TURGUT ÖZAKMAN ANLATIYOR

Eşi benzeri olmayan bir mucize


“Şu Çılgın Türkler” ve “Diriliş - Çanakkale 1915”in yazarı Turgut Özakman’ın yeni kitabı “Cumhuriyet - Türk Mucizesi”nin ilk cildi okurlarla buluştu. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun ve ilk 15 yılının gerçek hikâyesini derleyen Özakman, savaştan çıkan ve yoksul Türkiye’nin ilkelliği, çağdışılığı, bilgisizliği yenmesini, yüzde 90’ı okuryazar olmayan halkın kul yerine yurttaşlığa geçişini anlatıyor.

Turgut Özakman, “1923’te Doğulu bir ülkede cumhuriyetin ilanı tarihin mantığına aykırı bir şeydi” değerlendirmesinde bulundu. Özakman, dönemin en önemli özelliği olarak; Mustafa Kemal Atatürk’ün dünyaya kapalı bir Doğu ülkesini cumhuriyete, Aydınlanmaya, uygarlığa, çağdaşlaşmaya adım adım hazırlaması ve halkın çağrıya katılmasını görüyor.


MAHMUT LICALI’nın yazı dizisi
- 1 -

c031300Özakman, yakın Türk tarihini anlattığı 3. kitabının ilk cildinde Büyük Zafer’den Cumhuriyetin kuruluşuna kadar olan olaylara yer veriyor

Cumhuriyet - Türk Mucizesi


“Şu Çılgın Türkler” ve “Diriliş - Çanakkale 1915”in yazarı Turgut Özakman’ın yakın Türk tarihini anlattığı üçüncü kitabı “Cumhuriyet - Türk Mucizesi”nin ilk cildi okurlarla buluşuyor. “Türkiye Üçlemesi” serisinin son kitabı “Cumhuriyet - Türk Mucizesi”, 1922 ile 1938 yılları arasında yaşanan bütün tarihi olayları belgeleriyle roman tarzında anlatıyor. Toplam iki ciltten oluşan kitabın ilk cildi, İzmir’in kurtuluşuyla (9 Eylül 1922) başlayıp Cumhuriyetin ilanıyla (29 Ekim 1923) sona ererken, yeni yılda yayımlanacak ikinci ciltte ise Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşamını yitirişine (10 Kasım 1938) kadarki 15 yıl ele alıyor.

Özakman’ın son kitabı, 1915’te Çanakkale Destanı ile başlayan Milli Mücadele dönemindeki Kuvayı Milliye ruhuyla süren yakın tarihimizin Cumhuriyetin çağdaşlaşma hamlesiyle değişen Türkiye’yi okuyucuya sunuyor. Bilgi Yayınevi’nden çıkan Cumhuriyet - Türk Mucizesi ile birlikte 1915 ve 1938 arasındaki 23 yılda yakın Türk tarihinin sancıları, acıları, sıkıntıları, kahramanlıkları ve Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşu usta bir üslupla anlatılarak “Türkiye Üçlemesi” sona eriyor. Özakman’ın Şu Çılgın Türkler adlı kitabı 374, Diriliş - Çanakkale 1915 adlı kitabı ise 102. baskıyı yapması, son kitabının da büyük satış oranları yakalayacağını gösteriyor. Özakman ile Cumhuriyet - Türk Mucizesi adlı kitabı ve kitabında ele aldığı cumhuriyet dönemiyle ilgili yaptığımız söyleşi ile kitaptan alıntılar şöyle:

KİTABIN KAPAĞINDAKİ ANLAMLI FOTOĞRAF

- Yeni kitabınızın kapağında 2007 yılında gerçekleştirilen Cumhuriyet Mitingleri’nden bir fotoğraf yer alıyor. Bu fotoğrafı özellikle seçmenizin bir nedeni var mı?

ÖZAKMAN - Kitabın kapağında İzmir Gündoğdu Meydanı’nda yapılan Cumhuriyet Mitingi’nin fotoğrafı bulunuyor. Kadınlar, erkekler, çocuklar ve bayraklar olsun, kalabalık bir fotoğraf olsun istedik. Zaten cumhuriyet de bu demektir. Bu nedenle bu fotoğrafı kullandık.

- ‘Cumhuriyet - Türk Mucizesi’ adlı kitabınız ‘Diriliş-Çanakkale 1915’ ve ‘Şu Çılgın Türkler’ ile birlikte bir üçleme olarak nitelendirilebilir mi?

ÖZAKMAN - Evet, “Cumhuriyet - Türk Mucizesi”, “Türkiye Üçlemesi”nin üçüncü ve son kitabıdır. Son kitap iki cilt olacak. Birinci cilt cumhuriyetin ilanıyla bitiyor. Birinci ciltte Büyük Zafer’den Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna kadar ki olaylar yer alıyor. Bir yanda cumhuriyetçiler var, öte yanda bu daha iyi, daha insanca, daha onurlu düzeni istemeyenler... Ders ve ibret verici, uyarıcı bir dönem. Bu dönemi bilmeden sonraki olayları doğru değerlendirmek zor olur. İkinci cilt ise Cumhuriyetin ilanından Atatürk’ün ölümüne kadar ki süreci anlatacak. İki cilt halinde 1922-1938 yılları arasındaki dönemi ele alacağım. İlk cilt 400 sayfalık bir kitap, ikinci cilt de 400 sayfalık bir kitap olacak; toplam 800 sayfadan oluşacak. İkinci ciltte son söz yazacağım. Son sözle kitaplarımı bugüne bağlamayı düşünüyorum. Böylece bu seri bitmiş olacak.

