve uluslararası giyim bizim için çok cevherli, ulusumuza
layık bir giyimdir. Onu alacağız. Ayakta iskarpin, ya da potin, bacakta
pantolon, yelek, gömlek, kıravat, yakalık, ceket, ve doğal olarak bunların
tamamlayıcısı olarak başta da güneşlikli başlık. Bunu açık söylemek isterim:
bu başlığın adına şapka denir. .. “İşte şapkamız!” diyenler vardır. Onlara
diyeyim ki, çok aymazsınız ve çok cahilsiniz! Ve onlara sormak isterim:

“Yunan başlığı olan fesi giymek uygun olur da, şapkayı giymek neden olmaz!

Ve yine onlara, bütün ulusa hatır­latmak isterim ki, Bizans papazlarının ve
Yahudi haham­larının özel giysisi olan cübbeyi ne zaman, niçin ve nasıl
giydiler?”

“Uygarlığın coşkun seli karşısında direnmek boşunadır. Ve o, aymazlar ve
uymayanlar için çok acımasızdır. Dağ­ları delen, göklerde uçan, göze
görünmeyen zerrelerden yıldızlara değin her şeyi gören, aydınlatan,
inceleyen uy­garlığın gücü ve yüceliği karşısında ortaçağa özgü
düşü­nüşlerle, ilkel boş inançlarla yürümeğe çalışan uluslar, yok olmağa, ya
da en azında tutsak olup alçalmaya mah­kûmdurlar!”

Bugün ulus ve ülke olarak bırakıldığı kadarıyla ne kadar gücümüz ve
saygınlığımız varsa, tümünü borçlu olduğumuz Atatürk’ün bu kurtarıcı
düşünceleri, bildiklerine kuşku duymadığım CHP’nin sayın yönetici ve
program danışmanlarının bilgi ve dikkatlerine yeniden ulaşabilir ve
gereğine göre davranmalarını sağlayabilirse, kendimi mutlu sayacağım.

Aslında bu düşünceler, demokratik meşruluklarına gerçekten saygılı tüm
siyasal parti yönetimlerinin ve düşünürlerin tutum ve eylemlerine kılavuz
almaları gereken ilkelerdir.

CHP dışındaki başlıca siyasal parti yönetimlerinin demokrasiyi içtenlikle
benimsememiş olmalarının ulus ve ülkemizi en ağır yıkımlara uğrattığı açıkça belli olmuşken, Cumhuriyeti kuran Atatürk’ün partisinin yöneticilerine böyle bir uyarı yapma gereğini duymamız, kendi başına çok çok üzücüdür.

Özer OZANKAYA - 16 Ekim 2010 - İlk Kurşun
http://www.ilk-kursun.com/

Son Yazılar