server_tanilli225

Devlet ve Demokrasi, Anayasa Hukukuna Giriş! (1)

ANAYASA HUKUKU KAVRAMI

Anayasa hukukunun konusu, devlet iktidarının kazanılması kullanılması ve sınırları ile ilgili hukuk kurallarıdır.

Bu tanımın berraklık kazanabilmesi için, önce şu iki soruyu yanıtlamak gerekiyor :

Nedir "devlet"?

Ve ne anlaşılır "hukuk kuralı" deyince?

DEVLET NEDİR?

Devlet, insanların toplum yaşamında başvurdukları bir örgütlenme biçimidir. Bir aile, bir dernek, bir sendika, bir parti gibi... Böylece devlet, herşeyden önce sosyal bir gerçeklik ve - her sosyal gerçeklik gibi— tarihsel bir gerçekliktir. Nitekim, çok eski devirlerde devlete rastlanmıyor; devlet, insanlık tarihinin belli bir aşamasından sonra ortaya çıkmıştır.

Devleti, öteki sosyal kurumlardan ayıran nedir?

— Devlet, ilk bakışta örgütün hacmi ile kendini belli ediyor. Bir toplumda, örgütü, devletinkinden daha geniş, daha yaygın, daha kapsayıcı başka bir sosyal kurum yoktur,

— Ve bu kurumun içinde çok ileriye vardırılmış bir işbölümü, cereyan eder: Yöneticilerden bir kısmı, toplumda uygulanacak hukuk kurallarını saptar (kanunkoyanlar); bir kısmı, bu kuralları, yönetilenlere uygular (idareciler); bir kısmı ise, bu kuralların uygulanmasından doğan ya da toplumda bireyler arasında ortaya çıkan uyuşmazlıkları çözer (hâkimler).

EK BİLGİ

Tur: Anayasa hukuku / İng: Constitutional law / Alm: Staatsrecht / Fra:  Droit constitutionnel / İsp: Derecho constitucional İta: Diritto costituzionale / Por: Direito constitucional / Hol: Staatsrecht

1 — Fakat, asıl önemlisi, bu örgütün elinde üstün bir yaptırma gücü, bir zorlama olanağı vardır: Nitekim polis, jandarma, giderek ordu, bütün bu baskı araçları, devleti yönetenlerin, —ama yalnız onların— elindedir. Devlet, öteki sosyal kurumlardan farklı olarak, toplumda “silâhlı güçlerin tekeli''ne sahiptir1.

Bu tekel ortadan kalkınca devlet de dağılıyor.

Örneğin, Batı'da, Ortaçağ'da Roma İmparatorluğunun yıkılışından bir süre sonra başlayan ve devletin dağılışı ve parçalanışının ifadesi olan "feodal" dönemin bir niteliği, merkezdeki kralın, çevresindeki beylere sözünü geçirtecek yeterli bir silâhlı güce sahip olamaması idi. Daha sonraları "ulusal devletler”in kuruluşu ile "ulusal ordular"ın doğuşu birbirine koşut olarak gelişmiştir.

Burada bir soru akla takılıyor :

Niçin bu tekel? Bu baskı?

Daha doğrusu, niçin devlet vardır?


DEVLETİN KÖKENİ

Devletin kökeni, giderek toplumun yaşamında oynadığı rol hakkında, belli başlı iki görüş çarpışıyor çağımızda:

"Burjuva görüş" ile "marksist görüş".

— "Burjuva görüşü"ne göre, her toplumun bir düzene gereksinmesi vardır. Toplumun bireyleri arasında bir anlaşmazlık çıktığında da, yansız bir kişi, bir "hakem" bu anlaşmazlığı çözmelidir. Genel yarar, bunu gerektirir.

Kimdir o düzen koruyucusu?

Ve anlaşmazlıkları çözecek yansız kişi?


Devlet.

1) Georges VEDEL, Cours de droit constitutionnel et institutions politiques, Paris 1959-1960. s. 4-5.

*** *** ***
2 — Böylece devlet, toplumda, "asayişi sağlayan bir araç" ve —hangi sınıftan olursa olsun— bireyler arasındaki uyuşmazlıkları çözecek yansız bir kişi, bir "hakem"dir. "Genel yarar"In doğurduğu devlet, "genel yarar"ın da temsilcisidir. Daha da öteye, "ahlâk düşüncesi"nin, giderek "aklın" bir verisidir devlet.

Hegel öyle diyordu.

— "Marksist görüş”e göre ise2, devlet, öyle burjuva ideologların ileri sürdükleri gibi, toplumun dışında ve üstünde değildir. Ne aklın verisidir o, ne de Tanrı yergisi. Devletin kökenini toplumun yapısında, toplumlarda görülen en temel uzlaşmazlıkların içinde, aramalıdır.