Özakman ilk ciltte “Ders ve ibret verici, uyarıcı bir dönem”
dediği 13 aylık zamanı anlatıyor.

c120500


‘BARIŞ CANAVARIN KARNINDAN ÇIKARILDI’

- Cumhuriyet - Türk Mucizesi’nin ilk cildinde okurlar hangi konuları ayrıntılarıyla okuyabilecekler?

ÖZAKMAN - Mudanya Antlaşması ile Lozan Antlaşması görüşmeleri sırasında müttefiklerin tutumları, davranışları, oyunları, tuzakları, üslupları unutulmaması gereken olaylardır. Lozan bu yüzden eşi bulunmayan, uzun ve çok çetin bir boğuşma halinde geçmiştir. Kuvayı Milliye ruhu ile emperyalizm, Çanakkale’den, Anadolu’dan sonra, Lozan’da da karşılaşmış ve Kuvayı Milliye ruhu galip gelmiştir. Lozan’da barış canavarın karnından sökülüp çıkarılmıştır. Mudanya ve Lozan Milli Mücadele’nin masa başındaki devamıdır. Birkaç kez savaşın eşiğine gelinmiştir. İç sorunlar da çok dramatiktir: Meclis’te gelenekçiler ile Cumhuriyetçilerin çekişmesi, saltanatın kaldırılması, Ali Kemal’in yakalanması, Vahidettin’in ve hainlerin kaçması, karşıdevrimin oluşmaya başlaması, Milli Mücadele’yi başlatan kadronun ikiye bölünmesi iç sorunların başlıcasıdır. Halkı coşturan olaylar sürmektedir: İstanbul’a gelen Refet Paşa’nın ve bir bölük Türk askerinin olağanüstü karşılanışı, Trakya’nın il il geri alınışı, İstanbul’u geri almak için yapılan gizli hazırlıklar, Türk - İngiliz futbol karşılaşması, sonunda işgalcilerin Türk sancağını selamlayarak çekip gitmeleri, Türk ordusunun İstanbul’a girmesi bu emsalsiz olayların başlıcalarıdır.

‘BİLİM ADAMLARI TÜRK MUCİZESİ DİYOR...’

- Bu dönemin temel özelliği nedir?

ÖZAKMAN - Bu dönemde özgürlük, toplumsal uyanışa, değişime de yol açar. Kadınlar peçelerini atmaya, çarşaftan çıkarak manto giymeye başlar. Büyük sorunların nasıl çözüleceği daha yoğun olarak konuşulup tartışılır. Mustafa Kemal Paşa’nın dünyaya kapalı bir Doğu ülkesini cumhuriyete, aydınlanmaya, uygarlığa, çağdaşlaşmaya adım adım hazırlaması, halkın çağrıya katılması bu dönemin en önemli özelliğidir. M. Kemal Paşa’nın örnek bir aile olmak için yaptığı talihsiz evlilik de bu dönemde yer alıyor. Dönem Ankara’nın başkent olması ve türlü çatışmalardan geçilerek 29 Ekim 1923’te Cumhuriyetin ilanı ile sona eriyor.

718360186- Cumhuriyet kitabına neden ‘Türk Mucizesi’ adını da verdiniz?

ÖZAKMAN - Objektif bilim adamları Milli Mücadele ile başlayıp Cumhuriyet’le süren bu dönemi “Türk Mucizesi” diye adlandırıyorlar. Emperyalizmi, paralı askerlerini, işbirlikçilerini yenmek, bu hayâsızca akının kökünü kazımak, kurtuluşun sadece bir parçasıydı. Gerçek kurtuluş için Batı ülkeleri ile baş edebilecek kadar güçlü olmak, yoksulluğu, ilkelliği, geriliği, çağdışılığı, bilgisizliği yenmek, aklı özgür kılmak, aydınlanmayı yaşamak, bağnazlığa son vermek, hoşgörüyü yerleştirmek, kadın - erkek eşitliğini sağlamak, yüzde 93 okur - yazar olmayan halkı bilgilendirmek, eğitmek, yurttaş olmalarını sağlamak, millet olmak, sanayileşmek, salgın hastalıkları kırmak gerekiyordu. Bunlar ancak barış döneminde başarılabilirdi. Bunun için Türkiye’yi parçalamak için çok çeşitli planlar hazırlamış, uygulamış ve sonunda yenilmiş müttefiklerle önce ateşkes, sonra da barış masasına oturmak gerekiyordu. Yoksul Türkiye’nin zaferi bütün mazlum ülkeleri etkiler, müttefikler yani emperyalizm bundan çok rahatsız olur. Barış için çok zorluk çıkarırlar. Sevr’in yumuşatılmış bir örneğini kabul ettirmek için çalışırlar. Hatta İngiltere, Çanakkale olayını bahane ederek dünyayı yeniden Türkiye’ye karşı savaşa davet edecektir.

