macaca_fuscata225

Yüzüncü Maymun

Yaşadığımız dünyanın haksızlıklarla, adaletsizliklerle, kayırmalarla, sömürülerle dolu olduğunu, güçlü olanların zayıf olanları ezdiğini hepimiz biliyoruz.

Ne kadar söylensek, yakınsak,küfretsek, lanet etsek, karşı çıksak, dirensek,çabalasak, savaşsak da bu gerçek değişmiyor. Isyanlar da işe yaramıyor, tepkiler de...

Protesto gösterilerinde bulunan,konferanslar, seminerler düzenleyen, dernekler kuran, kuruluşlara katılan insanlar akıntıya karşı kürek çekip duruyorlar...

Ara sıra büyük kitleleri etkileyebilecek güçte kişiler birer güneş gibi doğup parlasa da yarattıkları değişimler ölümlerinden bir süre sonra yitip gidiyor; çünkü, ışık ortadan kalkınca yeniden karanlık basıyor.

Sahip olduğu enerjiyle harikalar yaratabilen insanoğlu, aynı enerjiyle yakıp yıkabiliyor, var edebildiği kadar yok da edebiliyor; güzellikler çirkinliklere, iyilikler kötülüklere karışıyor.

“Dualite” denilen şey hayatın her anında kendini gösteriyor; bir yanda savaşlar sürerken, diğer yanda barış hakim oluyor, kimileri açlıktan ve sefaletten sürünürken, bazıları refah içinde gününü gün ediyor, esaret de özgürlük de aynı dünyanın gerçekleri olarak yaşanıyor...

Eğitimle, kültürle, bilimle ve teknolojiyle özdeşleşen “medeniyet” ise abartılı biçimde yapılan bir makyaj gibi sahte ışıltılar yaratsa da insanın karanlık yüzünü örtmekten başka bir işe yaramıyor.

Ve bizler dünya dediğimiz bu oyun alanında büründüğümüz rollere kendimizi kaptırıp kâh iyiyi, kâh kötüyü oynayarak; kimi zaman mutlu olup, kimi zaman acı çekerek varlığımızı sürdürmeye çalışıyoruz.

Aynı türe ait olsak bile yarattığımız ayrılık bilinci ile o denli düşmanca duygular besleyebiliyoruz ki birbirimize, sonuçta egolarımızın da tetiklemesiyle ırk, renk, din, dil gibi her türlü faktörü açgözlülüğümüze, hırsımıza, güç tutkumuza alet ediyoruz.

Işin komik tarafı, sözüm ona “bir olup”yeryüzüne huzur ve barış getirmek isteyenler bile bir süre sonra kendi aralarında yaşadıkları anlaşmazlıklar ve çıkar kavgaları yüzünden kanlı bıçaklı hale geliyor, henüz kendi içlerindeki sorunları dahi çözemezken dünyanın sorunlarını çözmeye kalkışıp “iyi bir şeyler” yapma iddiasına veya “trend”ine kapılarak her şeyi ellerine yüzlerine bulaştırıyorlar.

Öyle ki;sevgi, pozitif enerji, meditasyon, yardım, barış,birlik adına yapılan pek çok çalışma nihayetinde çatışmaya dönüşüyor.

Iyi de ne yapalım peki?

Dünyadaki bunca kargaşayı ve mutsuzluğu görmezden mi gelelim?

Haksızlıklara,adaletsizliklere, kayırmalara, sömürülere, savaşlara boş mu verelim?

Hiçbir şeye takmadan, hayat bu deyip oturalım mı yerimizde?

Olumlu değişimler yaratmak için el ele verip çabalamayalım mı?

Zihninizden tüm bu soruların geçtiğini tahmin etmek hiç de zor değil...

‘The Hundredth Monkey’, yani ‘Yüzüncü Maymun’ isimli kitapta Macaca Fuscata denilen bir maymun türü üzerinde yapılmış 30 yıllık bilimsel bir araştırma projesi anlatılır.

Zihninizden geçen sorulara ışık tutabileceğini düşünerek bu araştırmanın öyküsünü sizlerle paylaşmak istiyorum:

Japonya’daki Koshima adasında vahşi bir maymun kolonisi yaşıyordu ve bilim adamları onları kumların üzerine bıraktıkları tatlı patateslerle besliyorlardı.

Maymunlar tatlı patatesleri seviyor, ancak kumlu ve kirli olarak yedikleri için durumlarından çok da hoşnut olmadıklarını belli ediyorlardı.

Bir gün,Imo adlı sekiz aylık dişi bir maymun tesadüf eseri patatesini suya düşürdü ve kumlarından arınan patatesin daha lezzetli olduğunu keşfederek o günden itibaren patateslerini yıkayarak yemeye başladı.

Bunu gören annesi ve oyun arkadaşları da Imo’nun yöntemini öğrendiler ve onlar da diğer maymunlara öğrettiler.

Kısa bir süre içinde birbirlerini taklit eden bir sürü maymun patateslerini yıkayarak yer hale geldi ve bilim adamları yaşananları 1952-1958 yılları arasında kayda geçtiler.

