ataturk orman ciftliginde2

Atatürk İle İlgili Uydurmalarla Savaşmak Zorunluluktur!

Atatürk Kimdir?

Atatürk;

Dünyada emperyalizmi yenerek kazanılan ilk bağımsızlık savaşının;

Tarihte kurulan ilk ulusal Türk devletinin;

Bin yıl geri kalmış ve sonra kısa sürede “devrimler” yoluyla uygar dünya ile yarışa girmiş Türk toplumunun büyük önderidir.

20. yüzyılda, dünyanın kahir çoğunluğunu oluşturan “ezilmiş ulusların” verdikleri bağımsızlık savaşlarının ilham kaynağıdır.

Bunlar Atatürk’ü evrensel bir lider olarak saygıyla selamlamaya yeter.

Ancak hepsi bu kadar değil…

Çağların değiştiği, emperyalizmin azdığı, yeryüzü imparatorluklarının yıkıldığı bir dönemde kendini yetiştirmek için savaş siperlerinde bile sürekli okuyan, düşünen, fırsat buldukça uygulayan, örneği çok az görülebilen bir kahramandan söz ediyoruz.

Doğal yetenekleriyle, yaşadığı tarihsel dönemden ve okuduğu binlerce kitaptan öğrendiklerini nesnellikten hiç kopmadan dosdoğru yorumlaması, uygulaması ve cesareti ile-sadece arkadaşları arasında değil- çağdaşı olan tüm dünya liderleri arasında büyük bir saygınlığın da sahibidir.

Dünyadaki devlet adamları arasında; liderlik, dil, tarih, eğitim, siyaset, ekonomi, askerlik, matematik, yurttaşlık hukuku, kadın hakları gibi alanlarda hepsinden daha donanımlı ve ilerici olduğunu eserleriyle kanıtlayan tek insandır.

Dünyanın geçmişini doğru analiz etmiş, geleceğin dünyasını neredeyse kesin bir şekilde öngörebilmiştir.

Irk ve soy üstünlüğü güden şoven milliyetçilik yerine, -yurtseverlik temeline dayanan “çağcıl ulusalcılık” anlayışını Türkiye cumhuriyetinin altı ilkesinden biri yapması, bu konuda net bir örnektir.

İşte bu yüzden de aradan yüz yıl geçmesine karşın, tüm görüşlerinin doğruluğu her olayda yeniden kanıtlanmaktadır.

O’nu gerçekten tanıyabilenler 20. Yüzyılın en büyük adamı olduğunu hayranlıkla söylerler.

UYDURMALAR VE BÜYÜK ADAMLAR

Dünyadan gelip geçen tüm büyük insanlar için sözler, öyküler, anekdotlar, söylenceler uydurulur.

Özellikle her bilginin sözlü kültürle aktarıldığı toplumlarda anlatılar yüzyıllar sonra mitlere dönüşür. Her aktarımda yeni ekler yapılır. Çıkarmalar olur. Kişiler ve olaylar gerçek olmaktan çıkarlar.

Destanlar böyle oluşur.

Konfiçyusçuluk, Budizm, Hristiyanlık, İslamiyet gibi büyük dinler de böyledir.

Söz gelimi İsa bir yazılı öğreti bırakmamıştır. 100-300-500 yıl sonra değişik yerlerde yaşayan yüzlerce insan oturup yüzlerce din kitabı yazdılar. Öykülere öykü kattılar. İşler o kadar karıştı ki, 325 yılında İmparator Kostantin topladığı İznik Konsili’nde bütün Pagan inançların yasaklanması ve Kutsal kitabın birkaç taneye indirilmesi konusunda anlaşmaya vardı. Hristiyanlar arasında ve dolayısıyla Doğu Roma’da birlik böyle sağlanabildi. Ama İncil yazma hevesinin sonu alınamadı.

Günümüzde bile “yeni bir incil bulundu” haberleri duyulmaktadır.

Yani, Hristiyanlık sonradan şekillenip güçlenmiş, çeşitlenmiş yapay bir dindir.

Çıkışında birkaç kişiden oluşan bir grubun basit öğretisiyle bağlantısı devede kulaktır.

İslamiyet de kaynağında çıktığı gibi, hiç bozulmadan kalan bir inanç değildir.

İlk yazılan hiçbir Kuran’ın elde bulunmaması, büyük ölçüde Muhammet’ten -en erkeni 240 yıl sonra- yazılan on binlerce Hadis’le dinin hurafelere boğulması,  insan toplumlarının yere, zamana ve koşullara göre her şeyi değiştirmesine başka bir kanıttır.