‘NEYİMİZ VARSA BU 15 YILA BORÇLUYUZ’

- İlk cilt yaklaşık 13 aylık bir dönemi, ikinci cilt ise 15 yıllık bir dönemi ele alıyor. İkinci cildin bu kadar uzun bir dönemi ele almasının bir nedeni var mı?

ÖZAKMAN - İkinci cilt, Atatürk’ün hayatı ile sınırlı olarak Kasım 1938’e kadarki Cumhuriyetimizin15 yılını yansıtacak. Neyimiz varsa bu döneme borçluyuz. Birçok yurtseverlik, özveri, toplumsal kahramanlık destanı ve hainlik olaylarıyla dolu olağanüstü bir dönem bu. Bu mucizeyi dokuyan bütün olayları tümüyle anlatmak imkânsız. Cumhuriyet döneminin baskın niteliği çağdaşlaşmak, çağdaş uygarlığa ulaşmaya çalışmak, bu yolda kalkınmak, uyanmak. Bu dönemle ilgili bütün özellikleri çağdaşlaşma terimi kucaklıyor: Milliliği de, laikliği de, bağımsızlığı da, özgürlüğü de, cumhuriyetçiliği, dolayısıyla demokrasiyi de. Bu nedenle ikinci ciltte asıl kurtuluş olan çağdaşlaşmayı Atatürk’ün bu büyük idealini anlatmaya çalıştım. Cumhuriyet döneminin temel vasfı çağdaşlaşmaktır. Atatürk’ün büyük projesi çağdaşlaşmadır. Atatürk “Batılılaşma” tabirini de çok az kullanmıştır. Atatürk, “uygarlık” ve “muassır” ifadelerini kullanmıştır. Batılı tabirini kullanmıştır çünkü uygarlık orada yeşerdi. 1923’te Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu zaman dünyanın 5’te 4’ü sömürgelerden ibaretti. 5’te 1’i de bağımsız ülkelerdi. Bir Doğulu ülkede cumhuriyetin ilan edilmesi inanılmaz bir şeydir. Adeta tarihin mantığına aykırı bir şeydir. Bu oldu. İyi ki de oldu. Padişahın kulu olmaktan çıkıp, yurttaş olduk. Vatan padişahın mülküydü, cumhuriyetin ilanıyla hepimizin oldu. Saltanat padişah ve ailesine aitti, halkın oldu. Cumhuriyet bu üç büyük devrimi taşıyor içinde. Ayrıca cumhuriyet eşittir demokrasidir. Atatürk’ün bir sözü vardır: “İnsanoğlunun ümidi demokrasidir.” Cumhuriyet ile yapılan her şey iki kelimededir: Çağdaşlık ve millilik. Karşı düşünceleri ve hareketleri de anlattım.

Şeyh Said İsyanı’na ve İzmir Suikastı’na yer verdim. Türk tarihinin ezeli sorunu olan karanlık ile aydınlık, ortaçağ ile çağdaşlaşma arasındaki çatışmayı da yansıtmaya çalıştım. Yan konulardan önemli olanları da ihmal etmedim. Hiç olmazsa dipnotlarla bilgi sundum.

- İkinci cilt ne zaman okuyucuyla buluşacak?

ÖZAKMAN - Yeni yıla yetişecek. Bir aksilik olmazsa aralık ayının sonunda ya da ocak ayının başlarında kitapçılarda olacak.

‘GERÇEĞE İHANET ETMEDİM’

- İki ciltten oluşan serinin son kitabındaki olayları da belgelere dayanarak roman tarzında kaleme almışsınız.

ÖZAKMAN - Bu dönemi de “Diriliş” ve “Şu Çılgın Türkler” gibi sağlıklı, dürüst belgelere, güvenilir, namuslu tanıklara dayanarak, gerçeğe en uygun biçimde yansıtmaya gayret ettim. İkinci cildin sonunda yer alacak olan geniş kaynakçaya bakarak bu konudaki yoğun gayretimi görebilirsiniz. Bu dönemle ilgili aleyhte eserleri de yok saymadım, hepsini inceledim, gerekenlere kaynakçada yer verdim. Bütün bu özenler, dikkatler, çabalar, emekler, araştırmalar, kılı kırk yarmalar, sizlere ve çevrenize Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun ve ilk 15 yılının gerçek hikâyesini anlatmak içindir. Bir iki roman tipinin dışında herkes ve her olay gerçektir. Hepsinin kanıtları ve tanıkları dipnotlarda gösterilmiştir. “Diriliş”ten ve “Şu Çılgın Türkler”den gelen birkaç roman tipi Cumhuriyette de yer alıyor. Bunlar o dönemlerin tipik kişileridir. Tartışmalı kaynaklara gönderme yapmıyorum, herkesin kabul edeceği sağlıklı kaynaklara gönderme yapıyorum. Bine yakın kitaptan süzülmüş bilgileri veriyorum. Kolay anlatım için bazı olayları birleştirdim. Kişileri düşünce ve üsluplarını saygıyla dikkate alarak konuşturdum. Cumhuriyet dönemini de, tıpkı Çanakkale ve Milli Mücadele gibi hayale ihtiyaç göstermeyen çarpıcı büyük olaylarla dolu. Bu bakımdan kendimden bir sahne yazmış, bazı şeyleri abartmış değilim. Gerçeğe ihanet etmedim.