Kimler arasındadır bu temel uzlaşmazlıklar?

"Sınıflar" arasında.

Gerçekten toplumlar, tarihte, bir aşamadan, —daha doğrusu özel mülkiyetin ortaya çıkmasından— sonra, çıkarları birbirleriyle uzlaşmaz sınıflara bölünmüşlerdir. Ve bu sınıflardan üretim araçlarının mülkiyetini elinde tutan, ötekini sömürür.

İşte devlet, sınıflı toplumlarda, hele hele kapitalist toplumda, üretim araçlarını, giderek iktisadi üstünlüğü elinde bulunduran sınıfın sömürdüğü —ve dolayısiyle ezdiği— sınıf ve zümreler üzerindeki egemenliğini sürdürmek üzere kullandığı bir araçtır. Bir hakem değil, doğrudan doğruya bir "baskı aracı"dır. Parlamentosu, bürokrasisi, mahkemeleri, hapishaneleri, gizli servisleri, polisi, jandarması ve nihayet ordusuyla, bu baskının örgütlenmesidir devlet.

Ve ne ezelidir o, ne de ebedi.

Devlet, sınıflı toplumlarla aynı zamanda doğmuştur; ve sınıflı toplumların ortadan kalkmasıyla da kaybolacaktır.

"Kaybolacaktır", yani anarşi mi bekliyor insanlığı? Hayır.

2) Bu konuda özellikle bkz. Stanley W. MOORE, Marx, Engels, Lenin'de Devlet Kuramı, ist. 1977; MARX/ENGELS, Devlet ve Hukuk üzerine (çev. Rona Serozan), ist. 1977.

*** *** ***
3 — Kaybolacak oları, otoritenin "sömürücü ve baskı aracı" niteliğidir. Geleceğin sınıfsız "komünist" toplumunda, "hükümet, insanların yönetimini bırakıp, üretimin yönetimini alacaktır".

Engels öyle diyordu.

Bu iki görüşten, tarihsel ve sosyal gerçekliği en iyi yansıtanı hangisidir?

Gözlemlerden hareket edelim.

Çağımızda, özellikle kapitalist toplumlara baktığımızda şunları görüyoruz :

Devletin, gerçekten açıkça "sınıfsal" bir niteliği vardır. Toplumda ekonomik iktidarı elinde bulunduran sınıf, devlet mekanizmasında ağırlıktadır. Çark, aslında ondan yana döner. Ancak devlet, egemen sınıfın çıkarları doğrultusunda, toplumdaki diğer sınıf ve zümrelerin çıkarlarını da —bu kesimlerin ağırlıkları ölçüsünde ya da bu ağırlıkları gözönünde bulundurarak— temsil ediyor. Ayrıca devlet, tek tek kişilerin kısa vadeli çıkarlarını gözetmek yerine, bir sınıfın uzun vadeli çıkarlarını korumayı ve geliştirmeyi —tarihsel ve zorunlu bir görev olarak— yüklenmiş bulunduğundan, bazı kararlarda sınıflar-üstü bir nitelikteymiş gibi görünebiliyor.

Ne var ki, sınıflar-üstü değil, gerçekte "kişiler üstü"dür o.

Daha başka özellikler de gösterir devlet: Üzerinde belli bir sınıfın siyasal iktidarının hüküm sürdüğü belli bir toprak parçası (ülke) ve burada yaşayan bir topluluk (yurtdaşlar ya da uyruklar) varolduğu sürece bir devletten sözedilebilir. Bu toprak parçasının genişliği, nüfusun bileşimi ya da azlığı çokluğu, elbette devletin gücü ve bazı durumlarda biçimi ve yapısı üzerinde etki yaratabilir. Ne var ki, devletin özünü, bu özellikler değil, onun "sınıfsal yapı"sı oluşturur.

Devlet, işte bu.

Şunu da belirtelim ki, devletin ne olduğunun bilimsel açıklamasını yapmak için —öyle çokça sanıldığı gibi— 19 ve 20. yüzyılın büyük ustalarını, örneğin Marx'ı beklemek gerekmemiştir. Devletin yukarıda verdiğimiz açıklamasını, 18. yüzyılın en büyük liberal burjuva düşünürü J. J. Rousseau da aşağı yukarı benzer biçimde yapmıştır.

3) Bu konuda özellikle bkz R. MILIRAND/N. POULANTZAS/E.LACLAU, Kapitalist devlet sorunu, (Çev. Yasemin Berkman), İst. 1977.