Gelişim ve değişim örnekleri insan topluluklarının şekillendirdiği tüm alanlarda geçerlidir. Öyle ki, kesin olarak kabul ettiğimiz tüm bilgilerin içinde de yalan-yanlış-uydurma diyebileceğimiz, aslından farklı unsurlar bulunabilir.

13. yüzyılda yaşayan Yunus Emre bir abdal hak aşığıdır. Ama şiirlerinin tümünün ona ait olduğunu kim iddia edebilir? Pir Sultan Abdal da öyle. Günümüzde bile “Pir Sultan” mahlaslı şiirler, deyişler yazılmaktadır. Pir Sultan büyük bir halk ozanıdır. Ama Pir Sultan şiirlerinin tümü onun değil, onu yüzyıllarca izleyen halkın malıdır. Yani aslında yüzlerce Pir Sultan vardır.

Günümüzün iletişim dünyasında bile; gerçeği saklamanın, eğip bükmenin, değiştirmenin, insanları aldatmanın, en ilkel, en basit yöntemleri –en azından kısa bir süre- varlığını sürdürebilmektedir. Bu anlayış ilk insanlardan bu yana sihir ve büyü inancının toplumların derinliklerinde çeşitli şekillerde sürmektedir. Diyebiliriz ki; cehaletin de sürmesi yüzünden toplumların mucizelere,  inanma yatkınlığı vardır.

Çağımız olaylarını bile nesnel bakmakta zorlanan toplumların, geçmişe ait ne kadar yalan ve yanlışın içinde olduğuna şaşmamak gerekir.

Cehalet azalıp insanlar aydınlandıkça, büyük inançlar ve büyük insanlar hakkında yayılan dedikodu, yalan ve yanlışlar kuşkusuz iyice azalacak, gerçekler aydınlanacaktır.

YALANLARIN, YANLIŞLARIN, SUÇLAMALARIN ANA NEDENLERİ:

1) BÜYÜK İNSANLARA İMRENMEK, KENDİLERİNİ ONLARLA ÖZDEŞLEŞTİRMEK.

En az zararlı, ancak en yaygın olan, kasıt taşımayan bir algılayıştır. Bireyler, gruplar haklı ve güçlü olmak ya da gururlanmak için bu yola başvururlar. Türkiye’de en çok Peygamber ve Atatürk adına gerçek sanılan sözlere başvurulur. Sıkışan biri “peygamberimiz…” diye örnek vermeye kalktığında çoğunlukla bu yanlışa düşer. İlginç olan söylediklerini doğru sanmasıdır.

Atatürk adına da uydurma sözlerin, özdeyişlerin sayısı oldukça çoktur.

Birkaç örnek:

 “...meclisimiz çocuk sayılır. Onun için bugünün adına “Çocuk Bayramı” diyelim. Büyüsün ve kendi zaferini kendi ilan etsin”

23 Nisan’ı Çocuk Bayramı ilan ederken böyle çocukça bir gerekçe belirtmemiştir. Uyduran kişinin yakıştırmadır.

“Türkün ocağını söndürenin ocağı sönsün”

Atatürk’ün sözü değildir. Atatürk beddua etmez. Yapar.

 “Türk mühendislerinin alnında cumhuriyetin istikbalini aydınlatan ışık parıldar.”

“En iyi iktisatçılar muhasebecilerdir.”

“Şoför arkasında en gizli devlet sırlarının da konuşulabileceği insandır.”

Çeşitli meslek grupları Atatürk’ten manevi güç almak isterler. Atatürk’ün söylediğini sandıkları bir sözü kapılarının üstüne hemen asıverirler.

 “Milletvekili maaşları öğretmen maaşını geçmemelidir.”

“Eşini mesut edebilecek herkes evlenmelidir.”

“Kadında süslenme ışıkla, bilgiyle, kültürle ve faziletle olur.”

Herhangi bir yerde, herhangi bir konuda söylediği sözlere büyük anlamlar yüklenir.

      “Vatan ve milletini satan dinden, imandan ve namustan bahsedemez.”

Doğrudur. Atatürk’ün birçok konuşmasında bu anlama gelecek sözler vardır. Ancak; bu cümle yoktur.

Yukarıda verilen örneklere benzer sayısız uydurma söz Atatürk’e mal edilmiştir.

Çok sayıda sloganın, başka özdeyişlerin altına hiç çekinilmeden Atatürk imzası gururla atılır.

Zararsız gibi görünen bu yanlışların içtenlikli olarak yapılmaları, uydurma olmalarını değiştirmez.

Bu özentilere hoşgörü ile bakılır. Uyduranların bilgisizliğine verilir. Ancak doğru değildir. Atatürk’ün sözlerinin çarpıtılmasına, değiştirilmesine yol açar. Dolayısıyla Atatürk’ün de her alanda birbirinden tutarsız sözler söylediği kanısı oluşur. O’nun büyüklüğünü zedeler.