KİTAPTAN

‘CUMHURİYET OYBİRLİĞİYLE KABUL EDİLMİŞTİR’


Cumhuriyetle ilgili birinci madde saat 19.37’de sürekli alkışlar, sevinç çığlıkları arasında kabul edildi. Öbür maddeler de oylandı. Kanunun tümünün oya sunulması aşamasına gelinmişti. Başkan da heyecanlıydı. Titreyen bir sesle dedi ki:

“Kanunun tümünü kabul edenler lütfen el kaldırsın.”

Başkan cumhuriyet rejimini oya sunuyordu.

Bütün eller havaya kalktı.

“Oybirliği ile kabul edilmiştir.”

Saat 20.30’du.

Öyle bir alkış patladı ki şiddetinden pencere camları zangırdadı. Yalnız milletvekilleri değil dinleyiciler, gazeteciler, Meclis memurları da alkışlıyor, onlar da milletvekilleri gibi kucaklaşıyordu. Ağlayanlar vardı. Haber dışarda bekleyen kalabalığa ulaşmıştı. Onlar da alkışlamaya ve bağırmaya başladılar.

“Yaşasın Cumhuriyet!!!”

İsmail Hakkı Tekçe dışarı koştu. Namluları istasyon yönüne dönük duran toplara sırayla “Ateş!” emrini verdi. Toplar yeri göğü inleterek Türkiye Cumhuriyeti’nin doğumunu duyurdular.

MUSTAFA KEMAL PAŞA’YA COŞKULU KARŞILAMA

Ankara istasyonu bayraklar, defne dalları ile süslenmişti. Peron tıklım tıklım doluydu. Milletvekilleri, elçiler, yöneticiler, subaylar, basın mensupları, kalabalığa karışabilen halk ve bir bando ile bir şeref birliği, Başkomutan’ı bekliyordu.

Makinist istasyona düdüğünü öttüre öttüre girdi, Gazi Paşa’nın ineceği kapıyı, yere serilen yol halısına denk getirmeyi başardı. Bando ‘Hhoş gelişler ola Mustafa Kemal Paşa’ bestesini çalmaya başlamıştı. Salih Bozok kapıyı açtı ve geri çekildi.

Başkomutan Mareşal Gazi M. Kemal Paşa, sade mareşal üniforması, tığ gibi endamı, çok yakışan kalpağı ile vagon kapısının çerçevesi içinde göründü.

41 yaşındaydı.

Sanki bir cephanelik patladı. Öyle bir gürültü yükseldi kalabalıktan. Alkış ve çığlıklara sevinç gözyaşları karıştı. Meclis adına Dr. Adnan Adıvar ilerledi. Başkomutan’ın elini sıktı, sonra dayanamadı. heyecan içinde kucakladı.

c120100Mustafa Kemal’in Ankara’da karşılanışı.
(Saip Tuna: Ankara Kurtuluş Savaşı Müzesi-1933)


İSMET PAŞA’DAN LORD CURZON’A: BİZ, ASIL SİZİ YENDİK

Uzun süren Türk-Rus görüşmesi Lord Curzon’u huzursuz etmişti. İsmet Paşa’nın ağzını aramak, durumunu öğrenebilmek için ertesi sabah randevu alarak ziyarete geldi.

İsmet Paşa ayrıntıya girmeden Türk-Rus ilişkilerinin iyi olduğunu söylemekle yetindi. Lord Curzon birçok konuda dolaşarak bir bilgi gösterisi yaptıktan sonra fırsatını düşünüp İsmet Paşa’yı uyardı: “Siz Yunanistan’ı yendiniz, İngiltere’yi değil. Bunu unutmayın.”

İsmet Paşa, “Hayır...” diye düşündü, “Yalnız Yunanı yenmedik, güneyde müttefikleriniz Fransızları yendik, onun silahlandırdığı Ermenileri yendik, müttefikiniz İtalyanları Anadolu’dan uzaklaştırdık, sizin silahlandırdığınız Doğu Ermenilerini ve Pontus çetelerini yendik, sizin İstanbul yönetimiyle birlikte azdırdığınız isyancıları yendik, silah ve para ile desteklediğiniz Kuva-yı İnzibatiye’yi yendik, en son olarak da maşanız Yunan ordusunu yenip denize döktük, Mondros’u yendik, Sevr’i yendik, Üçlü Antlaşma’yı yendik. Bunların hepsinin arkasında siz vardınız, hepsinin ipleri, dümeni, düğmesi sizin elinizdeydi.

Biz asıl sizi yendik!

Hırçınlığınızın, telaşınızın, durmaksızın entrika çevirmenizin nedeni bu. Bunu örtbas etmeye, kaybınızı gidermeye çalışıyorsunuz.

Biz sizi burada da yeneceğiz!”