*** *** ***
4 — Devletin ne olduğu ikiyüz yılı aşkın bir zamandan beri çeşitli vesilelerle ortaya konmuşken ve en küçük olaylar bile bu tanımları ve bilgileri doğrularken, devletin, toplum ve sınıflar üstü bir hakem gibi gösterilmek istenmesi çabaları bugün de sürüp gitmektedir. Ve doğaldır ki, çarpıtılmış bir devlet anlayışı, arkasından "devletçilik", "bürokrasi" gibi, —özellikle Türkiye'de— günümüzde büyük önem taşıyan konular üzerinde de yanlış görüş ve yargıların yaygınlaşmasına yol açmaktadır.

Örneğin devletçilik, sanki özel sermayeye kapitalizme karşı, onun zıddı bir ekonomik sistemmiş gibi düşünülebilmektedir. "Özel girişim mi, devletçilik mi?" tartışmaları Türkiye'de yıllardır yapılır. Kapitalistleşme süreci içindeki özel sermaye yoluyla kalkınma ve devletçilik dönemleri ve uygulamaları çoğunlukla birbiriyle çatışan dönemler ve uygulamalarmış gibi anlatılır.

Ancak "devlet" konusundaki yanılgılardan kurtulunduğu zaman, "devlet”in ne olduğu ve sınıflarla olan ilişkileri anlaşıldığı zaman, devletçiliğin, hangi dönemde uygulanmışsa o dönemde devletin yapısından, yani o dönemde ekonomik ve siyasal egemenliği elinde bulunduran kesimin toplumsal çıkarlarından bağımsız ve farklı amaçlar taşıyamıyacağı anlaşılabilecektir.

Peki, niçin yapılır bu çarpıtmalar hâlâ?

Çünkü zamanımızda kapitalist toplumlarda, özellikle bizim gibi kapitalistleşme sürecini yaşayan toplumlarda, devleti elinde tutan egemen sınıf ve zümrelerin, halk kitlelerinin gözünden gerçekleri gizlemek için, böyle bir çarpıtmaya gereksinmeleri vardır.

Yani konu, bilgisizlikle ilgili değil, bütünüyle "ideolojik"tir, giderek de "sınıfsal".

*** *** ***
5 — DEVLET TİPLERİ VE BİÇİMLERİ

Geçmişte olsun, bugün olsun devlet biçimleri son derece değişiklikler göstermiştir: İlkçağda Asurlular ülkesinde, Babilonya'da ve Mısırda despotluk; Eski Yunan'da demokrasi; Roma imparatorluğu ile Ortaçağda mutlakiyetler; çağdaş dünyada parlamenter cumhuriyetler ve nihayet sosyalist cumhuriyet.

İşte, devlet tiplerinin ve biçimlerinin rengarenk tablosu. Ne anlaşılır devlet tipi ve biçimi deyince?

Devlet tipi, hizmet ettiği sınıfla belirlidir; böylece belli bir toplumun ekonomik temeliyle belirlenmiştir. Bu yüzden, devletin tipi, toplumsal ve ekonomik oluşumun karşılığıdır.

Tarihte devletin üç temel tipi görülmüştür: Köleci devlet, feodal devlet ve burjuva devlet. Her üçünün de belirleyici özelliği iktidardakilerin, yani toplum içindeki küçük bir azınlığın, çoğunluğu oluşturan kitlelere egemen olmasıdır. 20. yüzyılda ortaya çıkan Sosyalist devlet ise, yeni bir devlet tipidir ve ötekilerden kökten farklıdır. Bu devlette iktidar, işçi sınıfının ve toplumda çoğunluğu temsil eden tüm çalışanların, ya da bütünüyle toplumundur.

Devlet tipi, sınıf yapısı ile belirli iken, devlet biçimi, herşeyden önce siyasal iktidarın yapısı, siyasal rejimin niteliğiyle belirlidir. Böylece, halkın seçmediği tek bir kişinin devleti yönettiği monarşi (hükümdarlık), iktidarın seçimle işbaşına geldiği cumhuriyet'ten ayırdedilebilir. Bu iki biçimi birleştiren devletler de vardır. Örneğin, seçimle işbaşına getirilmiş organların iktidarda büyük bir rol oynadığı meşrutiyette, kralın ya da imparatorun yetkisi bir anayasa ile sınırlandırılmıştır.

Devlet biçimi, egemen sınıfın kurduğu siyasal rejimden ayrılmaz. Bu rejim aynı tipten devletlerde bile farklı olabilir: Örneğin, burjuva devleti, bir demokratik cumhuriyet biçimine, terörcü faşist bir rejim biçimine de bürünebilir. Bu biçimlerin ortaya çıkışı, gelişimi, batması ve ardarda birbirini izlemesi hiçbir zaman rastlantı değildir.

*** *** ***
6 — Aynı tipten devlet biçimlerinin çeşitliliği, herşeyden önce iktisadî rejimdeki değişimlere, sınıflar arası ve egemen sınıfların içindeki farklı gruplar arasındaki ilişkilere bağlıdır.