1980’lerde Kenan Evren’in Atatürkçülüğe ne kadar zarar verdiği unutulmadı. Atatürk’ü yalan ve yanlış olarak her fırsatta kullanmak O’nun sıradanlaştırılmasına yarar.

Bu yanlışların bir cezası yok. Olması da gerekmez.

Ama, Atatürk’ün sıradanlaşmasına bir cümle ile bile olsa katkı vermek zaten büyük ceza değil midir?

2) ÇIKARLARI BOZULMAK, ZARAR GÖRMEK, DÜŞMANLIK..

Devrim, toplumun her alanında, ileri yönde ve çok kısa sürede görülen gelişim, değişim, dönüşüm ve yenileşmelerin genel adıdır. Eskinin yerine daha yeni, daha yararlı bir toplumsal düzenin hızla ve zorla kurulmasıdır.

Eski toplum düzeninin egemenleri devrimin amansız düşmanlarıdır.

Türk Devrimi’ne karşı da, Osmanlı feodal düzeninin egemenleri olan ağalar, şeyhler, beyler ve onlara bağımlı yaşayanlar tüm güçleriyle direndiler. Devrim yıllarında yeraltına inerek yoksul ve cahil halkın kutsal duygularını sömürmeye devam ettiler. Safsatalarla koşullandırdıkları halkın arasına nifak tohumları ektiler. Devrime ve önderlerine en iğrenç iftiraları atmaktan çekinmediler. En büyük başarıları bile “hezimet” diye gösterdiler. Giderek sinsi ve gizli propagandalarını açıkça ortaya koydular. Tarihsel gerçekleri ters çevirdiler. Düzmece, saptırılmış olaylar yaratarak, devrime ve önderine saldırdılar.

Bu konuda o kadar çok örnek var ki; yüzlercesi hemencecik sıralanabilir.

(Bandırma Gemisinin bir transatlantik olduğu, Kuranın yasaklandığı, Lozan hezimettir iddiası, camilerin ahır yapılması, halkın bir gecede cahil bırakılması, Vahdettin’in Mustafa Kemal’i samsuna vatanı kurtarsın diye yolladığı, kafirlik olduğu, İskilipli Atıf’ı şapka giymediği için astırdığı, mezardan çıkartıp tekrar astırdığı, Mason olduğu, Filistin’i kaybettirdiği, Osmanlıyı yıktığı, İngiliz işbirlikçisi olduğu, Dersim’de soykırım yaptırdığı, Kurtuluş Savaşının olmadığı, şehitliklerin bulunmadığı, Atatürk’ün ayyaş olduğu vb. yalanlarla Türk Devrimi ve önderini halkın gönlünden silmek istediler.)

Kurtuluş savaşında vatana ihanet eden 150’liklerden başlayarak, onların yakınları, Püsküllü Kadir, Rıza Nur, Necip Fazıl, Nuri Pakdil, A. Dilipak, A. Kabaklı, Mustafa Armağan, M. Türköne, Vakit gazetesi yazarları iftira ve saldırıları meslek edindiler. Bunların dışında cemaat ve tarikatlar, onlara bağlı cami imamları, kuran kursu öğreticileri, sırf bu amaçla tutulan propaganda görevlileri, troller, E. Ardıç gibileri ve kuyrukta sayılamayacak kadar çok zır cahil…

Hepsi de tümüyle yalan ve iftiradan ibaret olan propaganda elemanlarıdır. Geçimlerini yalan ve yanlış iddialara borçludurlar.

Hepsinin iddiaları da havada kalan, cahilce, yalanlardır. Güneşe balçık atma çabalarıdır.

3) BÜYÜK KİŞİNİN GÖLGESİNDE İŞ YÜRÜTMEK, SÖMÜRMEK.

Her dönemde iktidara, güçlü ve büyük adamlara sığınarak sömürüden pay kapmak isteyenler olur. Atatürk bu tür insanları sevmez ve yanına yaklaştırmazdı.

Yalakalık, yağcılık ve yanaşmalık son dönemde en geçerli meslektir.

Bu türlerin kişilikleri her şekle girer. Öylesine ki, lider adına kendilerini feda edecek gösterilere sıkça başvururlar. Güçlüye tapacak kadar, onu peygamber ilan edecek kadar ileri gidebilirler. Ona methiyeler düzerler. İş dünyasında, bürokraside en büyüğünden en küçüğüne kadar iş tutmak isteyenler arasında en çok görülen türdür.

İktidar değişimi ile bukalemun gibi hemen renk değiştirirler. Bunların için de çok az sayıda meczup da bulunur.

Atatürk’ü de özel amaçlarına alet ederek sömüren bireyler ve gruplar her zaman olmuştur.