Turgut ÖZAKMAN, CUMHURİYET, 29 Ekim 2009


Turgut ÖZAKMAN: ‘Atatürk Kürtlere özerklik vaat etmedi, Kürt milletvekilleri İsmet Paşa Lozan’a giderken istemlerini iletti’

Kürtler ayrılmak istemiyordu


“Cumhuriyet-Türk Mucizesi” kitabının yazarı Turgut Özakman Atatürk’ün Kürtlere özerklik vaat etmediğini vurguladı. İsmet Paşa Lozan’a giderken Kürt milletvekillerinin kendisine “Biz ayrılmak istemiyoruz. İngilizler Musul’u almak istiyorlarsa, sakın vermeyin. Orası Türkiye’dir” dediklerini vurguladı.

c011500Cumhuriyet - Türk Mucizesi’nin yazarı Turgut Özakman ile kitabında ele aldığı cumhuriyet dönemiyle ilgili yaptığımız söyleşinin ikinci bölümü ve kitaptan alıntılar şöyle:

MAHMUT LICALI’nın yazı dizisi
- 2 -

- Kitabınızda da geniş yer verdiğiniz Lozan Antlaşması’nın önemini anlatır mısınız?

TURGUT ÖZAKMAN - Kitabımda Lozan’a çok geniş yer verdim. Cumhuriyet zamanında ne yapıldıysa bir grup var ki bunları küçültmek için gayret içindeler. Bunların dışında ağırbaşlı bilim insanları da Lozan hakkında yazılar yazıyor. Elbette Lozan’da bazı eksikliklerimiz var. Musul’u alamayacağımız orada anlaşıldı. Bir hamleyle barıştan sonra Türkiye ile İngiltere arasında Milletler Cemiyeti hakemliğinde görüşmelere başlandı. İş öyle bir yere geldi ki hakem Musul’un Irak’a bırakılmasına karar verdi. Ya savaşılacaktı ya da bu kabul edilecekti. 1925 yılında Türkiye’nin savaşma gücü yoktu. Çok üzüldük, çok bunaldık. Çünkü o tarihte Türkiye’yi yönetenler için İzmir ne ise Musul da oydu. Musul, Misak-i Milli sınırları içindeydi. Misak-i Milli sınırları Türklerin çoğunlukta olduğu yerlerdi. Misak-i Milli realist bir politikadır, özveri ya da toprak kaybetmek değildir. Musul’da petrol var, biz de petrol konusunda çok uyanığız gibi bir şey yok. O tarihte bu konularda uyuyoruz. Milletler Cemiyeti İngiltere’nin hâkimiyeti altında bulunuyor sana petrolü verir mi? Sana düşman gibi bakıyor. Sen onun 100 yıllık projesini, Sevr’i yok ettin. Lozan, İsmet Paşa’yla Lord Curzon arasındaki boğuşmadır. Sonunda barışı engelleyen bir millet olmamak için kerhen imzalıyorlar. 10 yıl boyunca Amerika, Fransa hiçbir yer bize kredi vermemiştir. Biz bir kaşık yağımızla kavrularak yaşayabilmişizdir.

‘MÜHENDİS SAYISI 40, DOKTOR 377’

- Cumhuriyetin ilan edilmesinin ardından Türkiye’nin en büyük sorunu neydi?

ÖZAKMAN - Yeni devlete Osmanlı’dan kalan maddi miras, hukukçu deyimiyle borca batıktır. Birkaç sayı vereyim: Okuryazar oranı erkeklerde yüzde 7, kadınlarda binde 4. Kişi başına düşen milli gelir 4 lira. Bebek ölüm oranı yüzde 60’tan fazla. Kişi başına yıllık kamu harcamaları 50 kuruş. Mühendis sayısı 40. Halkın yüzde 90’ı köylü. Hititlerden kalma usullerce tarım yapılıyor. Teknoloji yok denecek düzeyde. Anadolu’da dört bin kilometreye yakın demiryolu var ama bir metresi bile Türklerin değil. Türkiye Cumhuriyeti’nin devraldığı maddi miras işte böyle: Ortaçağda yaşayan bir millet. Para yok. Kredi alma şansınız yok. Çünkü Lozan’ı imzalayan Avrupa, parası olan ülkeler bize arkasını dönmüşler. Yeter sayıda uzman yok, önümüzde bir model yok. Her konuda sorun içerisindeyiz. Mini mini bir bütçemiz var. 1924 yılı Cumhuriyet’in ilk bütçesi 122 milyon lira. Bu parayla hem Osmanlı’nın borcu ödenecek, hem de Türkiye’de eğitimden sağlığa her şeyle bir kalkınma yapılacak. Yalnız sıtma tek başına bir bela. Devletin elinde yalnızca 377 tane doktor var. Köylümüzün çok büyük bir bölümünün toprağı yok, çiftçi olamamış. Bir köylüyü çiftçi yapmazsanız o vatandaş olmaz. O dönemde 122 milyon liralık bütçeyle ne yapacaksınız? O tarihte bir hesap yapılmış: O güne kadar yapılan bir yöntemle Türkiye’deki her köye bir öğretmen ve bir okul ne zaman yapılabilir? Bütün iyi niyetle yapılan hesaplara göre, 120 yıl süre verilmiş.

