cehalet enbuyuk dusmandir2

Devlet din baskısı altında ise o devlet ileri gidemez!       

 Şeriatın ağına düşen bazı devletler.

“Bizi yanlış yola sevk eden habisler, büyük ölçüde din perdesine bürünmüşler, saf ve nezih halkımızı, hep şeriat sözleriyle aldata gelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz. Görürsünüz ki, milleti mahveden, esir eden, harap eden fenalıklar, hep din kisvesi altındaki küfür ve melânetten gelmiştir. Onlar her türlü hareketi dinle karıştırdılar.

Hâlbuki elhamdülillah hepimiz Müslümanız, hepimiz dindarız.

Artık bizim dinin icabını öğrenmek için şundan bundan derse ve akıl hocalığına ihtiyacımız yoktur. Analarımızın, babalarımızın kucaklarında aldığımız dersler, bize dinimizin esaslarını anlatmaya kâfidirler.”  Gazi Mustafa Kemal Atatürk

Bir devlette, ister Müslüman olsun, ister Hıristiyan olsun veya başka bir din olsun, dinsel yönetim ve dinsel baskı devlet yönetimine hâkimse o devlet asla çağdaş devlet olamaz. Çağımızda bütün Müslüman devletler dincilik yarışı güderek nasıl geride kaldıklarını, ilerlemiş laik demokratik ülkelere muhtaç olduklarını yaşayarak, görerek biliyoruz.

Dinci devlet yapılanmasını çoğunlukla darbeci, dinci liderler eliyle hile ve baskı kurarak dinci devleti oluşturmaktalar. Dinci devlet oluşumundan sonra, toplum, halk, medya baskı altında tutulup toplum dinciliğe şartlandırılmaktadır.  Öylesi bir ülke artık çağdaş olamaz, ileri gidemez, çağın gerisinde kalır.  Pakistan Ziya ül Hak, İran Humeyni eliyle nasıl din yapılanma şeriat düzenine sürüklenmişse, Türkiye de, son 19 yıldır, Atatürk’ün kurduğu Laik TC rotasından saptırılıp dinci devlete doğru sürüklenmektedir. Bunu anayasa değiştirme, seçim hileleri, dinsel şartlandırma ile sürekli denemekteler. Zaten yönetimdekiler, “dinci kinci nesil yetiştireceğiz” demiyorlar mıydı? Bir ülkede bilimsel ve çağdaş kurallar es geçilip dincilik yarışı başlamışsa artık o devlet ileri gidemez.

 Bu durumu, bazı ülkelerde şeriat girişimi, gericilik örnekleriyle açıklamaya çalışacağız. Pek çok örnek varsa da, okuyucuyu sıkmamak için bazı örnekleri sunacağız.

Köktendincilerin, din ve mezheplerin insan aklını, düşüncesini körelten baskı ve telkinlerini birçok zaman ve olayda görmekteyiz. Günümüzde bazı mezhep liderlerinin müritlerini çeşitli nedenlerle topluca intihara sürüklediklerine hepimiz tanık olup gördük. Dini baskı ve telkinler insanlar üzerinde o denli bilim dışı telkin ve sürükleyici rol oynadığını tarihte Hasan Sabah müritleri, Hizbullahlar vb. daha nice dinci terör olaylarında tarih tanık olmuştur.

1983 yılında Pakistan’da olan acı sonuçla biten bir olay cahil insanların bilim dışı telkinlere ne denli kapıldıklarını görmekteyiz. 1983 yılında Pakistan’ın Kuzey bölgesinde bir köylü kızın rüyasına kapılan yüzlerce Pakistanlı, soğuk bir sabah, Hawkes Körfezinde Karaçi sahilinden, Kerbela’ya kutsal yerlere haç için gitmek amacı ile kendilerini Umman Denizinin fırtınalı sularına atarlar. Rüya ve dini telkinlere o denli kendilerini kaptırmışlardı ki, Umman Denizi kendilerini kazasız belasız kutsal topraklara götürecekti. Onlar bilim ve gerçeklere karşı kulaç atmışlardı. Ne yazık ki sahiller suda boğulmuş cesetlerle dolmuştu. Pakistan sahil güvenliği, pek çok cesedi sahillerden toplarken sağ kalabilen birkaç Kerbela haç yolsunu da tutukladılar.  (Aynı kitap İslam ve Bilim)

Demek ki dini telkin ve baskılar, insanları bu denli felaketlere sürükleyebiliyor. Hele özellikle dinci Müslüman örgütlerin kışkırttığı ve telkinle insanları nasıl “canlı bombalar” yaptığını, meydanlarda kendilerini patlatarak pek çok insanın ölümlerine neden olduklarını yaşayarak gördük.