4) BİLGİSİZLİK, ÖZENSİZLİK VE DİKKATSİZLİK.

Kendilerini Atatürkçü olarak gören, Atatürk’e hayran olan insanlar. O’nu övmek üzere yazılan ve anlatılanlara inanmak eğilimindedirler. Duydukları ve okuduklarını başkalarına da aktarırlar. İsterler ki herkes bu büyük insanı tanısın.

Ancak, işler düşündükleri gibi olmuyor.

Bilgi, deneyim ve donanım olarak eksikleri vardır. Kendilerini bu konularda daha iyi yetiştirmeleri beklenir. Ancak bu da olası değildir. Okuyup yazmış yurttaşlarımızın çoğunluğu böyledir. Türk Devrimi ve Atatürk konularında uzman değildirler. Olmaları da gerekmez.

Bu yüzden kolay tuzağa düşerler. Atatürk hakkındaki abartmalara, uydurmalara hemen inanırlar.

Azıcık kuşkulansalar ve duyduklarını bildikleriyle karşılaştırsalar; belki de abartıların, yanlışların farkına varacaklar. O kadar dikkatli ve duyarlı olamıyorlar.

Örneğin;

Şu çok yaygın olarak yazıldı, çizildi, anlatıldı:

“Efendiler, biz tekke ve zaviyeleri din düşmanı olduğumuz için değil, bilakis bu tür yapılar din ve devlet düşmanı olduğu, Selçuklu ve Osmanlıyı batırdığı için yasakladık.

Çok değil, yüz yıla kalmadan eğer dikkat etmezseniz göreceksiniz ki, bazı kişiler bazı cemaatlerle bir araya gelerek, bizlerin din düşmanı olduğunu öne sürecek, sizlerin oyunu alarak başa geçecek, ama sıra devleti bölmeye geldiğinde birbirlerine düşeceklerdir. Ayrıca unutmayın ki, o gün geldiğinde her bir taraf diğerini dinsizlikle suçlamaktan geri kalmayacaktır.” 17 Aralık 1927 . Mustafa Kemal ATATÜRK.

Dikkatli bir okur ya da dinleyici, bu metnin uydurma olduğunu hemen anlayacaktır.

O tarihte Atatürk imzasının atılması olası değildir.

Günü gününe Atatürk’ün ne yaptığı kayıtlıdır. 17 Aralık 1927 de Mustafa Kemal’in böyle bir demeci yoktur.

Atatürk, “ din düşmanı olduğumuz için değil..” şeklinde bir savunma ile başlamanın anlamsızlığını bilir. Rakiplerine olarak “din düşmanıyız” anlamına da gelebilecek bir koz vermez. Tekke ve zaviyelerin zararlarını göz önüne serer. Sermiştir de.

Metnin aslı yoktur. Olsaydı Osmanlıca yazılması gerekirdi. Oysa Türkçe bir metin görüyoruz.

O günkü dil de taklit edilmeye çalışılmış, ama becerilmemiş.

Atatürk çok büyük öngörüye sahiptir.

Gelecek konusundaki öngörüsünü öz olarak şöyle ifade etmiştir:

“Bir zamanlar gelir, beni unutmak veya unutturmak isteyen gayretler belirebilir…

Fikirlerimi inkâr edenler ve beni yerenler çıkabilir. Hatta bunlar, benim yakın bildi¬ğim ve inandıklarım arasından bile olabilir.

Fakat ektiğimiz tohumlar o kadar özlü ve kuvvetlidirler ki bu fikirler, Hint’ten, Mı¬sır’dan döner dolaşır gene gelir, verimli ne¬ticeleri kalpleri doldurur.” 1937

Atatürk fikrin özüyle ilgilenir. Ayrıntılarla, kişilerle uğraşmaz. Nostradamus değildir. Bir asır sonrasında iki iktidar ortağının da dinci olacağı şeklinde bir kuşkuya düşmesi, Türk milletine ve gençliğine sonsuz güveni ile örtüşebilir mi?

 Atatürk konusunda tek kişilik sahne gösterileri, tiyatro oyunları, toplantı ve konferanslar son yıllarda çok ilgi topluyor. O büyük insana duyulan özlem yükselmeye devam ediyor. Salonlar dolup taşıyor.

Ne ki, bu gösterilerde yukarıdaki örneğe benzer çok sayıda öyküye de yer veriliyor. Anlatıcı, tonlama ve vurgulamalarla heyecanı yükseltip, bir ünlem ifadesiyle noktalayıp alkış bekliyor.

Salon bekleneni yapıyor. Çılgınca alkışlıyor!

Atatürk’ün yalan, yanlış, uydurma ve abartmayla halka sevdirilmesi doğru değildir.

O bunlara gerek duymayacak kadar büyüktür.

