Maddeyle Zenginleşen ve Zamanda Daralan Hayatlar

Zamanın para olduğunu düşün; işinden günlük on lira
kazanabilecekken,günün yarısını gezerek veya evinde tembellik yaparak
geçiren birisi, sadece eğlenceye harcadığı altı kuruşu masraf olarak
hesaplayamaz, o bunun yanısıra beş lira daha harcamış veya daha
fazlasını savurmuştur.
(1)

Bu sözler insanlığın büyük kısmının, mensubu olmaya özendiği ve bundan
kıvanç duyduğu çağdaş medeniyetin çöküşünün, başlangıcını ifade ediyor.
Birçoğumuz içinde yaşadığımız ve giderek hızlanan çöküş sürecini
algılamakta zorlanabiliriz. Çünkü medeniyetlerin çöküşü, bir gecede
üzerimize yıkılan, depreme dayanıksız konutların molozları gibi bizi anında
öldürmüyor. Bu tıpkı Çernobil faciası sonrasında içilen radyasyonlu çaylar
veya havamıza, suyumuza, gıdamıza karışarak bizi yavaşça zehirleyen,
için için çökerten sanayi atıklarının etkisi gibi bir süreç izliyor. Üstelik
medeniyetlerin asırlarla ölçülen ömürlerine oranla, ortalama insan
ömrünün alabildiğine kısa olması, bu türlü bir algılamayı oldukça
zorlaştırıyor. Fakat buna rağmen adını koyamadığımız, somut olararak
belirleyemediğimiz bir çok iç sıkıntısının, sayısız mutsuzluk hallerinin,
hayat karşısında sıkça duyulan yılgınlık ve öfkenin, büyük ölçüde çöken bir
medeniyetin etkisinde kalma talihsizliğinden kaynaklandığını söyleyebiliriz.
Çöken; çökmekte olan evangeist-kapitalist Batı medeniyeti...

Bir ekonomik yaşantı birlikteliği olarak, kapitalizmin insanı un gibi öğüten
mekanizmalarını, bizlerden, Araplar’dan, Hintliler’den önce yine Batılılar
keşfettiler. Dolayısıyla biz onların yalancısıyız. Marks, birim zaman içinde
yoğunlaşan emek ile, otaya çıkan ürün ve bu ürünün para cinsinden temsil
ettiği meta değeri arasındaki ilişkileri, kılı kırk yararcasına analiz ederek,
sistemin maskesini düşürmüştü. Biz Batı’nın dünyaya dayattığı kapitalizm
virüsünün niteliklerini, yine batılı düşünürlerden öğrendik. Çünkü biz bu
işin yabancısıydık. Ancak bu virüse karşı yine Batı’nın önerdiği panzehirler
bizim bünyemizde alerji oluşturdu. Bu konuyu başka yazılarımızda
tartıştık, tartışacağız.

Aynı bağlamda söylemeden geçemeyeceğim: batılıdan fazla batıcı liberal
çevrelerin, televole ekonomistlerinin kapitalist piyasa ekonomisine
düzdüğü övgüler, bizzat batılıların, kendi icat ettikleri bu sisteme yönelik
eleştirileri karşısında ne yaman bir garabettir ya, neyse...

İNSAN İÇİN ZAMANIN DEĞERİ

Varlığın mevcudiyetinin temel varlıkbilimsel nedeni zamansallıktır.2
Buradan anlıyoruz ki, bu evrende varolmak, zamanda varolmak demektir.
Zamanda varolmanın anlamı ise evrendeki bütün canlı ve cansız
varlıkların, ancak belirli bir süre mevcudiyetlerini sürdürdükleri, sonra
bittikleri (ama yok olmadıkları) anlamına geliyor.

Yani bütün canlı ve cansız varlıklar, zamanla sınırlı bir ömüre sahiptirler.
Gerek dünyamızda, gerekse evrendeki her türlü varlık, zaman içinde,
durmaksızın bir oluş ve bitiş, bir doğum ve ölüm ilgisini sürdüregeliyor.
(Ancak hemen belirtelim varlık ancak varlıktan doğar ve hiçlikten hiçlik
doğar önermesi gereğince ölüm ve bitiş, yok olmak anlamına gelmiyor. Bu
ayrı bir felsefi tartışmadır.)