Daha başka etkenler de devlet biçimi üzerinde etki yapar: Ulusal gelenekler, siyasal kurumların gelişimindeki ar darda geliş, halkın siyasal bilinç düzeyi, yabancı devletlerle ilişkiler vb.

Devlet biçiminin büyük bir önemi vardır. Örneğin, yine burjuva egemenliği altında, daha demokratik bir devlet biçimi, sosyal gelişmeyi, bilimin ve kültürün yayılmasını, emekçi kitlelerinin sömürü ve baskıya karşı mücadelesini kolaylaştırabilir.

Fakat, sınıflı toplumlarda, biçimlerin hiç biri, en demokratik olanı bile, bir sınıfın öteki sınıflar üzerindeki baskısının aracı olan sömürücü devletin niteliğini değiştiremez.

Örnek mi?

Köleci Devlet, Eski Mısır'da, başta bir firavun, yani iktidarı sınırsız bir hükümdar olmak üzere doğu despotluğu, Atina'da demokrasi, Roma'da soylular cumhuriyeti ve daha sonraları imparatorluk vb. biçiminde idi. Biçimlerin bu çeşitliliği, ilk çağda efendi sınıfların köleler üzerindeki egemenliğinin bütün o devletlerin özü olarak kalmasını önleyememiştir.

I ) — EGEMENLİK VE HUKUK

Silahlı güçlerin tekeli, devleti yönetenlere iki şey veriyor:

— Bu tekel, devlete, öteki sosyal guruplarda olmayan bir üstünlük verir.  Buna egemenlik denir. Devlet, —hiç olmazsa klâsik öğretide — "egemen"dir.

Nedir egemenlik?

Buna göre, devlet, ülkesinin sınırları içinde, başka hiçbir otorite ile eşit değildir. En yüksek emir ve kumanda yetkisi ondadır.

EK BİLGİ  - EGEMENLİK :

[Chinese (Simplified)] 主權  [Dutch] soevereiniteit [English] sovereignty [French] souveraineté [German] Souveränität [Italian] sovranità [Portuguese] soberania [Russian] Суверенитет [Spanish] soberanía

*** *** ***
7 — Ve "asli" bir yetkidir bu. Yani, başkasından alınmamıştır; doğrudan doğruya devletin devlet olmasından doğar.

Egemenliğin bir de "dışa dönük" yüzü var: Buna göre devlet, yaşadığı uluslararası düzende, —yine egemenliğinden dolayı— Öteki devletlerle —ilke olarak— eşittir. Başka devletlerce, ancak kendi isteğiyle bağlandırılabilir.

Buna da, devletin bağımsızlığı denir.

Devletin bağımsızlığı, devletlerin birbirlerinin iç işlerine karışmamalarını gerektirir: Bir ülkenin nasıl, ne yollarla, ne gibi yöntemlerle yönetileceğine ancak o ülkenin halkı, giderek yöneticileri karar verebilir. Anayasamızın    "Başlangıç"ında bu ilke, "Tarihi boyunca bağımsız yaşamış, hak ve hürriyetleri için savaşmış olan" diye tanımlanmıştır.

Bu söylediklerimiz "hukuksal gerçekler". Ama bir de “yaşayan gerçekler" var.

Özellikle geri kalmış ülkelerin bağımsızlığı, temel ekonomik kararlarından siyasal rejimlerinin niteliklerine varıncaya dek, emperyalist sistemin sürekli müdahalesi ve ihlalleriyle karşılaşır. "Eisenhower Doktrini", "IMF reçeteleri" bu müdahalelerin ilk akla gelen örnekleri.

Ne Şili bağımsız bu bakımdan, ne Mısır.

Ve ne de Pakistan.

Anayasasındaki ifadeye karşın, bu gerçeklerin kıskacında yaşayan Türkiye'ye de bağımsız bir devlet denilebilir mi bugün?

— Silahlı güçlerin tekeli, devlete aynı zamanda hukuk yaratmak yetkisini verir. Hiç olmazsa "pozitif" hukuku devlet ortaya koyar. Gerçi toplumda hukuk yaratan tek merkez değildir devlet; ama bütün öteki sosyal gurupların irade ve kararlarına "uyulma zorunluğu”nu, giderek "hukuksal" niteliği veren devlettir.

Bir belediyenin aldığı karardan, bir derneğin tüzüğündeki hükümlere dek.

Fakat nedir hukuk?