“Atatürk Tokyo’da ve Paris’te cami yaptırdı” diye gösteri yapabilirsiniz. Hamasetle insanları kandırabilirsiniz.

Ancak, anlattığınız şeylerin Atatürk’le ilgisi yoktur. Atatürk’ü yalan ve yanlış bilgilerle besleyerek anlattığınız için, aslında O’na zarar vermiş olursunuz.

Bunlar gerçek Atatürk’ün tanıtılmasına hizmet etmez. O’nu olağanüstü bir insan, bir efsane kahramanı olarak gösterebilirsiniz.

Doğru değildir.

Atatürk, gerçek bir fikir ve eylem adamıdır. Gücünü gerçeklerden ve doğrulardan alır.

Bu bağlamda Yılmaz Özdil’in çok ayrıntıya inerek yazdığı M. Kemal kitabı da, verilen onca emeğe karşın, Atatürk’ü kişi olarak anlatmış ve O’nu efsaneleştirmeye hizmet etmiştir. Çünkü olaylar kurgulanmış, tarih, yer, neden-sonuç belirtilmemiş, fikir anlatımı yerine, ister istemez olağanüstü süper bir insan yaratmaya hizmet edilmiştir.

Bu türden anlatılar toplumu çözümsüzlüğe, uyuşukluğa, kadere boyun eğmeye, süper bir kurtarıcı beklemeye götürür.

Doğru değildir.

5) KENDİ İDEOLOJİK AMAÇLARI İÇİN KULLANMAK.

Atatürk’ü kendilerinden göstermek siyasi oluşumların değişmez taktiğidir.

Sıkça duyduğumuz “Atatürk hepimizin ortak değeridir. Kimse sahip çıkmaya kalkmasın” sözleri içtenlikten uzaktır. Doğru değildir. Bilinir ki, sevmeyenler, devrimine ve cumhuriyete ihanet edenler Atatürk’e açıkça karşı çıkamazlar. Bu yüzden O’na saygı duyar gibi görünürler.

Bir yandan Atatürk’ün yaptıklarını yıkmak için uğraşırlar. Atatürk’ün kendileri gibi düşündüğünü de söyleyebilirler. Erbakan’ın “Atatürk yaşasaydı bizim partiye girerdi” sözü belleklerdedir.

Atatürk’ü dindar göstermek amacıyla birçok yönteme başvurulmuştur.

Siyasi partilerin dışında 12 Eylül Cuntası da Atatürk’ü dindar göstermek için yoğun çaba harcamıştır. Ayrıca bireysel çabalar da hep sürmüştür.

Bunlardan biri çok ilginçtir.

2000’li yılların başında Nevzat Yalçıntaş tarafından bir iddia ortaya atıldı.

Yalçıntaş 1982 yılında Dışişleri arşivinde çalışırken kendisine bir telgraf getirilmiş. Telgrafın metni şöyle:

 “..Suudi kralı dikkatine!

Tarafımıza ulaşan haberlere göre Allahın sevgili ve özel kulu, elçisi peygamber efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın kabrini yıkıp yerini değiştirecekmişsin. O Mezarın tek taşına dokunursan kurtuluş savaşını bırakır ordularımla aşağı inerim.

26 Haziran 1919 MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

 Yalçıntaş bu telgrafın üst makamlara iletildiğini ve sonra da Atatürk’ü dindar olarak göstermek istemeyenlerce yok edildiğini söylüyor. Yani ortada böyle bir telgraf filan yok…

Yalçıntaş sonraki yıllarda bu telgrafın 1926 yılında çekildiğini, bir süre sonra da 1932 yılında yazılmış olabileceğini söylüyor.

Öncelikle Mustafa Kemal’in tüm yazışmalarında ne kadar diplomatik ve düzgün bir dil kullandığı ortadadır. Binlerce yazışmasının içinde tarihsiz, damgasız, hitapsız, nezaketsiz, bozuk anlatımlı bir metin yoktur.

Ayrıca, devlet yazışmaları günü gününe tarihlenir, damgalanır. İstisnası görülmez.

Yukarıdaki metni Atatürk’ün yazdığına inanacak kadar aptallık olabilir mi?

Yalçıntaş sözlerinde düzeltmeler yaparak böyle bir telgraf yazıldığı iddiasını sürdürmüştür.

Telgrafın çekildiği söylenen Haziran 1919 tarihinde Anadolu işgal edilmektedir. Kuvayı milliye çeteleri direnmekte, M. Kemal Samsun’dan Havza’ya, oradan Amasya’ya yeni gelmiştir. Amasya bildirgesi bir hafta sonra yayımlanabilecektir. Elinde kendisini koruyacak kadar bile kuvvet yoktur. Arabistan’da Suud adında bir yönetim bile yoktur.

