silivri tarlasi9 225 

5 Ağustos!

5 Ağustos’ta şafak atarken Silivri yolculuğuna koyuldum.

Ankara’dan arabayla gelen gazeteci dostlarım Yavuz Selim Demirağ, Müyesser Yıldız beni yoldan aldılar. Yurdumuzun kaderini etkileyecek emperyalist ağababaların işbirlikçi taşeronlarınca kurgulanmış, dünya siyasi tarihinin en garip davasına gidiyorduk. Mücadeleci ruhlardık; bunun son olmadığını biliyor, menzil almış oklar gibi umutla ilerliyorduk. Zira halkımız Potemkin Zırhlısı’ndaki “Aslan” gibi uyanmıştı. Otobana vuran gün ışıkları geceden kalma gölgeleri süpürüyor, tuhaf bir ıssızlığı halı misali tekerliklerimizin altına seriyordu. Zorba düzen yolları kördüğümlerle bağlamıştı. Az sonra aziz vatanın berrak mavi göklerinde daireler çizen helikopterlerin seslerini duyduk. Koca ülkeyi yarı kapalı cezaevi haline getiren AKP diktasının mayınlı alanına girmiştik. Jandarmalar, polisler, TOMA’lar, zırhlı araçlar adeta “Faşizm karnavalına hoş geldiniz” diyordu. Kolluk güçleri bezginliklerini, kontrol etmeye çalıştıkları sinirlerini her an yüzlerinden düşürecekleri maskeler gibi taşıyorlardı.

Ulusal Kanal’ın farkı!

Sarı basın kartı sahibi arkadaşlarımız içeri girdiler. Olmayan görevli basın mensuplarının bir kısmı da gösterip geçtiler. Mahkeme girişindeki bariyerlere hınzırca göz kırptık. Onları yıkmaya alışmıştık. İstersek tekrar yıkabileceğimizi bilmenin özgüveni göğsümüzü kabartıyordu. Demir dağları eriterek çıkan ataların torunlarının önlerine demirden bariyerler mi kurmak?! Peh! Atalarımız Ergenekon’dan çıktıysa biz de çıkarız alimallah! Kaderde demek ki “metal dağlarla” ikinci kez imtihana çekilmek varmış! Mahkeme binasının bahçesinde canlı yayın araçlarına ayrılmış kısımda Ulusal Kanal’ın çadırı hemen fark ediliyordu. Çünkü en çok konuğu orası ağırlıyordu. Bir yanımızda TRT, diğer yanımızda Samanyolu TV. Diğerleri de vardı elbette. Hemen hepsi sadece kendi sunucuları, röportaj amacıyla tek tük aldıkları konuklarıyla yandaş izlenimlerini beyinlerini yıkadıkları seyircilerinin ekranlarına boca ediyorlardı. Ulusal Kanal’ın büyüklüğünü o anda daha çok hissettik. Gazeteciler, yazarlar, akademisyenler, hukukçular, vekillerce neredeyse tek rağbet gören çadırdı. Kimi çağırdıysak garip diyarlarda dostlarını bulmanın sevinciyle icabet ettiler, Ulusal Kanal kameralarına misafir oldular. Diğerleri ise ya sinek avlıyor ya da tamamıyla masaların üzerine bırakılmış mikrofonlarıyla insansızlıktan, misafirsizlikten “ölüyorlardı”. Sunucuları kurgulanmış robotlar gibi aynı şeyleri yineleyip duruyorlardı. Oysa Ulusal Kanal’a mihman olanlar vatan, bağımsızlık, adalet aşklarıyla, tentemizin altını ısıtıp ışıtıyorlardı. Biz buna Anadolu’da “bereket” deriz. Ulusal Kanal halkı aydınlatmanın, bilgilendirmenin, birleştirmenin bereket merkezidir. Diğer TV’lerle arasındaki fark o gün orada da çok çarpıcıydı. Ulusal Kanal’la gurur duyuyoruz. Kanalımıza emeği geçen bütün herkesi, özellikle cefakâr kurucularını selamlıyor, ABD-AKP diktasınca hükümler giydirilmiş Genel Yayın yönetmenlerimiz Ferit İlsever’i, Serhan Bolluk’u, Turan Özlü’yü, Adnan Türkkan’ı ayakta alkışlıyoruz.

Savaşı kazanacağız!

Biz bu savaşı kazanacağız. İmanlıyız! Zira Türk milleti zulme, zillete, esarete katlanabilecek tıynette değildir. Özellikle Doğu Perinçek, Mehmet Bedri Gültekin, Erkan Önsel, Hikmet Çiçek, Deniz Yıldırım, Oktay Yıldırım, Hasan Atilla Uğur, Hasan Ataman Yıldırım, Muzaffer Tekin, İlker Başbuğ, Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, Hurşit Tolon, Yalçın Küçük, Fatih Hilmioğlu, Sevgi Erenerol gibi (ve adlarını yersizlik sebebiyle yazamadığım) yiğitlerimiz olduğu sürece bileğimizi kimsecikler bükemez!

Birleşe birleşe kazanacağız!

Filiz CEMSU - 11 Ağustos 2013 - Aydınlık

Son Yazılar