EK BİLGİ

Hukuk kelimesi Arapça "hak" kökünden gelir ve hak kelimesinin çoğulu olarak bilinmektedir (galat-ı meşhur). Arapçada "hak" kelimesinin çoğulu ahkaktır. Türk Dil Kurumu'na göre hukuk kelimesi, "Toplumu düzenleyen ve devletin yaptırım gücünü belirleyen yasaların bütünüdür". Bunun dışında hukukun "haklar" anlamı da vardır. Mecazi anlamda ise, ahbaplık, dostluk anlamında da kullanılır. (Vikipedi)
*** *** ***

8 ) —  II) HUKUK KURALI

Modern toplumlarda, devlet faaliyetlerinin büyük bir bölümü, hukuka dayanarak, hukuksal biçimler altında yerine getirilir. Anayasalar, kanunlar, tüzükler, yönetmelikler, idarî kararlar, mahkeme ilâmları vb. devlet iktidarının temel faaliyet araçlarıdır.

Fakat önce nedir hukuk?

HUKUKUN ANLAMI

Toplum yaşamında, ilişkiler, çeşitli kurallara tâbidir. Bu kuralların başlıcaları dinsel, ahlaki ve hukuksal kurallardır. Hukuku, öteki kurallardan ayıran çeşitli farklılıklar içinde en önemlisi "yaptırım"ının niteliğidir: Dinin yaptırımı "uhrevi", ahlâkınki "vicdanî"dir. Hukukun yaptırımı ise "devletçe güçlendirilmiş"tir. Hukuk kurallarına uymayanlara karşı mutlaka devlet müdahale eder ve hukuka uymayı "zorla" sağlar.

Ve yalnız devlet yetkilidir buna.

Hukuku devlet yaratır.

Devlet, hukuk kuralları koymak gücüne ve —aynı zaman da— tekeline sahiptir. Bu hukuk kurallarına "pozitif hukuk" denir. Pozitif hukuk, devletin koyduğu ya da tanıdığı hukuktur. Devlet, örneğin kanunları yaptığı zaman, hukuku "doğrudan doğruya" yaratmış olur. Diğer durumlarda ise, devlet kendinden başkalarının koydukları kuralların varlığını tanır: Örneğin bireyler arasında yapılmış bir sözleşmeyi, bir dernek ya da bir sendikanın tüzüklerini hukuk kuralları olarak kabul etmesi halinde böyledir.

Devlet hakkındaki görüş farklılığı, hukuku açıklarken de karşımıza çıkmaktadır: Burjuva görüşünün içinde yer alan o sayılamıyacak kadar çok hukuk tanımına karşı, marksist görüş daha yekpare ve —o oranda da— tutarlı bir açıklama getiriyor. Gerçekten marksizme göre, devlet gibi, hukuk da toplumun, giderek tarihin dışında değildir.

*** *** ***
9 — Hukuk, aslında, sınıflı toplumlarda, iktidardaki egemen sınıfın sömürüsünün bir kılıfıdır. Devlet gibi hukukun da "sınıfsal" bir içeriği vardır. Her hukuk kuralı, mutlaka, iktidardaki sınıfın ideolojisini, giderek temel çıkarlarını yansıtır ve korur. Ve hukuk da, devlet gibi sınıflı toplumlarla ayni zamanda doğmuş ve onların ortadan kalkmasıyla kaybolacaktır.

Hukuk da ezelî ve ebedî değildir.

Hukukun, herşeye karşın çifte bir rolü vardır.

HUKUKUN ÇİFTE ROLÜ

Hukuk, bir yandan iktidarı örgütler, kurumlaştırır, onu meşru kılmağa çabalarken; öte yandan, iktidara karşı bireyin hakları için güvence unsurları oluşturur.

- İktidar hukukla, hukuka baş vurarak örgütlenir. Hukuk iktidarı örgütler derken, devlet organlarını belirtmesi, onların birbirinden farklılaşmalarını, giderek yetkinleşmelerini sağlaması anlaşılır. Tarihte, devlet iktidarının gelişmesiyle hukukun gelişmesi atbaşı gitmiştir zaten.

Hukuk, iktidarı örgütlerken aynı zamanda kurumlaştırır. Yani, birey olarak yönetenlerin yaşamlarını aşan bir süreklilik sağlar ona. Modern devletde "kişiler"e değil, "kurum"lara itaat edilir.

"Bireyselleşmiş iktidar"a karşı, devlet iktidarı "kurumlaşmış iktidar"dır.

İktidara bir kurum niteliği kazandıran hukuk kural ve yöntemleri, iktidarı, yönetilenler gözünde meşru da göstermeğe yarar.

Burada kanunsallık ile meşruiyeti birbirinden ayırmalı: İktidarın kanunsallığı, yürürlükteki pozitif hukuka uygunluğu demek. İktidarın meşruluğu ise, toplumda belli bir zamanda —yaygın olarak— kabul edilen iktidar anlayışına uygunluk. Biri hukuksal, öteki sosyolojik iki kavram bunlar. Ne var ki, normal olarak, yurttaşların gözünde kanunsallık, meşruluğun işareti oluyor; iktidarın kanunsallığı ise, arkasından meşruluğu da getiriyor çok zaman.