1926 yılında yazılması da olası değildir.

Türk Devrimi hızla devam etmektedir. M. Kemal’e suikast düzenlenmiştir. Fransa’ya bağlı Suriye’yi, İngiltere’ye bağlı Filistin ve Ürdün’ü aşıp Hicaza ordu gönderilemeyeceğini Atatürk’ten daha iyi bilen var mıdır?

Üstelik Suud kralı kendi istediklerini yapacak güce sahip de değildir. İngilizlerin emrindedir.

Türkiye Suudi Arabistan’ı 1929 yılında tanımış ve diplomatik ilişki kurmuştur.

1932 yılı da benzer nedenlerle doğru değildir. Ayrıca, o yıl Türkiye’de siyasal ve ekonomik bunalım doruktadır. Rejim kendini koruma derdindedir.

Ne 1926, ne de 1932 yılında telgrafta yazıldığı gibi bir kurtuluş savaşı mı vardır?

Sözü Püsküllü Kadir’ bırakalım:

“…Nevzat YALÇINTAŞ, 40 sene önce bana anlattı. Mustafa Kemal Paşa’yı Müslüman göstermek için vesika uydurduk. Uydurduk, dedi. Şimdi bunu doğruymuş gibi anlatıyor. Nevzat benim 50 senelik arkadaşım. Bana mı yalan söyledin, şimdi millete mi yalan söylüyorsun?”

Bu da yalan söylüyor.

Mesleği Atatürk düşmanlığı olunca, O’nun dindar gösterilmesini istemez. Püsküllü bu cümleleri 2010’lu yıllarda kullandı. Söylediğinden 40 sene öncesi 1970’li yıllardır. Yalçıntaş ise telgrafın 1982 yılında bulunduğundan söz eder. 40 yıl önce telgraftan söz etmesi olanaksızdır.

Peki, bunlar nereden çıkıyor derseniz, söyleyelim:

Atatürk’ü dindar gösterip, cumhuriyeti yıkma projelerini daha rahat sürdürmek için.

Özetle Türkiye cumhuriyetinde kayıtsız hiçbir devlet belgesi yoktur. (Belki şimdi vardır!) Osmanlının ilk dönemlerinden beri tüm devlet kayıtları çok ciddi tutulur ve saklanır. (Kötü koşullarda olsa da saklanır.)

Yani, Nevzat Yalçıntaş bir yandan Atatürk’ü dindar göstermeye çalışırken, öte yandan da laik subayların, buna engel olmak için belgeyi yok ettiğini söylemek istiyor. İftira atıyor.

Çok belirgin olarak “ 20 yıl önce bir telgraf görmüştüm” yalanı, aradan 20 yıl geçtikten sonra bile doğru sanılarak tartışılıyor.

Kimi resmi kurumlar da Atatürk’ten güç almak için Atatürk’ün olmayan sözleri kurumlarına asarlar. Örneğin, uzayla, yıldızlarla, gezegenlerle ilgili kimi cümleler Atatürk’e mal edilerek havacılık kurumlarının kapılarına asılmıştır.

Başta Türk Tarih Kurumu olmak üzere araştırmacılar, tarihçiler bu manzarayı öylece seyrediyorlar!

Bu yüzden de yalanlar, karalamalar, iftiralar gırla gidiyor!

BİR MEKTUP

Son olarak bir mektuptan söz edeceğim.

Bu yazının yazılış nedenlerinden biridir.

29 Ekim 1923 saat 20.30’da CUMHURİYET ilan edilir. Atatürk ilk cumhurbaşkanı seçilir.

İddiaya göre ertesi sabah oturup İsmet Paşa’ya bir mektup yazar.

Mektup şöyle:

“Sevgili Paşam!

Cumhuriyet’in ilk Başbakanı olarak seni düşünüyorum.

Dur, hiç itiraz etme.

Niye seni seçtiğimi şimdi anlayacaksın.

Bizi yine büyük bir savaş bekliyor.

Durumumuzun bir bölümünü Cephe Komutanı ve Lozan Baş Delegesi olarak elbette biliyorsun.

Büyük devletlerin bu sefil duruma bakarak, kısa zamanda pes edeceğimizi sandıklarını Lozan dönüşü sen bize anlattın.

Ben sana şimdi bildiğinden daha da acıklı olan genel durumu özetleyeceğim.

Bize geri, borçlu ve hastalıklı bir vatan miras kaldı.

Yoksul bir köylü devletiyiz.

Dört mevsim kullanılabilir karayollarımız yok denecek kadar az.

4.000 kilometre kadar demiryolu var. Bir metresi bile bizim değil. Üstelik yetersiz.