Pakistan’da 1981 de General Ziya ül Hak her alanda geniş çaplı bir İslamlaşma programına girişti, medeni hukuk yerine Şeriat yasalarını uyguladı. Devlet hukuk sitemini şeriat kurallarına uydurmak İslami bir bilim oluşturma çabaları amacı ile bilim adamları sayısız toplantılar yapmışlar. Bütün Pakistan’da orta dereceli okullar ve fen fakültelerindeki biyoloji derslerinden Evrim teorisini çıkarma kararı almışlar. Ayrıca birçok bilimsel kurallar Kuran, sünnet, hadislerle bağlantılar kurulmaya çalışılmıştır. Yani Pakistan Ziya ünl. Hak döneminde Şeriat yönetimine geçmiştir.

Kaynak: İslam ve Bilim Dr. Pervez Hoodbhoy sf 122-123

*

Bilime karşı tavır ve uygulamaları zaman zaman Türkiye’de de görmekteyiz. Deprem bilgesinin bir belediye başkanı, encümen toplantısında aldığı bir kararla “fay hattını değiştirdiğini,  belde dışına çıkarıldığını” bir mizah örneği olarak izlemiştik.

*

1990 yılında Sudan’ın Hartum Üniversitesinden tanınmış biyologlarından Faruk Muhammed İbrahim, üniversitede Darwin’in Evrim Teorisini okuttuğu için hapse atılmış. Bilim adamı tekmelenmiş, kamçılanmış işkence görmüştü.

Kaynak: İslam ve Bilim Dr. Pervez Hoodbhoy Cem Yayınları 1993 sf. 78

*

Orta Çağ’da Cahil ve çıkarcı Hıristiyan din adamlarının Tanrı adına, bilim adına,  bilim ve bilim adamlarına ve de insanlığa yaptıkları dinsel baskı ve sömürü çarkını gören Fransız düşünürlerinden Emile Zola (1840-1902), şu sözü ile sitem ediyor: “Kilisenin son tuğlası din adamlarının başına düşmedikçe insanlık huzura kavuşmayacaktır”. Bu sözleri ile Emile Zola, dinin, din adamlarının bilim adamları ve bilimin üzerindeki baskının kaldırılmasını sitemle, adeta feryatla istemektedir. O düşünür ve bilim adamlarının yol göstericiliği ile Batı ülkeleri dinin ve din adamının devlet yönetimindeki baskı ve etkisini aydınlanma devrimi ile kaldırmışlar,  yönetime laik düzeni getirmişlerdi.

*

Batı’nın bütün resmi okullarının biyoloji derslerinde Evrim Teorisi bilimsel bir kural olarak okutulurken, AKP-RTE hükümetleri okul kitaplarından evrim teorisini çıkartmıştır. Yaratılışı eleştirip Evrim Teorisini savunanları camilerde imamlar nerede ise kâfirlikle suçlamaktalar. Oysa bütün Batı üniversitelerinde evrim okutulmakta ve savunulmaktadır. Dünyada bütün canlılar bir anda yaratılmamış,  binlerce yüzbinlerce yıl evrimleşerek şimdiki halini almıştır. Yani Darvin’in Evrim Teorisi bilimsel bir gerçek ve doğrudur.

*

Halen bütün müritleri ile terör örgütü kurma suçlaması ile yargılanmakta olan Adnan Oktar,  davada "cinsel saldırı", "çocuğun cinsel istismarı", "kişisel verilerin kaydedilmesi", "şiddet kullanarak kişiyi hürriyetinden yoksun kılma", "siyasal ve askeri casusluk suçuna teşebbüs", "nitelikli dolandırıcılık" ve "kaçakçılık" gibi suçlardan suçlu bulundu ve yargılamada 1075 yıl 3 ay hapis cezası verildi. Hele bir bilim adamı olan Prof. Dr. Cevat Babuna’nın oğlu Dr. Oktay Babuna ile iki kızının bu suç örgütüne katılma ve yandaş olmaları ayrı bir üzüntü kaynağıdır. Dr. Oktay Babuna ilik kanserine yakalandığı bildirilince, ilanlarla binlerce vatandaştan kan örnekleri topladıktan sonra ortadan kaybolması, sonra birden iyi olması ve sonraları İsrail’de İsrail Başbakanı ile fotoğrafla görüntülenmeleri ülkede ayrı bir şüphe ve insanların kafasında soru işaretlerinin doğmasına neden olmuşlardı. Acaba götürdüğü binlerce kan örneğini İsrail’de ne yapmışlardı?