Maddenin mukayeseli hareketi sonucu, insan zihninin geliştirdiği bir
soyutlama olarak zaman, varoluş açısından böylesine önemli bir temel
teşkil ediyor. Varlığın mevcudiyeti zamanla belirlenmekte ve anlam
kazanmaktadır. Her şeyin, ömür dediğimiz belirli bir zaman dilimi içinde
olduğu ve sonra bittiği bu evrende, insan olarak biz de belirli bir ömüre
tabiyiz. Dolayısıyla bizim yeryüzündeki hayatımız da zamanla sınırlıdır. Bu
çıplak hakikati zaten biliyor ve seziyoruz. Fakat acaba aynı şekilde idrâk
edebiliyor muyuz? İşte mesele burada düğümleniyor.

Daha, küçük bir çocukken bile, canlıların ölümlü olduğu sezgisi, hemen
hepimizde mevcuttur. Bu nedenle, hemen hepimiz ölümden korkar ve
güçlü bir yaşama içgüdüsüyle hayata sarılırız. Bir iş edinerek hayati
ihtiyaçlarımızı temin etmeye, geleceğimizi tasarlamaya, aile kurmaya,
çoğalmaya, sağlığımızı muhafaza etmeye çalışırız. Fakat insanın, yaşama
içgüdüsüyle ölüme karşı duruşu, ne yazık ki, ancak çok seyrek
durumlarda, bir içgüdü olmanın ötesine geçerek idrâk düzeyine
yükselebiliyor.

Özellikle, modern kapitalist toplumda hayata sarılırken, insana dayatılan
bazı koşullar dolayısıyla, ömür dediğimiz yaşama süresinin önemi, asıl
anlamının dışında, bambaşka, yabancı bir içeriğe kavuşturulmuştur.

ZAMANIN PARAYA İNDİRGENMESİ

Kapitalist üretim sürecinde emek (labour), değer yaratan ve sadece nicelik
olarak ölçülen bir insan etkinliğidir. Emeğin nicelik olarak ölçülmesi, üretim
etkinliğinin zamana ve zamanın da sanal bir değer olan paraya
çevrilmesini içeriyor. Bu mekanizma, politik ekonomi diliyle, teknik olarak
ifade edildiğinde bizi pek ürkütmese bile, aslında insan için bir felakete,
insanın insanlıktan çıkma sürecine işaret eder.

İşte bugün yeryüzünde maruz kaldığımız her türlü felaketin temelinde, bu
insanlıktan çıkma durumu yatıyor. Batı kapitalizminin en ücra coğrafyalara
kadar bütün insanlığı ortak etmeye çalıştığı bu süreçte, insan emeği,
saniyelerle ölçülen bir değer birikimi olarak belli merkezlerde, belli ellerde
toplanmaya çalışılmakta. Eğer zaman içindeki herhangi bir insani faaliyet,
para cinsinden bir değer ifade etmiyorsa, bu faaliyet ve onun içinde
cereyan ettiği zaman, boş olarak tanımlanıyor.