Ülkenin Kuzeyini Güneyine, Batısını Doğusuna bağlamamız, vatanın bütünlüğünü sağlamamız şart.

Denizciliğimiz acınacak durumda.

Köylümüzü topraklandırmalı, ihtiyacı olana bir çift öküz ile bir saban vererek çiftçi yapmalıyız.

Doğudaki aşiret, bey, ağa, şeyh düzeni Cumhuriyetle de insanlıkla da bağdaşmaz.

Bu durumu düzeltmeli, halkı kurtarmalıyız. Her yerde tefeciler halkı eziyor.

Güya tarım ülkesiyiz ama ekmeklik unumuzun çoğunu dışarıdan getirtiyoruz.

Sığır vebası hayvancılığımızı öldürüyor.

Doktor sayımız 337, sağlık memuru 434, ebe sayısı 136.

Pek az şehirde eczane var.

Salgın hastalıklar insanlarımızı kırıyor.

Üç milyon insanımız trahomlu.

Sıtma, tifüs, verem, frengi, tifo salgın halinde.

Bit ciddi sorun.

Nüfusumuzun yarısı hasta.

Bebek ölüm oranı yüzde 60’ı geçiyor.

Nüfusun yüzde 80’i kırsal bölgede yaşıyor. Bunun önemli bölümü göçebe.

Telefon, motor, makine yok.

Sanayi ürünlerini dışarıdan alıyoruz. Kiremiti bile ithal ediyoruz.

Elektrik yalnız İstanbul ve İzmir’in bazı semtlerinde var.

Düşmanın yaktığı köy sayısı 830. Yanan bina sayısı 114.408.

Ülkeyi neredeyse yeniden kurmamız gerekiyor.

Yunanistan’dan gelen göçmen sayısı 400 bini geçecek.

İktisadi hayatımız da, eğitim durumumuz da içler acısı. İktisatçımız çok az.

Zorunlu okuma yaşındaki çocukların ancak dörtte birini okutabiliyoruz. Halkın eğitimi hiç çözülmemiş.

Oysa Cumhuriyetin insan malzemesini hazırlamalı, namus cephesini güçlendirmeliyiz.

Kültür eserleri kaçırılmış, kaçırılmaya devam ediliyor.

Raporlar da daha ayrıntılı, daha acı bilgiler var.

Bunları bakanlara ve parti yönetim kuruluna da ver. Genel durumu tam bilsinler.

Bütçemiz, gelirimiz yetersiz.

İktisadi çıkmazdan kurtulmak için geliştirdiğim bir düşüncem var. Bu düşünceyi günü gelince konuşuruz.

Hedefimiz milli iktisat.

Bağımsızlığın sürekli olması için iktisadi bağımsızlık temel ilkemiz olmalı.

Osmanlı bu gerçeği geç fark etti. Fark ettiği zaman çok geç kalmıştı.

Cumhuriyete uygun bir anayasaya gerek var.

Bu zor durumdan nasıl çıkılabileceğini gösteren ne bir örnek var önümüzde, ne de bir deney.

Ama yılmamak, ucuz ve geçici çarelerle yetinmemek, halkı kurtarmak için sorunları çözmek, kalkınmak, ilerlemek, milli egemenliğe dayalı uygar ve özgür bir toplum oluşturmak, yüzyılımızın düzeyine yetişmek, kısacası çağdaşlaşmak ve bu büyük ideali tam olarak başarmak zorundayız.

Bu ana kadar bu ideali koruyarak geldik.

Bundan sonra daha hızlı yürümek zorundayız.

Bunun için gerekli yöntemi, yolu birlikte arayıp bulacağız.

Yoksul ve esir ülkelere örnek olacağız.

Kaderin bizim kuşağımıza yüklediği kutsal bir görev bu.

Bu büyük görevin ağırlığını ve onurunu seninle paylaşmak istedim.

Allah yardımcımız olsun!”

***

Bu mektubun varlığından ilk kez söz eden kişi Salih BOZOK’un torunu ve Sabiha GÖKÇEN’in manevi oğlu olan Eriş ÜLGER’dir.

Eriş Ülger mektubu “ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ” adlı kitabına aldı.

Arkasından Turgut ÖZAKMAN “CUMHURİYET, TÜRK MUCİZESİ “ kitabında yayımladı.

Daha sonra da ünlü köşe yazarları yayınlama sırasına girdi.

Ama kimse doğru mu, yanlış mı olduğunu araştırmadı. Olduğu gibi kabul ettiler. Bir bakıma haklıydılar. Atatürk’ün en yakınları uydurma bir mektup ortaya atamazlardı.

Ancak mektup dikkatlice okunup incelendiğinde çok akla çok sayıda yanıtsız soru üşüşüyor. Ünlü yazarların bunları düşünmeden kabul etmeleri şaşırtıcı değil mi?

