turkce biliyor musunuz

Galatı Meşhurlar Ve Diğer Yanlışlar...

Bu kez yine basit şeylerden söz edeceğim.

“Galatı meşhur” ne demek bilir misiniz?

Kısaca söylemek gerekirse “doğru bildiğimiz yanlışlar” denebilir.

Sözlükte şöyle tanımlanmış:

“Kelime veya deyimlerin yaygın olarak yanlış bir biçimde kullanılması sonucu, doğrusunun yerini alması halidir.”

Bir örnek verelim:

Kişilere, topluluklara hitap ederken, önce “sayın” diye başlamak nerdeyse değişmez bir kuraldır.

“Sayın” sözcüğü iki anlama gelir.

“Say”, bir emir kipi olarak kaç ve ne kadar olduğunu sorar. Bu durumda herhangi bir yerde “sayın” diyerek söze ya da yazıya başlamak, hitap edilen-lerin sayı saymalarını istemek olur ki, oldukça saçmadır.

Örneğin “Sayın Konuklar” demek, misafirlerin ortada olan bir şeyi saymalarını emretme ifadesidir.

Söze böyle başlanması düşünülemez.

Düşünün, “Sayın Cumhurbaşkanı” derseniz, ne kadar saçma olur?

Oysa, aynen böyle oluyor!

Dahası, “Sayın” diyerek başlamazsanız, hakaretten yargılanmak işten bile değildir.

Sayın sözcüğü “saygı duyun” anlamına da gelir.

Yani, “Sayın Yargıç, Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Arkadaşlar…” diye başlarsanız hitap ettiğiniz kişi ya da kişilerin, birilerine saygı göstermelerini istemiş olursunuz!

Ne saçmalık değil mi?

Bir anlamıyla sayı saydırıyor, öteki anlamıyla “saygı gösterin” gibi saçma emirler veriyorsunuz!

Sözün özü, hitap sözlerine sayın diye başlamak baştan beri yanlıştır.

Bu yüzden “sayın sözcüğü” Galatı meşhur bir ifadedir. Varsın herkes doğru bilsin.

Doğrusu “sayın” değil SAYGIN sözcüğüdür.

Saygınlığı hak ediyorsa, “Saygın… “ diye başlarsınız.  Tüm anlamsızlıklar, saçmalıklar ortadan kalkar.

Ayrıca, hiç kimseye, ya da kimselere hitap ederken ille de bir övgü ve saygı belirtmek ön koşul değildir.

Kişi olarak değer veriyorsanız, onu ifade edecek bir sözcük bulursunuz.

Değer vermiyorsanız, başta sayın sözcüğü kullanılır şeklinde bir yasa yoktur. Kullanmazsınız, olur biter.

Kişinin adı, soyadı ya da makamı, ona en güzel hitap sözcüğüdür.

Ünlü yanlışlara örnekler verelim:

“Eşek hoşaftan laftan ne anlar” değil, doğrusu “eşek hoş laftan ne anlar” 

“Saatler olsun” değil, “sıhhatler olsun…”

“Kelli felli” değil, “kerli ferli…” (Güçlü kuvvetli anlamına gelir.)

“Ölünün körü” değil, ölünün kûru…” (kûr: mezar…”

Başlamışken sürdürelim:

“Masaya yatırma” son yıllarda en çok kullanılan kalıplardan biri…

Birkaç kişi toplanıp alt tarafı dedikodu sayılabilecek konulardan söyleşecekler.

Sözgelimi “şu çevre konusunu masaya yatıralım” diye başlıyorlar!

“Masaya yatırmak” tıp dilinde ameliyat etmenin adıdır.

Mecazi olarak da, bir konuyu enine-boyuna araştırmak, irdelemek, tartışmak anlamına gelir. Ayrıntılı çalışmayı gerektiren ciddi bir iştir. Uzmanlık işidir.

Sıradan konuşmalar ve tartışmalar için “masaya yatırmak” deyimini kullanmak doğru değildir.

Türkiye televizyonlarında ilgisiz, çapsız, donanımsız insanların sırf tartışmak ve karşıtlarına laf sokmak için katıldıkları programlarda hiçbir konu masaya yatırılamaz.

Her programda o kadar konu masaya yatırılıyor ki, bütün konular sulandırılıyor.

Bilgilendirmek yerine dezenformasyon yapılarak kafalar karıştırılıyor. Seçmen kandırılmaya çalışılıyor.

Yine kalıp bir cümle:

“Hain darbe girişimi…”

Her duyduğumda yadırgarım.

Hain olmayan bir darbe zaten olamaz.

Her darbe mevcut düzen için bir hainliktir.

Peki, herkesin kutsal bir metin ezberlemiş gibi “hain darbe girişimi” demesinin anlamı nedir?

Hain darbe denmezse o darbe ihanet sayılmaz mı?

“Bu topraklar…”

Ülkemiz için sıkça kullanılan bir tanımlama…

Farklı ve güzel bir anlatım olduğu sanılıyor.

“Bu topraklar” dendiği zaman “şu topraklar, o topraklar” tanımlamaları da aklıma gelir nedense?

Sanki küçük bir vadi, ova ya da büyükçe bir arazi anlatılıyormuş gibi…

Acaba, Anadolu, Türkiye, ülkemiz, vatanımız demenin bir sakıncası mı var? Anlamsız mı oluyor?