*** *** ***
10 — Herşeye karşın, hukukun gelişmesi, iktidara karşı bireylere bir takım güvenceler sağlamıştır. Çünkü iktidarın hukuka dayanması, —bir ölçüde— keyfîliği azaltır. Pozitif hukuk —herşeye karşın — bir yerde, onu koyan iktidarı da bağlıyor. Kanunsallık, iktidarı bağlarken, otoritenin kötüye kullanılmasına karşı yönetilenleri de korumuş oluyor böylece. Kapitalist toplumlarda, egemen sınıfların emekçi sınıflara— ister istemez— tanıdıkları bu güvenceleri çoğaltmak ve olanları da giderek sağlamlaştırmak: Hukukta "ilericilik"ten anlaşılması gereken de bu.

III) — ANAYASA HUKUKU

ANAYASA HUKUKUNUN ANLAMI


Devlet iktidarının ortaya çıkardığı üç sorun var: Bu iktidarın kazanılması, kullanılması ve sınırları.

Bütün bu sorunların çözülmesi ve temel bir takım kurallara bağlanması gerekir.

Modern devletlerin hemen hepsinde bu temel kurallar, "anayasa" diye adlandırılan ve özel bir niteliğe ve güce sahip bir metinde yazılıdır. İşte bunun içindir ki, bu kurallarla ilişkili hukuk dalı, anayasa hukuku adını taşır. Ancak, ileride göreceğiz ki, bir anayasada bulunan herşey anayasa hukuku ile ilgili değildir. Sonra, öyle ülkeler vardır ki, zorunlu olarak bir anayasa hukukuna sahiptirler; ama, terimin teknik anlamıyla bir anayasaları yoktur.

Örneğin İngiltere'de böyledir.

HUKUK DALLARI İÇİNDE ANAYASA HUKUKU

Anayasa hukukunun ne olduğunu kavrayabilmek için onu, Hukukun çeşitli dallarından meydana gelen bütün içinde de ele almak gerekir.

4)    Bu konuda özellikle bk/.  Monique/Roland  WEYL, Gerçekte ve eylemde hukukun payı (çev.  Şiar Yalçın), ist. 1974.

*** *** ***
11 — Gerçekten, hukuk, başta ikiye ayrılır: Kamu hukuku ve özel hukuk. Özel hukuk, kişiler arasındaki ilişkilerde uygulanan kuralları inceler. Kamu hukuku ise tersine, içine devletin karıştığı ilişkileri düzenleyen kurallar bütünü.

Bu iki hukuk dalı arasında fark aslında şu noktada toplanıyor: Özel hukuk, —hiç olmazsa kuramsal bakımdan— eşitlerarası ilişkilerin hukukudur. Özel hukuk bakımından, bir bireyle başka bir birey arasında hiçbir fark yoktur. Hiç kimse, bir başkasını, onun iradesi dışında bir şeye zorlayamaz. Örneğin Ahmet, Aliyi evini kendisine satması için zorlayamaz; bunun gibi, Hasan da Hüseyini, kendi hizmetine girmesi için zorlayamaz. Böylece, özel hukukun çeşitli dallan (medeni hukuk, ticaret hukuku vb.), hukuksal bakımdan birbirine eşit ve aralarında bir sözleşme olmadıkça birbirlerini belli edimlere zorlama olanağı bulunmıyan bireyler arasındaki ilişkileri düzenler.

Kamu hukuku, yani devletin varlığını içeren hukuk ise, tersine tarafları eşit olmayan ilişkilerin hukukudur. Devlet, bireylerin elinde olmayan ayrıcalıklara sahiptir. Yukarıda verdiğimiz örnekleri alalım: Devlet, Aliyi, evinin ya da arsasının mülkiyetini kendisine devretmeğe zorlayabilir (kamulaştırma); devlet, Hüseyini kendi hizmetine girmeğe zorlayabilir (askerlik hizmeti gibi)...

İşte, eşitlerarası ilişkileri düzenleyen hukuk kuralları ile tarafları eşit olmayan ilişkileri düzenleyen hukuk kuralları arasındaki bu içerik, giderek yöntem farklılığı; özel hukuk ile kamu hukuku ayırımını haklı kılar. Ne var ki bu ayrılık, aşılmaz bir duvar da değil. Hele çağımızda, kamu hukukunun özel hukuku "istilâsı", özel hukukun yer yer "kamulaşması" olayı gözden uzak tutulmamalı.

— Ne var ki, kamu hukuku da çeşitli dallara ayrılır: İç kamu hukuku, belli bir devletin sınırları içinde oluşan ilişkileri incelerken; uluslararası kamu hukuku, devletler ya da —daha genel olarak— uluslararası topluluğun üyeleri arasında oluşan ilişkileri düzenler.