Başlayalım:

Mektubu ilk okuduğumda anlatım özellikleri dikkatimi çekti. İfadeler Turgut Özakman’ın konuşmalarındaki yumuşaklık ve tatlılıktaydı. Tümceler sanki onun kurgusuydu.

Özakman, ŞU ÇILGIN TÜRKLER kitabını bir inceleme- araştırma kitabı değil, bir roman olarak tanıtmıştı. Gerçek olayları anlatmış ama konular arasında güçlü bağlar kurmak amacıyla böyle bir mektup koymuş olmalıydı.

Bu yüzden kaynağa bakma gereği duymadım. Öylece kabul ettim.

Daha sonra asıl kaynağın Eriş Ülger olduğunu öğrendim. Eriş Ülger Atatürk ve yakın çevresine ait birçok gizli kalmış belgenin de kaynağıydı.

Eriş Ülger, mektubun nasıl ve hangi yolla eline geçtiğini tam olarak açıklamıyordu.

Bu kuşku uyandıracak başka bir durumdu.

Konu her gündeme geldiğinde bu konuda sorular kafama yeniden üşüştü.

Sonunda Atatürk konusundaki uydurmalarla ilgili bu yazının konuları içinde yer vermeye karar verdim.

MEKTUP SAHTE

 Öncelikle, sürekli birlikte olan, daha önceki gün geç saatlere kadar birlikte çalışan, bir gün önce mecliste uzun süre birlikte olan, mektubun yazıldığı günü öğleden sonra yine birlikte çalışacak olan iki kişinin iletişim sorunu yoktur. Yapılacaklar önceden kezlerce konuşulmuş ve anlaşma sağlanmış olmalıdır. Tersi düşünülemez.

Öyleyse 30 Ekim 1923 sabahı ivedilikle böyle bir mektup yazmanın gereği nedir?

Atatürk’ün her an birlikte olduğu İsmet Paşa’ya sabah mektup yazıp öğleden sonra başbakan yapması anlamsızdır. Çok gerekseydi sabahleyin de çağırıp görüşebilirdi.

1. Kemal “tarihe kalacak bir belge olsun” diye düşünmüş olabilir mi?

O zaman, neden o günün dili kullanılmamış?

Belge özgün değil. Osmanlıca, ama yazı M. Kemal’in el yazısı değil. Çok düzgün bir yazı. İmza yok.  Oysa, M. Kemal tüm mektuplarında tarih ve imzası vardır. Bunda yok. Sonradan yazıldığı ortada…

Metnin M. Kemal’e atfedilmesi nerdeyse olanaksız… Hiçbir konuşması ve yazışması ile benzerlik taşımıyor.

İsmet Paşa hiçbir zaman böyle bir mektuptan söz etmemiş. Ailenin de bilgisi yok.

Nasıl olur?

Atatürk’ün günü gününe bütün yazışmaları ve konuşmaları araştırılmış, bulunmuş ve yayımlanmıştır. Böyle bir belge yoktur. Gizli ve özel olarak saklanmışsa,- eski ve parçalanmış olsa bile-  özgün belgenin Eriş Ülger tarafından ortaya konması gerekmez mi?

Mektupta yazılan istatiksel bilgilerin – birkaçı dışında- 1923 koşullarında tam ve doğru olarak elde edilmesi nerdeyse olanaksız… Örneğin; bebek ölümlerinin yüzde altmışı geçtiğini o yıllarda tespit etmek olası değildir. Bu da mektubun çok sonradan oluşturulduğu fikrini güçlendiriyor.

Bu kadar soru yeter.

Bütün bilgi ve belgeler bir yana…

Hiç birine yanıt verilemiyor!

Bu mektup doğru olamaz.

Kesinliği olmayan belge ve bilgileri kullanmak bir süre gündemde kalmaya, dahası ünlü bile olmaya yarayabilir.

Sonuçta ise hem kullananı, hem kabul edeni, hem de Atatürk’ü gözden düşürecek bir araç olarak kalıverir!

SONUÇ :

Atatürk’ü öveceğiz ve yücelteceğiz diye eksik, yalan, yanlış bilgi ve belgeler uydurmak, bunları paylaşmak hiçbir Atatürkçünün başvuracağı bir yöntem olamaz.

Böyle yapmak O’nun can düşmanlarına fırsat vermek, onlarla aynı safa düşmek anlamına gelir. Atatürk’e Kemalizm’e ve cumhuriyete zarar verir.

Bilgisizliğe karşı, Atatürk ve Türk devrimi düşmanlarına karşı dikkatli, uyanık ve kuşkucu olmak

Olmazsa olmaz bir zorunluluktur.

Altan ARISOY – 17 Kasım 2020

Son Yazılar