rte trump13 1

Ayasofya Rusya ile aramızı bozar mı?

Danıştay, 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını iptal ederken, Erdoğan Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Ayasofya’yı yeniden camiye çevirdi.

Karar öncesinde yaşanan tartışmalar sırasında Erdoğan ve iktidarın Ayasofya ile ilgili hazırlığına, sadece ABD ve Yunanistan başta olmak üzere batılı ülkeler değil, Rusya da tepki gösterdi.

Örneğin, Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Verşinin’in, “Bir karar alırken yapının tüm dünya için taşıdığı önemin göz önünde bulundurulmasını umuyorum” dedi.

Rusya parlamentosunun alt kanadı Duma, sanki etkisi ve yetkisi varmış gibi TBMM’ye hitaben yazılmış bir bildiriyi kabul etti. Bildiride, “TBMM’nin mevcut durumu her yönüyle analiz etmesi ve bilge bir biçimde davranması” istendi.

Rus Ortodoks Kilisesi Patriği Kirill, “Bazı Türk siyasetçilerin Hıristiyan kültürünün en büyük anıtlarından Ayasofya’nın statüsünün gözden geçirilmesi için yaptığı çağrılardan endişe duyduğunu” söyledi. Kilisenin Dış İlişkiler Sorumlusu Episkopos Hilarion da, “Ayasofya’nın neden şu anda ibadete açılması gerektiğini anlayamadım. Bu inanç özgürlüğünü kısıtlayıcı bir girişim. Orta Çağ’a dönemeyiz” açıklamasını yaptı.

Şuraya geleceğim; Soner Yalçın’ın aksine, Ayasofya’nın Rusya’dan ziyade ABD ve Batı ile ilişkilerimizi bozacağı düşüncesindeyim.

AYASOFYA'YA GELENE KADAR…

Çünkü, sıra Ayasofya’ya gelene kadar Rusya ile aramızı bozacak veya bozması gereken o kadar çok mesele var ki!

Sadece PYD/YPG’yi değil, PKK’yı dahi terör örgütü saymaması; Libya’da karşı karşıya olmamız, İdlib’deki gidişat, Ukrayna-Kırım politikası gibi…

Dinsel anlamda önemli bir başka sorun daha var: Fener Rum Patrikhanesi’nin, Ukrayna Kilisesi’nin Moskova’dan ayrılması için çalışması, Bartholomeos’un bu konuda bir “Devlet Başkanı” gibi dönemin Ukrayna Cumhurbaşkanı ile anlaşma imzalaması, Putin’in 10 yıldır bu gelişmelerden rahatsız olması; Erdoğan’dan konuya müdahale etmesini istemesi, ancak “Biz dini işlere karışmayız” cevabını alması…

Öte yandan yetkililerimizin ABD ile ilişkimizin “stratejik”, Rusya ile ilişkimizin ise “taktiksel” olduğunu söylediğini biliyoruz.

ABD’nin S-400 ve Halkbank baskıları yüzünden Ankara’nın yönünü yeniden ABD-NATO’ya çevirmek zorunda kaldığı da ortada.

Bizler Ayasofya’yı tartışırken, Rusya ile ilişkilerimizi asıl etkileyecek olan üç sıcak gelişme yaşandı.

İlki; hatırlayacaksınız, geçen Aralık’ta Londra’da yapılan NATO Zirvesi öncesinde Ankara, PYD/YPG terör örgütü sayılmadığı takdirde, NATO’nun 2014’te Rusya’nın Kırım’ı ilhakı sonrasında güncellediği Doğu Avrupa Savunma Planı’na onay verilmeyeceğini duyurdu.

ABD Savunma Bakanı Mark Esper, “Türkiye NATO’nun planlarını engellemekten vazgecsin” diyerek ABD ve NATO’nun YPG’yi terör örgütü olarak nitelendirmeyeceği restini çekti.

Zirvede konu alt komisyona havale edildi. Sonuç mu? Geçen hafta Litvanya Dışişleri Bakanı Linas Linkevicius, sözkonusu plana onay çıktığını öne sürdü. Ankara bu iddiayı yalanladı mı? Ben duymadım.

İkincisi; yine hatırlanacaktır, Ukrayna ordusuna mali yardımda bulunduk; ama bugüne kadar Necip Hablemitoğlu cinayeti zanlısının Türkiye’ye iadesini bile sağlayamadık. Sıcak gelişme ise şu:

Geçen hafta Ukrayna Genelkurmay Başkanı Ruslan Komçak, ülkesinin NATO’ya entegrasyonu hakkında konuşurken, ordunun kullandığı silahların ve etkinliğinin arttırılacağını vurguladı. Komçak, Rusya ile çatışmaların yoğun olduğu Donbass bölgesine daha fazla Amerikan üretimi güdümlü tanksavar füzesi yerleştirileceğini, havadan da Rus hedeflerine daha fazla hasar verecek Türk SİHA’larının kullanılacağını açıkladı.