*** *** ***
12 — Anayasa hukuku, iç kamu hukukunun içinde ve onun temelindedir. Çünkü, anayasa hukukudur ki, devlet iktidarının temel kurallarını, nasıl yönetildiğini, yurtdaşlarıyla ilişkilerinin çerçevesini gösterir.

Ancak devlet, sadece var olmakla yetinmez, aynı zamanda yapar; Kamu hizmetlerinin yerine getirilmesini, kamu düzeninin sürekliliğini sağlar; kısacası, devlet idare eder. İşte bu faaliyet, idare hukukunun konusudur.

Son olarak, devletin istediklerini yapabilmesi için paraya gereksinmesi vardır: Devlet, bu parayı nasıl sağlar ve nasıl harcar? Bu konulardaki hukuk kuralları ile de malî hukuk uğraşır.

Böylece, Anayasa hukuku, devletle ilgili hukuk kurallarının tümünü, fakat temel görünüşleriyle inceler.

ANAYASA HUKUKU VE SİYASET BİLİMİ

Anayasa hukukunun siyaset bilimi ile yakın bir ilişkisi vardır.

Gerçi, siyaset biliminin çerçevesi bugün de yeterli biçimde çizilebilmiş değil.

Siyaset bilimi, hem pek eski, hem de pek yeni bir bilim dalı. Ona esin vermiş düşünceler bakımından çok eski: insanlar yaşamı, doğayı gözlemlerken, siyasal yaşamı da incelemeği düşünmüşler. Eflâtun ve Aristo, çok önce bu konuyla uğraşmışlardı. Ne var ki, siyaset bilimi pek yeni bir bilimdir de: Çünkü, bu siyasal yaşamı, artık bir ahlâk ya da metafizik düşünce konusu olarak değil, bir "nesne" olarak nicelemek istiyor bugün. Böyle bir "pozitif" yaklaşım ise, bilimin her alanında olduğu gibi yenidir.

Siyaset bilimi, amaçlarına uygun bir yöntem arama çabası içindedir günümüzde.

Öyle de olsa, siyaset bilimi ile Anayasa hukukunu birbirinden ayırmak olası.

Gerçekten, siyaset biliminin konusu, siyasal olayları, yani "iktidar"lâ ilgili olayları nesnel olarak tanımaktır.

*** *** ***
13 — Bu bakımdan, siyaset bilimi, birçok yönleriyle, ama özellikle şu yönüyle Anayasa hukukundan ayrılır: Anayasa hukukunun konusu "hukuk kuralları"dır; siyaset biliminin konusu ise "olaylar" ve olaylar arasındaki zorunlu ilişkilerdir.

Siyaset bilimi için, hukuk kuralları, başka/olaylar gibi birer olaydırlar. Ve sosyal gerçekliği hiç bir zaman yalnız başlarına temsil edemezler. Burada, kural koyan (normatif) disiplinlerle tanımlayıcı (descriptif) disiplinler arasındaki ayırım ortaya çıkıyor. Anayasa hukukunun konusu "kurallar"dır. Bu kuralların cinsi de hukuk kurallarıdır. Kullandığı dil ise "buyurucu"dur: Nasıl hareket edilmek gerektiğini gösterir.

Siyaset biliminin konusu ise "olaylar"dır. Kullandığı dil "gösterici"dir: Bu budur, şu da şudur der. Saptamadır yaptığı yalnızca. Bu niteliğiyle, siyaset bilimi, iktisat ve sosyolojiyle aynı guruba girer.

Siyaset biliminin bakış açısıyla, Anayasa hukukunun bakış açısı arasındaki bu farkı çeşitli örneklerle somutlaştırmak olası.

Örneğin, İngiliz siyasal sistemini incelerken, Anayasa hukuku yöntemi ile bakarsanız şu sonuca varırsınız: İngiltere bir "meşrutî monarşi"dir, Bu monarşide, iktidar; güçleri birbirine eşit olamayan iki meclisle, kralın seçtiği Lortlar Kamarası ve Avam Kamarası önünde, onun güvenliğine sahip olması gereken bir hükümetçe kullanılır.

Anayasa hukuku bakımından bu tanım doğrudur.

Ancak olaylar dünyasını incelerken hukuk kurallarını aşan bir tablo ile karşılaşırız: Bu tabloda, önce Lortlar Kamarası ve —daha da fazla olarak— kral (ya da Kraliçe)nin gerçek hiç bir iktidarı yoktur. İktidar, Avam Kamarası'nda çoğunluğu elinde tutan partidedir. Siyasal hayatta mihver iki partidir: İşçi Partisi ile Muhafazakâr Parti. Bu iki partiden biri Avam Kamarası'nda çoğunluğu elde eder. Çoğunluk iktidara geçer, öteki de muhalefete. Hükümetle çoğunluk arasındaki ilişkiler, bir şefle maiyeti arasındaki ilişkiler -gibidir hemen hemen.