Boş, yani içi dolu olmayan, içeriksiz, anlamsız! Kırlarda ıslık çalarak
dolaşan, meta değeri taşımayan şiirler yazan, Allah rızası için hasta
komşusuna yardım eden, sahipsiz hayvanlara yem veren, Van’da bir oto
tamirhanesinde, sırf merak keşif ve icat hazzı uğruna yıllarca
çabalayarak bir Ferrari yapan, sırf merak duygusunu tatmin için geometri
çalışan insanlar, boş bir faaliyette bulunmaktadırlar. İnsan bu ve benzeri
faaliyetlerle ruhunu yüceltse, bir keşif yapmanın coşkusuyla türlü çeşitli
sıkıntılarından arınsa, başka insanlara ve canlılara yardımcı olmanın engin
hazzını duysa da, tüm bu gibi faaliyetlerle geçen zaman, paraya
çevrilmediği sürece, kapitalizm açısından boş bir zamandır.
Aslında dilimizde boş zaman ve boş iş olarak dile getirilen benzer
faaliyetler, Batı dillerindeki karşılıklarıyla, insanlık düşmanı bu sistemi ele
veriyorlar. Batı dillerinde para meta ilgisi dışındaki faaliyetleri içeren, free
time - Freizeit gibi tamlamalarda yer alan serbest veya özgür sıfatına
dikkat edelim. Bu sıfat, para meta cinsinden değer taşıyan dolu
faaliyetlerin aslında kölelik olduğunu dolaylı yoldan belirtmiyor mu?
Hele İngilizce bu anlamda ibret verici tamlamalarla dolu: Eğer insanın bir
söğüt gölgesinde arkadaşlarıyla yarenlik etmesi spare time yani artık
zaman ise, ana zamanın işe ayrıldığını anlıyoruz. Yok eğer bu zaman
recreational ise, bu zaman az sonraki iş için yaratıcılığın yenilendiği bir
süre oluyor. Eğer söğüt gölgesi free time’ a işaret ediyorsa, sabahın
köründen akşamın bir vaktine kadar, iş yerlerinde dakikalarla yarışarak
emeğin satılması da esir zamana işaret ediyor. İnsanın kendisine kalan
zamanın time off yani bloke edilmiş, kapanmış zaman olarak nitelenmesi
ise başlı başına bir bilinçaltı faciasıdır, daha da var ama... Neyse geçelim...
Kapitalizmin dayattığı ücretli kölelik sistemini, yalnızca artık değer
sömürüsü nedeniyle bir kölelik biçiminde anlamaktan öte, asıl insan
ömrünü daralttığı için bir kölelik olarak anlamak gerekir.

Kapitalizme alternatif olarak öngörülen sosyalist toplum uygulamalarında
ise, artık değer sömürüsünün ortadan kalktığı iddiasına rağmen, insanın
zamanla yarışarak değer üretme zorunluluğu değişmemiştir. Bugüne kadar
sosyalist olduğu varsayılan, kolektivist uygulamalarda da, zamanla sınırlı
insan ömrünü hiçe sayan uygulamaların aynı ağırlıkta olduğunu biliyoruz.
Hangi sistemde olursa olsun, kalkınma ve ilerleme fikri başka türlü bir
hayata izin vermiyor. Çalışma ve iş olgusunun kutsallığı ve böylece maddi
değer üretme zorunluluğu...

Bu sorunun ancak sosyalizm sonrasında, komünist toplumda
çözümlenebileceği yönündeki marksist öneri ise, belirsiz bir geleceği
öngördüğü için, zamanla sınırlı insan ömrü açısından hiçbir anlam ifade
etmemektedir.

İNSAN ÖMRÜNÜN AN’A İNDİRGENMESİ

Emeğin zamanla, zamanın parayla, paranın ise metayla özdeşleştirildiği bir
sistemde, bu unsurların en küçük birimlerinin de özdeşleşmesi
kaçınılmazdır. Örneğin: dolanımdaki en küçük para birimi kuruş ise, onun
zamandaki karşılığı da dakika olacak ve bu iki farklı birim, üretim ve
tüketim süreci bağlamında özdeşleşecektir.

Toplumlarda sınıfların ortaya çıkmasına neden olan birikim sürecinin
doğal gereği olarak, gerek çeşitli servetler, gerekse sermaye bu küçük
birimlerden başlayarak birikirler. Birikme fiili bize, en küçük birimden
başlayarak giderek çoğalan, artan bir miktarı gösteriyor.