Üçüncüsü; Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın NATO’nun Libya’da daha fazla rol üstlenmesini istemişti. Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar da Libya ziyaretinde, Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un, “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” sözüne karşılık NATO’nun hala dünyanın en güvenli, caydırıcı ve sürdürülebilir ittifakı olmaya devam ettiğini belirtip şöyle konuştu:

“İttifakın sağlığı yerindedir, ‘beyin ölümü’ gerçekleşmemiştir. NATO, gücünü değişen güvenlik ortamına başarıyla adaptasyonuna borçludur. Fransa dahil 30 NATO ülkesi, karada, havada, denizde, sivil ve asker unsurları ile dünya ve bölge barışı, istikrarı için gece gündüz mücadele ederken, ‘NATO’nun beyin ölümü gerçekleşmiştir’ gibi ifadeler doğru değildir. İttifakın temsil ettiği dayanışma ve müttefiklik geleneğine ciddi zarar veren bu söylemler, NATO’nun gerçekten beyin ölümünü isteyenlerin işini kolaylaştırır.”

İktidar medyasında Yeni Şafak gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Karagül başta olmak üzere Türkiye için en büyük tehdidin NATO olduğunu ve ittifaktan çıkılması gerektiğini yazan-çizenler ile NATO’nun firari FETÖ'cülere sahip çıktığına dikkat çekenler böylesi bir sahiplenmeye acaba ne der?

Şu tablodan da Rusya açısından, Ayasofya’dan önce, NATO ile ilk bu muhabbetimizin ve Ukrayna-Kırım konusunun iki ülke ilişkilerinde daha belirleyici olacağı anlaşılmıyor mu?

Bizden birilerinin Ayasofya’nın cami yapılmasının Rusya ile ilişkimizi bozacağı hesap ve beklentisi varsa o başka…

CAMİLERİ KORUMAYA ALDIK MI?

Bilindiği gibi Ayasofya’nın statüsünün değişmesi geçen yıl Yeni Zelanda’da iki camiye düzenlenen vahşi saldırının ardından da gündeme geldi. Çünkü cani sözde bildirisinde hem Ayasofya’ya vurgu yapmış hem de İstanbul için “Konstantinopolis” demişti.

Bu gelişmeler üzerine Erdoğan şu uyarılarda bulunmuştu.

“Bu oyunlara gelmeyelim. Bunlar da bir tahriktir. Bunun bir götürüsü var. Bizim için fatura çok daha ağırdır. Unutmayalım, şu anda dünyanın çok çeşitli ülkelerinde bizim binlerce camimiz var. Acaba bunu söyleyenler o camilerin başına ne gelir diye düşünüyor mu? İslami dünyanın şu anda yükünü çeliyoruz. Nerede, ne oluyor, ne olabilir; bunların hepsini düşünmek zorundayız. Onun için hassas olacağız, dikkatli olacağız, bu tezgaha gelmeyeceğiz.”

Erdoğan geçen Cuma, Levent Camii’nin temel atma töreninde neler söyledi?

Önce, “Ülkemize Ayasofya konusunda yöneltilen ithamlar doğrudan egemenlik haklarınıza saldırı anlamını taşımaktadır” dedi. Ardından şöyle konuştu:

“Dünyanın dört bir yanında camilerin ve diğer dinlere mensup insanların ibadethanelerinin saldırıya uğradığı bir dönemden geçiyoruz. Milyonlarca insan sadece dini inançlarından dolayı hayatlarına kastedilmesine dahil her türü baskıya maruz kalıyor. Asıl bakılması, üzerinde durulması, tedbir alınması gereken yer işte burasıdır. Biz ülkemizdeki hakim inanç grubu olan Müslümanların da diğer dinlere mensup olanların da hakkını, hukukunu korumaya devam edeceğiz.”

Erdoğan’ın daha İstanbul Belediye Başkanı iken, “21. yüzyıl dinler çağı olacak” dediği ve İslam aleminin liderliğine oynadığı malum. Koronavirüsten sonra tüm dünyada yeni bir küresel yönetim kurulacağını ve Türkiye’nin burada yerini alacağını da söyledi.

Ayasofya camiye çevrildiğine göre, “İslam dünyasının yükünü çektiğini” ifade eden Erdoğan, dünyadaki müslümanlara ve camilere olası saldırılara karşı gerekli tedbirleri aldı mı, alması mümkün mü, bilmiyorum; ama meselenin yeni bir “dinler savaşı”na yol açabileceği yine bizzat kendi sözlerinden anlaşılıyor.

Giderek radikalleşen, radikalleştirilen yeni dünya düzeninde istenen bu değilse Suriye, Libya, Ege, Doğu Akdeniz, S-400, Halkbank gibi devasa sorunlarımıza, üstelik şu ciddi ekonomik sıkışıklıkta yeni bir kalem eklenmesinin sebebi ne olabilir? Bu sorunları ikinci plana atmak ve de erken seçime gitmek mi?

Sincan’dan Silivri’deki Barış Pehlivan’a, Hülya Kılınç’a, Murat Ağırel’e ve açık cezaevindeki tüm dostlara kucak dolusu sevgiler...

Müyesser YILDIZ – 14 Temmuz 2020

Sincan Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu - G4 Blok