Adnan Oktar ve seksi müritleri,  militanları 30 yıldan fazla bir zamandır,  devletin gözü önünde, yurt topraklarında bu suçları işlerken, bilim dışı gayretler içinde bulunurken, Laik TC nin yönetimi bunlara karşı neden bir engelleyici davranış göstermemiştir? 

Adnan Oktar, Harun Yahya takma adıyla Evrim teorisi aleyhinde “Evrim’in Çöküşü” gibi bilim dışı, yaratılışı savunan binlerce kitap yazdırıp halka dağıttırmış, üstelik hem de valilerin resmi yazıları ile devlet okullarına da dağıtmıştır.

Halk arasında “Adnan Hoca” diye bilinen Adnan Oktar, örgütünü kamufle etmek, dinci iktidarlardan çıkar sağlamak amacı ile İstanbul’da “Bilim Araştırmalar Vakfı”             diye bir çakma vakıf kurmuştur. Hocalık, imamlık konusunda bir okul görmediği halde; bilimsel bir kariyeri, bir yüksekokul bitirmediği halde, kurduğu o vakfı ile sanki bilimsel bir kuruluşmuş gibi, çevresine topladığı yakışıklı zengin çocukları ile özellikle seçmece güzel kızlardan oluşan örgütü ile devletin gözü önünde cinsel rezaletlerle yıllardan beri acayip bir saltanat sürüyordu.

Dinci çevreler, Fazilet Partisi-Refah Partisi, AK Parti gibi dinci görülen partiler Darwin’in Evrim teorisi aleyhine şiddetle karşı çıkmaktalar ve “Adnan Hoca” gibi kişi ve grupları maşa gibi kullanıp vakıflarıyla kollamaktalar.

Bu uyduruk “Bilim Araştırmalar Vakfı” adına Adnan Oktar’ın müritleri,  bilim adamı ve bilim dalında bir uzman olmadıkları halde, yurdun her tarafında yaptıkları konferanslarla Darvin’in Evrim Teorisi aleyhine uyduruk hipotezler öne süren şarlatan kimseleri de kaynak göstererek Evrim Teorisini çürütmek için hiç bilimsel değeri olmayan “Evrim Teorisinin Çöküşü” adlı kitabı binlerce basıp ücretsiz dağıttılar.  Uygar bir devlet bilime karşı her türlü girişimi önlemelidir, önlemeli idi.

Antalya’da 1999 da görmüştüm, bu grubun genç elemanları, Antalya AKM de bu doğrultuda konferanslar verdiler,  Evrim aleyhine basılmış binlerce kitap kamyonetler dolusu halka bedava dağıtmışlardı. Müritleri, yandaşları uyduruk arkeolojik buluntularla, şehir şehir dolaşıp Evrim Teorisi aleyhine konferanslar yanında,  arkeolojik buluntularla seyyar müzeleri halka sunmuşlardı.

Ayrıca,  Evrim aleyhine birinci hamur lüks kâğıda Fransızca olarak bastırdıkları “Evrimin Çöküşü” adlı atlasları Fransa’da bile bedava dağıtmaya başlamışlardı.  Fransa eğitim bakanlığınca bedava dağıtılan bu atlasların incelenmesinde, bilime karşı bir yayın olduğu görülmüş, hemen toplattırmış ve yasaklamışlardı.  Başka devletler, bilim aleyhinde böylesi yayınları ve propagandaları hemen engellerken, ne yazık ki laik TC nin yöneticileri bunlara göz yumuyorlar, ne ki destekliyorlardı. 