Öyleyse, birikimin başlangıç noktası olan an, kapitalist toplumun en temel
kategorisini oluşturmaktadır. An’ı boş geçerek herhangi bir maddi birikim
oluşturmak imkansızdır. Dolayısıyla kapitalist toplumun bireyleri sürekli
olarak an’ı esas almak ve durmaksızın şimdiki zamanı yaşamak
zorundadırlar. Üretim ve tüketim süreçleri an’la sınırlıdır. Her şey şimdiki
zamanda olup bitmektedir. Modern toplumun yanılsamaları dolayısıyla,
bütün hazlarımızın da sadece şimdiki zamanda mümkün olduğunu sanırız.
Bu durum öncelikle yaşama içgüdümüzden kaynaklanan geleceği
tasarlamak ve geçmişimizi hayal ederek, hayatımızı bir bütün olarak
kavramak eğilimiyle çelişir. İnsan hayatını daraltan, hayal gücümüzü ve
yaratıcı yeteneklerimizi, manevi ve ruhsal dünyamızı tahrip eden bir
çelişkiyle karşı karşıyayız.

Eğer an’ı herhangi bir nedenle yakalayamadıysanız; üniversite sınavını
kaçırdıysanız, askerlik nedeniyle iki seneniz gittiyse, o gün ve o yaşlarda
sevdiğiniz insanla birlikte olamadıysanız, hali hazırda işsizseniz, vb.
hayattan ve kendinizden nefret etmeniz, ümitsizliğe düşmeniz, bunalıma
girmeniz gerekir. Oysa bu, insanlık düşmanı bir yanılsamadan, bir illüzyon,
bir göz boyamadan başka bir şey değildir.

Kapitalist medeniyetin yaşam kültürü, bütün hayatımızı şimdiki zamana
indirgeyerek paralize etmekte ve kaçırdığımız fırsatlar, boşa geçen an’lar,
keyfini süremediğimiz dakikalar için bizden hesap sormaktadır. Bu büyük
bir yalan, ahlâk dışı bir durumdur. Çünkü insan hayatının hiçbir an’ı boşa
geçmez, geçemez. İnsan dediğimiz varlık, varolması itibarıyla bir
mucizedir. Aslında bizzat varoluşun kendisi bir mucizedir. Hiçbir mucize
an’a indirgenemeyeceği gibi, bir mucizenin de hiçbir an’ı boşa geçemez.
Duyuları aracılığıyla dış dünyadan ve toplumdan sürekli veriler alan,
uykudayken bile beyni sürekli faaliyette olan bir varlık olarak, insanın,
boşa geçen hiçbir an’ı yoktur. Yaşama faaliyetinin bizzat kendisi, sadece
ve sadece yaşamın sürdürülmesi dolu dolu bir iştir.

Başarısızlıklarımız, kaçırdığımız fırsatlar veya boşa geçirdiğimiz iddia
edilen zamanlar dolayısıyla, ne öfkelenmemiz, ne de hayattan nefret
etmemiz gerekiyor. Nefret edilecek şey, bize bu yanılsamayı dayatan
kapitalist kültürün yaşam anlayışı ve ahlâkıdır.

Bu kültür, hayatımızı geçmişi ve geleceğiyle birlikte, bir bütün olarak
algılamamızı, onu idrâk etmemizi engelliyor. İdeallerimizi, idealist bir ahlâk
sürdürererek yücelmemizi engelliyor. Zamanı en küçük birim olan an’a
indirgerken, insanı da en küçük birim olan bireye indirgiyor. Bencil ve
küstah bir biçimde, an içindeki madi birikimini kovalayan, bunda başarısız
olduğu takdirde, anlamsızlık duygusuna kapılarak kendisinden ve
başkalarından nefret eden insan, kapitalist yaşam kültürünün bir
ürünüdür.

Oysa hiç kimse kapitalizmin, para-meta-zaman ilgisine göre koyduğu
değer ölçütlerini esas alarak, hayatını anlamlı veya anlamsız bulmak
zorunda değildir.

GEÇİNME RIZK VE KANAAT

Yukarda irdelemeye çalıştığım kapitalist yaşam kültürünün değerlerine
karşı, bizi an’a hapsolmaktan, hayatımızın bütünlüğünü gözden
kaçırmaktan alıkoyacak başka bazı değerler bulmak zorundayız. Bunlar
kendi kültür ve medeniyetimizin değerleri olabilir. Veya insan eliyle
geliştirilen ve anti kapitalist olduğu kadar tinsel anlam da içeren, başkaca
değerler de mümkündür.