Açık ve seçik olarak söylemek yerine, “bu topraklar” tamlamasının gizemli bir anlatım sanarak daha anlamlı mı olduğuna inanıyoruz?

Yoksa, bu da bir ağız alışkanlığı mıdır?

“Türkiye’nin nüfusu 84 milyon rakamını buldu…”

Rakamlar 0’dan 9’a kadar on tanedir. Sayılar bu rakamların yan yana gelmesiyle ortaya çıkar.

Bütün sayılara rakam demek çok yaygın bir anlatım bozukluğu oldu.

Sonsuz denecek kadar büyük miktarlara, sayılara rakam diye cehalet sergilemek nasıl bir cehalettir?

“Türkiye’nin yüzölçümü 776 bin kilometre karedir.”

Yetkililer bu cümleyi sıkça kullanırlar. Ezberlenmiş bir cümledir.

Ama yanlıştır.

Diyelim ki halkın bunu bilmemesi kusur sayılamaz.

Peki, en tepeden tabana kadar tüm sorumluların bilmemesine ne demeli?

Ülkenin her santimetrekaresi onların sorumluluğundadır.

Papağan gibi aynı yanlışı tekrarlamaları, halkı yanlış bilgilendirmeleri ciddiyetle ve sorumlulukla bağdaşır mı?

Üstelik her tekrar edişlerinde bu yanlışı perçinliyorlar.

Onlar yine cehaletlerini ilan etmeye devam etsinler.

Belki birkaç kişi öğrenir diye doğrusunu bir kez daha yazalım:

Türkiye’nin İzdüşüm alanı olarak yüzölçümü  (düz olarak) 783,562 km²'dir.

Türkiye’nin –göller, adalar, yükseklikler dahil -  kapladığı gerçek alan ise 814.578 km²dir.

Türkiye dağlık bir ülkedir. Engebelerin bütün yüzleri hesaplanmış ve Türkiye yüzölçümü 814.578  kilometre kare olarak belirlenmiştir. Üstelik 50 yıl önce…

Görüldüğü gibi Türkiye için 776.000 km² diye bir alan söz konusu bile edilemez.

Ülkesinin alanını bile bilmeyenlerden hizmet ve kalkınma bekliyoruz.

“Son derecede…”

Madem sayılardan derecelerden söz ettik.

Birden Bülent Ecevit aklıma geldi.

Türkçeye büyük özen gösteren bir devlet adamıydı.

Bir şeyin önem ve değerini belirtirken sıkça olarak “son derecede”  derdi.

Bu doğru nicelik ifadesini “son derece” diye kullanmaya devam ediyoruz.

Hiç kimsenin düzeltmeye de niyeti yok.

“Atatürk ilkeleri ve Devrimleri…”

En yaygın olarak kullanılan yanlışlardan biridir.

Atatürk Devrimi vardır. Atatürk devrimleri yoktur.

Ancak, Atatürk devrimi ve ilkeleri denirse doğru bir anlatım olur.

İlkeler devrimin belirgin kurallarını vurgular. Devrimden ayrı şeyler değildir.

En doğru, en kısa tanımlama da Türk Devrimi denerek yapılabilir.

Atatürk de Türk Devrimi diyerek tanımlamıştı. Böylece, hem KURTULUŞ’u, (kurtuluş Savaşı dönemi) hem de KURULUŞ’u (tüm alanlardaki ileri yöndeki büyük değişim ve dönüşümleri) ifade etmiş oluruz.

Kamuda kıyafet serbestliği

Bu konuyu çok önemli görüyorum. Değinmeden bitiremeyeceğim.

Bilindiği gibi resmi dairelerde, okullarda büyük ölçüde kılık kıyafet özgürlüğü var.

Bu yüzden özellikle okullardaki eğitim ortamı çok kötü etkilendi.

Öğrenciler derbeder. Öğretmen ve yöneticiler hırpani. Saç sakal karışık…

Öğretmen özellikle öğrenci için örnek ve rehber insan demektir.

Öğretmen, bilgisiyle, davranışıyla, konuşmasıyla, kıyafetiyle, yürüyüşüyle, oturup kalkışıyla, hitabıyla istemese de örnektir. Özellikle küçük öğrenciler öğretmene hayran olurlar. Ona öykünürler. İdol olarak görürler.

Devlet okullarında böyle bir vurdumduymazlık egemen olurken özel okulların tümünde, Kuran kurslarında, özel anaokulu ve kreşlerde, tek tip üniformalar zorunlu oldu.

Hani üniformalı tek tip insana karşıydık?

Önceden kimin kamu görevlisi ya da öğretmen olduğunu hemen anlardınız.

Özenli olmak zorunluluğu vardı.

Şimdi, cemaatlerin, tarikatların, iktidar partisinden geçinenlerin saygınlığı var.

Zır cahil olup, aklına esen safsataları din diye satarak fetva vermeye yeltenen, aşağılık duygularını tatmin edenlerin itibarı var.

Artık öğretmenin, kamu görevlisinin, dolayısıyla devletin saygınlığı yerlere serildi.

Altan ARISOY – 21 Temmuz 2021

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Son Yazılar