- Oysa Cumhuriyetin ilk yıllarında çok büyük bir eğitim hamlesi yapıldı.

ÖZAKMAN - Evet, eğitim çabası olağanüstü bir olaydır. O dönemi yaşayan bir öğretmenin anılarını okuyorum, her satırda gözlerim yaşarıyor. Hiç yoktan bir yöntem icat ediyorlar, eğitim alanı ve binalar yaratıyorlar. İlk öğrenciler tahta bavullarıyla geliyorlar, yatacak yerlerini, dershanelerini birlikte inşa ediyorlar. Okulu yapıyorlar, yolunu çiçeklendiriyorlar, ağaçlandırıyorlar... Anadolu parça parça cemaatlerden, etnik gruplardan, bölgelerden, ailelerden kurulu karman çorman bir yerdi. Kozmopolit bir imparatorluğun anavatan diye bakacağı bir yer olmadığı için Anadolu çok ihmale uğramıştır. İstanbul aydınları için vatan İstanbul’dan ibarettir. Cumhuriyetin ilanıyla Anadolu’da yeni bir vatan kuruldu. Bu çabaların hepsi bunun içindi.

- Cumhuriyetin ilk yıllarına ilişkin ‘demokrasi yoktu’ eleştirilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

ÖZAKMAN - Cumhuriyetin ilk yıllarında Amerika’daki gibi bir demokrasi dönemine girilmediği için bazı eleştiriler yapılıyor. “Altyapı devrimleri yapılmadı” diyorlar. Altyapının da altyapısı insandır. Önce insanları yetiştirmek, eğitmek ve onları kazanmak gerekir. Atatürk devrimlerinin temeli işte o insanı, bireyi yaratmaktır. Bir yabancının raporunda eğitim konusunda bunun birkaç kuşaklık bir olay olduğu belirtiliyor. Birkaç kuşak demek 60-70 yıldır. Atatürk dönemi 1923-1938 arasında 15 yıl. Biz 15 yılda ne yapabildikse, ondan sonra birkaç yıl daha devam ettik. Ondan sonra tüm bunların büyük bir bölümü durduruldu. Köy Enstitüleri kapatıldı, Halkevleri kapatıldı. 1963 yılında TRT kurulduğu zaman, özerk anayasal bir kuruluştu. Onu da 1971-1972 yılında kaldırdılar. Halkı nasıl aydınlatacaksınız? Okuryazar oranını ne yapsanız çoğaltamıyorsunuz. Bizler hâlâ kadınlarımızın yüzde 100’ünü ilköğretimden geçirebilmiş değiliz. Bir de 1923 yılını düşünün: İnsanlar hurafeler, batıl itikatlar içerisinde dinle ilgili çok az şey biliyor. İnsanlara yardım eden imamın da iyi şeyler bildiği şüpheli. Caminin imamı bir kenarından çocuklara dinin temel kurallarını öğretiyor. Ama coğrafya, matematik, tarih yok. Böyle bir halk ortaçağda yaşıyor. Ortaçağ demek gerilik, akla özgürlük vermemek, yoksulluk, kadere boyun eğip tevekkül içerisinde ne olursa “Allah’tan geldi” deyip hiç çalışmadan kabullenmek demek.

‘ATATÜRK TAASSUPTAN KORKMADI’

Yobazlık ortaçağdır. Bizim ortaçağdan çıkmamız gerekiyordu. Osmanlı yöneticileri, aydınları Batı’da yeşeren uygarlığa katılmazsak ne hale geleceğimizi iyi bildiler. Fakat onu bütünüyle almaya cesaret edemediler. Taassuptan korktular. Atatürk’ün büyüklüğü taassuptan korkmamasıdır. Taassup gerçek dindarlar için de rahatsız edici bir şeydi. Dinin bir hastalık yanıdır. Yoksa cumhuriyetin dinle ilgili bir sorunu olmadı. Benim küçüklüğümde oruç da tutulurdu evde, kurban da kesilirdi. Camiye gitmek isteyen camiye de giderdi. Cumhuriyet döneminde okullardan din dersleri kaldırıldığı zaman köy okullarından bu dersler kaldırılmamıştır. Köy okullarında din dersleri devam etmiştir. Onlara yardımcı olmak üzere de din kitapları basılmıştır. Cumhuriyet döneminde basılan Nurettin Artan ve Nurettin Selim tarafından yazılan kitap kadar güzel yazılan bir din kitabı henüz yok.

c140300‘ATATÜRK ÖZERKLİK SÖZÜ VERMEDİ’

- Kitabınızda bugüne kadar hiç açıklanmayan ya da yanlış bilinen tarihi olaylar da var mı?

ÖZAKMAN -

Ayrıca İsmet Paşa, Lozan’a gitmeden önce Kürt milletvekilleri gelip “Biz sizden ayrılmak istemiyoruz. İngilizler Musul’u almak istiyorlarsa, sakın ha vermeyin. Orası Türkiye’dir” diyorlar. Kürtler bizim toprak kardeşimiz. Tarihi kardeşimiz ve kader kardeşimiz. Benim üvey büyükbabam Vanlı bir Kürt. Benim üvey babaannem ise Çerkez. Biz hepimiz böyle birbirimize girmişiz.