Olaylara bakarak verdiğimiz bu bilgilerden çıkan sonuç şudur: İngiliz siyasal rejimi, azınlıktaki bir partinin muhalefeti ve seçmenlerin —zaman zaman başvurulan— hakemliği altında bir çoğunluk partisinin hükümetidir. Ne var ki, İngiliz siyasal rejiminin gerçek çehresini biçimlendiren "iki parti sistemi", tam anlamıyla tarihsel bir olaydır; yoksa hukuk kuralları buyurmuş değildir.

Türk siyasal rejimi için de yapılacak bir inceleme, dana başka ilginç sonuçlara götürür bizi.

*** *** ***
14 — Böylece, görülüyor ki, siyaset biliminin olaylara bakarak çizdiği tablo, anayasa hukukunun verilerini aşar. Bu da doğaldır.

Bununla beraber, hukuk kurallarının siyasal yaşam üzerinde gerçek hiç bir etkisi olmadığını sanmak da yanlış. Tersine, hukuk kurallarının siyasal yaşamı gerçekten biçimlendirdiği durumlar vardır.

Örneğin, Birleşik Amerika'da, halkın seçtiği ve meclislerin, yani Kongrenin düşüremediği bir Başkanın varlığı. Amerikan siyasal yaşamını çok yönleriyle belirleyen bir öğe oluyor.

*** *** ***
Derslerimizin konusu anayasa hukukudur. Ancak anayasa hukukunun kurumlarını incelerken, siyaset biliminin verilerini de göz önünde tutacağız. Tutmak zorundayız da. Çünkü bu verileri göz önünde tutmayan bir anayasa hukuku incelemesi yüzeyde kalmaya mahkûmdur.

Yanlış yollara saptığı da oluyor bazan.

Kitabımızda, anayasa hukukunun konularını, belli kurumlar çevresinde topladık. Her kurumla ilgili gelişmeleri, bugünkü hukuksal görünüşü ve siyaset bilimi açısından ortaya çıkan gerçekleri, Türkiye ve Türkiye dışı olmak üzere, "karşılaştırmalı" yöntemle vermeğe çalışacağız.

Konuya, önce, çağımızın —içeriği tartışmalı da olsa—temel siyasal ülküsünü, yani "demokrasi"yi ele alarak gireceğiz.

*** *** ***
Server TANİLLİ
http://www.gazetevatanemek.com/

15) GENEL KAYNAKLAR

a) Anayasa hukuku

BAŞGİL, Ali Fuat, Esas teşkilât hukuku, 2 cilt,İst. 1960y

DUVERGER, Maurice, Siyasî rejimler (çev. Yaşar Gürbüz), İst. 1968

ESEN, Bülent Nuri, Anayasa hukuku, Ank. 1970.

KÜBALI, Hüseyin Nail, Anayasa hukuku dersleri, isi-  1971.

SOYSAL, Mümtaz, Anayasaya giriş. 2. bası, Ank. 1969.

SOYSAL, Mümtaz, Anayasanın anlamı, 4. bası, ist. 1977.

TUNAYA, Tarık Zafer, Siyasal kurumlar ye anayasa hukuku, 4. basım,

İst. 1980. VERNON, Manfred C., Devlet sistemleri, (çev. M. Soysal, Ank. 1961.

b) Siyaset bilimi

DA VER, Bülent, Siyasal bilime giriş, Ank. 1968.

DUVERGER, Maurice, Politikaya giriş, (çev. S. Tiryakioğlu), İst. 1971.

KAPANİ, Münci Politika bilimine giriş, 2. bası, Ank. 1978.

LASKI, Harold, Politikaya giriş (çev. Ali Seden), İst.  1966.

PRELOT, Marcel, Politika bilimi (çev. Nihal önol), İst. 1972.

c) Siyasal tarih ve düşünceler

AKIN, İlhan. Devlet doktrinleri  İst. 1964.

SARIĞA, Murat, Siyasî düşünce tarihi, 3. bası, İst. 1980.

SARICA, Murat, Siyasal tarih. İst. 1980.

d) Felsefe, sosyoloji, iktisat

AREN, Sadun, Ekonomi el kitabı, İst. 1973.

ERGUN, Doğan, Sosyoloji el kitabı, İst. 1973.

HİLAV, Selahattin. felsefe el kitabı, İst  1970.

GÖKBERK. Macit, Felsefe tarihi, İst. 1960.

KAZGAN, Gülten. İktisadi düşünce ve politik iktisadın evrimi. İst. 1980.

SELİK, Mehmet, iktisadi doktrinler tarihi, İst. 1973.

Son Yazılar