1958 yılının sonbaharında Koshima adasında patatesleri yıkayarak yiyen maymunların sayısı “Kritik Kütle” diye adlandırılan sayıya ulaştı, artık hemen hemen tüm maymunlar patatesleri yıkıyorlardı.

Bu olay bir tek Koshima adasında yaşansaydı, maymunlar arasında bir tür iletişim olduğu düşünülebilir ve araştırma bu şekilde sürebilirdi.

Ancak, aynı anda çevre adalardaki maymunlar da patateslerini yıkayarak yemeye başladılar, hatta Japonya’nın anakarasındaki Takasakiyama’da bile...

Onca maymun hiçbir şekilde bilinen bir iletişim kurmuş olamazdı ve bilim adamları ilk kez böyle bir olayı gözlemliyorlardı.

Sonunda, bu adalar boyunca uzanan bir tür morfogenetik yapı ya da alanın varlığı nedeniyle maymunların aralarında iletişim kurduklarını ileri sürdüler.

mofogenetik_beyin_dalgalari225

Maymunlar üzerinde yapılan bu araştırmadan sonra Avustralyalı ve Ingiliz bilim adamları insanlar üzerinde de benzer araştırmalar yaptılar ve insanın “bilinmeyen” tarafına dair çok ilginç sonuçlar elde ettiler.

Bugün, insanları birbirine bağlayan bir enerji ağı olduğu gerçeği konu ile ilgilenen kişiler tarafından kesin olarak kabul edilmektedir ve tek bir kişinin başlattığı bir değişimin, zaman içinde diğer kişilere de sirayet etmesiyle ulaşılan “Kritik Kütle” sayısının tüm insanlığı etkileyen bir kuantum sıçrayışı etkisi yaratabildiğine inanılmaktadır.

Bilimin yıllar süren araştırmalar sonucunda ulaştığı bu gerçek pek çok kişinin “ilkel” diye nitelendirdiği kabilelerce asırlardan beri bilinmektedir oysa ki.

Avustralya’da yaşayan Aborijinler kendilerinin “rüya zamanı” dedikleri kadim bir hayat ağı ile birbirlerine bağlı olduklarına inanırlar ve bu kolektif rüya,ya da daha doğrusu bilinç hali içinde kalplerinde merkezlenerek, bir Batılının asla anlayamayacağı biçimde iletişim kurabilirler.

Aynı şekilde Yeni Zelanda’da Maori’ler yine zihnin ötesine geçip, varlıklarının kutsal noktasına girerek yaptıkları meditasyonlarda Amerika’da yaşayan Hopi’lerle iletişim kurabilirler.

Hawaii’de Kahuna yerlileri besinlerini nereden bulabileceklerini Dünya Ana ile konuşarak öğrenirler.

Tüm bu “ilkel” insanlar bizlerin unuttuğumuz ve şimdilerde debelenerek bulmaya çalıştığımız “Bir’lik” anlayışını kaybetmemiş insanlardır. Onlar; huzuru, barışı ve mutluluğu ilkin kendi içlerinde bulmaları gerektiğini, tüm bunları dışarıdan bekledikleri takdirde hayal kırıklıkları yaşayacaklarını bilirler ve bu değerli bilgi sayesinde “Bir” olmayı başarırlar.

Yaşadığımız dünya haksızlıklarla, adaletsizliklerle, sömürülerle dolu... Güçlü olanlar, zayıf olanları eziyor...

Tüm bunların yol açtığı kargaşalar, savaşlar ve kaos arasında kendimizi bazen bir kavanozun içinde hapsolmuş gibi hissediyor, adeta boğuluyoruz.

Ancak, kavanozun dışına kavanozun içindeki aletlerle ve yöntemlerle geçilemeyeceğini bir türlü anlayamıyoruz.

Asırlar önce balıklar gittikçe çekilen sular yüzünden kendilerini kumların üzerinde bulduklarında gereklilikten dolayı başka bir solunum şekli öğrenmek zorunda kalmışlar, solungaçsal solunumdan ciğersel solunuma geçmişlerdi.

Böylece amfibiler doğmuştu.

Balıklara, kuşlara hükmeden kanunların insanlar için de geçerli olduğunu düşünürsek, bizler de bizi daraltan kavanozdan tam anlamıyla nefessiz kaldığımızı hissettiğimizde çıkabilir ve gereklilikten dolayı başka bir bilinç düzeyine geçebiliriz.

Işte o zaman her birimizin görünmez iplerle birbirimize bağlı olduğumuz gerçeğine de varabiliriz.

Ama asıl önemlisi, hepimiz bunu ancak kendi kendimize başarabiliriz.

Dünyayı kurtarmak için önce kendimizi kurtarmamız gerektiğini anladığımız gün maymun Imo’nun başlattığı değişim gibi bir değişim başlayacaktır ve “Kritik Kütle”ye ulaşıldığında dünya da değişmiş olacaktır...

Kim bilir, belki de bu değişim başlamıştır bile...

Kiraz GÖKIRMAK
http://www.odaksevgi.biz/

 

Son Yazılar