İSMET PAŞA: BARIŞ İSTEMEDİ DİYECEĞİM

Sabrın bittiği, sözün anlamını yitirdiği çizgiye gelinmişti. İsmet Paşa Lord Curzon’a son olarak dedi ki: “Londra’da niçin barış yapmadan geldiniz diyecekler. Ne yanıt vereceksiniz?”

Lord Curzon, İsmet Paşa’yı ikna edemediği, kandıramadığı, korkutamadığı için öfke içindeydi. Diplomasi alanında toy bulduğu generalle kolayca oynayacağını düşünmüş, denemiş ama başaramamıştı. Sürekli terliyordu.

İsmet Paşa’ya “Sen ne diyeceksin?” diye sordu. “Bir tek cümle söyleyeceğim: Lord Curzon barış yapmayı istemedi.”

İngiliz zembereği bozulmuş gibi havaya zıpladı, “Katiyyen!” diye bağırdı.

“Milletime ve dünyaya diyeceğim ki: ‘Lord Curzon barış istemiyordu. Görüşmeleri kısır bir sonuca vardırmak için elinden geleni yaptı. Deneyimini barış için kullanmadı, cimri çıkarların hizmetine verdi. Sırf barış yapmamak için nerede bir bahane bulduysa, onların üzerinden ısrar ederek konferansı kesintiye uğrattı.’ Benim kanım bu.”

Lord Curzon’un yüzü seyiriyordu: “Nasıl böyle söyleyebilirsin?”

“Böyle söylüyorum, böyle söyleyeceğim. Önceden aranızda her şeyi kararlaştırmışsınız. Hiçbir ciddi değişiklik yapmadınız. Hiçbir haklı talebe saygı duymadınız. Bizi oyaladınız. Dünya kamuoyuyla oynadınız. Hazırladığınız antlaşmayı bu olumsuz haliyle bize mutlaka kabul ettirmek istiyorsunuz. Baskı yapıyorsunuz. Buna barış konferansı, sizlere barışçı denir mi? Bu durumu bütün dünyaya anlatacağım.”

Lord Curzon’a, M. Bombard’a, Marki Garroni’ye baktı. Bembeyaz kesilmişlerdi. Tarihin soluğunu enselerinde duymuşlardı. Bir bahane icat edip Türkiye’yi konferansa çağıracaklarını anladı. Emperyalist diplomasi yenilmişti.

LORD CURZON SARSILDI

Lord Curzon hâlâ burnundan soluyordu. Türklerin bağıra çağıra ortaya atılacaklarını, konferans kesilmesin diye esaslı ödünler vereceklerini tahmin etmişti. Oysa Türkler tek sözcük bile etmemiş, susmuşlardı. Konferansın kesilmesiyle Müttefiklerin istediği gibi bir hava doğmuştu.

Bu yüzden konferansın kesilmediğini, ayrıca Türklere projeyi incelemek için süre vereceklerini açıklayarak iki geri adım atmak zorunda kalmıştı.

Lanet olsun!

Toplantıyı surat içinde açtı.

İsmet Paşa her zamanki yerinde, sükûnet ve kararlılıkla oturuyordu. Bütün mazlum ülkelerin temsilcileri gibiydi.

Lord Curzon sarsıldı.

İnsanları, gerçekleri, hakları önemsemeden dünyayı yönetmenin, sömürmenin hiç de kolay olmayacağı anlaşılıyordu. İşte Türkiye! Savaşıp herkesi yenmişti. Burada da dünyanın önünde, büyük devletlere meydan okuyor, eşitlik talep ediyor, eşit davranılmazsa büyük tepki gösteriyordu.

Konferans kesilecek diye korkmuyordu. Bu kötü örnek yüzünden Hindistan, Mısır, Afganistan kaynıyordu. Reddetmişti ama İsmet Paşa haklıydı, Irak da kaynıyordu. Orada da silah zoruyla tutunuyorlardı. Büyük devletler başka, yeni, daha kandırıcı, daha uyutucu, daha uygun yöntemler bulmalıydı.

zakman1‘Vahidettin sessiz sedasız kaçtı’

- Saltanatın kaldırılması konusunda kitabınızda ne gibi bilgilere yer verdiniz?

ÖZAKMAN -

- Vahidettin törenle mi uğurlandı, yoksa sessiz sedasız bir şekilde mi kaçtı?

ÖZAKMAN - Bu konuda en güvenilir belge İngiliz komutanı General Harrington’un anılarıdır. Bu anıları doğrulayan yan bilgiler de var. Bu konu bir tek kitaba bakılıp öğrenilecek bir konu değil. Alan taraması yapmak lazım. Osmanlıcılar Vahidettin’in gemiyle Cenova’ya geldiğinde İtalya Kralı Mussolini’nin karşıladığını söylüyor. İlgisi bile yok. Böyle masallar dolu. Vahidettin gizli saklı kaçıyor. Öğle namazına kadar Vahidettin’in kaçışı saklanmıştır. Bunu da çok özel bir gayretle yapmıştır. Bazı kitaplar var, Malaya Zırhlısı’na geldiği zaman top ateşi yapıldı, büyük törenler yapıldı deniliyor. Bu tamamen uydurmadır. Bütün okulların Kabataş Limanı’na gelip ağlaşarak Vahidettin’i uğurladığını iddia edenler bile var. Masaldan ibaret hepsi.