Bir birikim ve biriktirme kültürü olan kapitalizm, bize dayattığı birçok kaygı
ve tedirginlik yanılsamasını bu niteliğinden alıyor. Eğer para
kazanamazsak, biriktiremezsek zamanımızı boşa geçirdik demektir.
Burada para kazanma ve biriktirme tutkusu yerine, insan haysiyeti
çerçevesinde geçinme ilkesini esas almak, belki insanı birçok tedirginlik ve
kaygıdan kurtarabilir. Sadece geçinmeyi amaçlayan insanın omuzundaki
yük, bir nebze hafifleyebilir belki.

Aynı bağlamda dedelerimizden miras kalan rızk kavramı, tüketim hırsının
cenderesinden kurtulma ve belki bir ferahlık duyma imkanı sunabilir.
Çünkü, zenginlik ve kapital kimse için yeterli olmamasına rağmen,
rızk ve nasip herkes için yeterlidir. Bu kavramların bilimsel açıdan,
hele hele batılı iktisat bilimi açısından hiçbir şey ifade etmeyen, derin bir
metafiziğe sahip olduklarını biliyorum. Ancak onların bu metafizik
nitelikleri dolayısıyla maddi kapitalizm karşısında sonsuz bir antikapitalizm
imkanı içerdikleri de gayet açıktır. Düşünmeye ve tartışmaya
değmez mi?

Kibir, insanın sahip olduğu serveti, ölürken birlikte götürememesinden
ötürü acı duymasına yol açar. O nedenle, servetini kendi çocuğuna
bırakmak önce bir geleneğe, sonra da kapitalizmin hukukuna
dönüşmüştür.

Ancak pek az servet sahibi, servetini kendi neslinin devamı yerine kamuya
bağışlar. Oysa kanaatkâr insanın böyle bir sorunu da olmayacaktır.
Çocuğunu, sırf kendi çocuğu olduğu için sevebilmenin hazzı, onu servetinin
başına yönetici olarak hazırlamanın hazzından daha insani olsa gerektir.
Şimdi denebilir ki: iyi de yoksul kitleler zaten böyle bir hayat
sürdürmüyorlar mı, zaten kanaat edip, rızklarıyla yetinmiyorlar mı? Elbette
kapitalist yaşam kültürünün, medyanın ve tüketim propagandalarının
henüz görece etkisi dışında kalanlar, ahlâksızlığa direnen mazlumlar
böylesi bir hayat sürdürüyorlar. Dünya ve ülkemiz hâlâ yaşanabilir
haldeyse, Anadolu’da, Asya’da, Afrika’da henüz kapitalist yaşam kültürüne
tam anlamıyla teslim olmamış bu milyonlar sayesindedir. Fakat biliyoruz
ki, işte tam da bu noktada emperyalist kapitalist sistem, bu kanaatkar ve
mazlum insanları hedef almakta, onları silah zoruyla kendi sistemine
katmaya çalışmaktadır.

Ayrıca ülkemiz özelinde yürütülen yaygın propaganda ve özellikle holding
medyası eliyle yaygınlaştırılmaya çalışılan kapitalist yaşam kültürü, şehir
varoşlarını yoz biçimde çoktan teslim almıştır. Fakat Anadolu insanının
hâlâ rızk, nimet ve kanaatkarlık değerleri sayesinde, belli ölçüde bu
kültüre direndiğini varsayabiliriz. Kapitalizmin, hayatı henüz
hızlandıramadığı, kendi pazarına bağımlı kılamadığı yörelerde, an’a esir
düşmeme imkanının mevcut olduğunu umuyorum.

Oktay TAFTALI

http://www.oktaytaftali.com/

1 Benjamin Franklin’den aktaran Max Weber: Die protestantische Ethik
und der Geist des Kapitalismu. S. 31. Potsdam 1999.
2 Martin Heidegger. Sein und Zeit. S. 234. Tübingen 1993.

Son Yazılar