VAHİDETTİN: EŞLERİMİ SİZE EMANET EDİYORUM GENERAL

İlk ambulans iyice rıhtıma yanaştırıldı. Vahidettin, Dr. Reşat Paşa’nın elini tutarak indi. General Harrington ve Mr. Henderson, Vahidettin’i saygıyla selamladılar. Tercüman Mattews de yetişmişti. Motora kadar konuşarak yürüdüler. Yolda ilk ambulansın lastiği patlamış, bu yüzden gecikmişlerdi. Başkaca bir aksilik olmamıştı.

Denizcilerin yardımıyla motora binildi. Vahidettin’in adamları, bavullar ve çantalar da yüklendi. Motor arkasındaki büyük İngiliz bayrağını dalgalandırarak rıhtımdan ayrıldı. Malaya Zırhlısı’na yol aldı.

Vahidettin ‘her şey için teşekkür’ ettikten sonra General Harrington’u şaşırtan bir şey söyledi: “Eşlerimi size emanet ediyorum, General.”

Müslümanların Halifesi Vahidettin Efendi’nin en yakın, güvenilir bulduğu insanın İşgal Kuvvetleri Başkomutanı General Harrington olduğu anlaşılıyor.

‘AŞK HADDİNİ BİLMEMEKTİR ZATEN’

İsmet Paşa Latife Hanım’ı beğenmişti. Bu konunun evlilikle sonuçlanmasını istediğini belli etti. Halide Edip Hanım, “Fikriye Hanım çok üzülecek” dedi.

“Neden?”

“Bir yıldan fazladır Paşa’ya canla başla bakıyordu.”

İsmet Paşa önemsemedi:

“Akrabası değil mi? Bir saygı görevi olarak bakıyordur.”

“Öyle başlamış olabilir ama durum artık değişik. Bence Paşa’ya iyice âşık. Paşa’nın sarı tespihini bir muska, kutsal bir kolye gibi boynunda taşıyor. Öyle sanıyorum ki evleneceklerini umuyor.”

İsmet Paşa itiraz etti:

“Yoo! İyi bir hanım olabilir. Ama Paşa’nın eşi olmak için yeterli mi?”

Halide Edip Hanım gülümsedi: “Aşk haddini bilmemektir zaten.”

“Atatürk Kürtlere özerklik vaat etti, sonra sözünü tutmadı” deniliyor. Kitapta bu konunun doğrusu yer alıyor. Doğrusu bambaşka bir şey: Atatürk, Kürtlere özerklik vaat etmiyor. O tarihteki anayasanın ilgili maddelerinde yerel özerklik zaten vardır. Kürtler ondan istifade edecektir diyor. Türklerin çoğunlukta oldukları yerlerde Türkler, Çerkezlerin çoğunlukta oldukları yerlerde Çerkezler... İllerde onlara bazı özerklik tanınıyor. Sağlıkta, imarda özerklik yetkileri veriliyor. Söylenen ondan ibarettir. Atatürk “Türkiye’yi Kürt bölgesi, Türk bölgesi diye ayırmaya imkân yoktur. Biz hepimiz birbirimize karışmışızdır” diyor. Bu, İzmit basın toplantısında söylenmiş bir sözdür. Atatürk buna benzer soruların gelmesi ihtimaline karşı Büyük Millet Meclisi’ndeki tutanak kâtiplerini de beraber götürmüştür. Sorulan sorularla Atatürk’ün verdiği cevaplar tutanak kâtipleri tarafından kayıt altına alınmıştır. Bunların hepsi belgeye bağlıdır. Saltanatın kaldırılması İstanbul Hükümeti ile Ankara Hükümeti’nin Lozan’a çağırılmasından kaynaklanıyor. İstanbul Hükümeti pısırık insanlarla dolu, zamanında Sevr’i imzalamışlar. Onlarla birlikte Lozan’a gitmek demek İngilizlerin her türlü oyununa gelmek, iki lokmaya bölünmek ve kolay yenilmek demek. Saltanatın kaldırılmasıyla fiilen zaten İstanbul’da olmayan bir devlet, hukuken de bitirilmiş oldu. Birinci Meclis’te bir tarafta gelenekçiler, yani Saltanat ideolojisinin yanlıları, bir tarafta da Cumhuriyetçiler vardı. Cumhuriyetçiler “cumhuriyet” lafını kullanmadan, gelenekçiler ise “saltanat” lafını kullanmadan Büyük Zafer’e kadar sessiz sedasız büyük bir çalışmanın içinde oldular. İki tarafta da bunu çok asilane yaptı. Gelenekçilerin isteği hiç olmazsa halifeliğin, hanedanın, padişahlığın kalmasıydı, ama bu kavga Vahidettin için değildi. Başka bir rejim hakkında hiçbir bilgileri yoktu, gelenekçiler bu nedenle sıkı sıkıya saltanatın devamını istiyorlardı.

Turgut ÖZAKMAN - Cumhuriyet - 30 Ekim 2009
Kaynak

Son Yazılar