Türk okullarındaki ders kitaplarından Evrim teorisini çıkartan Türk Milli Eğitim Bakanlığı ve hükümet, Evrim’in aleyhinde olduğu için,  terör örgütü gibi çalışan Adnan Oktar’in  (Harun Yahya) bilim dışı bu faaliyetine, kitaplarına neden göz yummuştur. Adnan Oktar, tutuklu yargılanırken mahkemede verdiği ifadede “bu kitapları ben yazmadım” dediğine göre,  bu bilim dışı kitaplar, iktidar yanlısı ve evrim karşıtı birilerine Harun Yahya takma adıyla yazdırılıp halka, hem de yönetimce parasal destek sağlayarak, parasız olarak dağıttırmıştır.

Darvin’in Evrim Teorisi bilimsel bir gerçek olmasına karşın, köktendincilerin şiddetli tepkisi ile birçok yöneticilerin bu konuda ödün veren tavırlarına tanık oluyoruz. 1980 den sonra Turgut Özal döneminin Milli Eğitim Bakanlarından Hasan Celal Güzel zamanında bütün orta öğretim okullarına gönderilen bir genelge ile Evrim Teorisi hakkında öğretmenlerin görüşü alınarak oylama niteliğinde anketler yapılmıştı. Bu uygulama biz öğretmenler arasında gerginlik ve huzursuzluk yaratmıştı. Okulumuzda tabi tüm fen öğretmenleri evrimin gerçek olduğunu bildirmiştik. Bilimsel bir gerçek, bir tutucu belediye başkanının “biz fay hattını encümen kararı ile değiştirdik” demesi gibi oylama ile değiştirilebilir mi? Bilimsel, çağdaş gerçekleri oylamak bile gülünç olur.

Atatürk, Cumhuriyetimizi kurmadan önce, halkın önüne sandık koyup, “cumhuriyeti mi istersiniz, şeriatı mı istersiniz” diye oylatsa idi, 500 yıldan beri şeriatla yönetilen, yüzde 95 i okuma yazma bilmeyen bilinçsiz halk, elbette “şeriat” diyecekti. En doğrusu bilim, en erdemlisi cumhuriyet değil mi? O zaman, Hasan Celal Güzel, evrimin gerçek olduğunu iyi bilen ve iyi özümseyen bir bakan olsaydı, bunu öğretmenlere kesinlikle oylamayı genelge ile sunamazdı.

Çağdaş bir devlet din sömürüsü yapıp bilime aykırı olan bir kitapları ve başka dokümanı halka sunulmasına göz yumamaz, bilimin koruyuculuğunu öncülüğünü yapar.  Çağdaş bir devlet, çağdaş bir yönetim, dini hükümleri değil, bilimi savunur.

Bilime karşı olan, AKP-RTE gibi dini ön plana çıkaran, sürekli din okulları, din kurumları açan bir toplum ve yönetim çağdaş olamaz, çağın gerisinde kalır. Batı, dinsel hurafeye değil, bilime ve laikliğe önem verdiği için çağın ilerisindedir. Dünyada hemen bütün Müslüman ülkeler, böylece bilime önem vermemişler ve çağın gerisinde kalmışlar, bilime hemen hemen hiç katkıları olmamıştır. Bakınız, ABD de Kimya Nobel’i alan Türk bilim adamı Prof. Dr. Aziz Sancar, “Müslüman ülkelerin 500 yıldır bilime hiçbir katkısı yoktur” demektedir.

Gerçekten de matbaanın gelmesine karşı üç yüz yıla yakın (270 yıl) direnen Osmanlı,  bilime karşı direndiği için ilgisiz kalmıştır.

Uygarlığın, bilimin gelişmesinde, ilerlemesinde çok büyük etkisi olan matbaa, 1450 yılında Alman Jean Gutenberg tarafından bulunmuş, Osmanlı da matbaanın gelmesine direnirken,  İstanbul’da azınlıklar, el yazması da olsa, 1455 yılında yayınevi açmışlardı.  Ülke yönetimine hâkim olan bağnaz din adamları,  devlet ricali, Avrupa’daki ilerlemeleri, buluş, keşifleri küçümsüyorlar, her yeniliğe “kefere icadı”  diye tepeden bakıyorlardı. Avrupa Rönesans ve dindeki reform ivmesi ile ilerlerken, Osmanlı elinde yalın kılıç, tek Türk’ün yaşamadığı Viyana kapılarından Yemen çöllerinde can veriyor zaman kaybediyordu. Osmanlının bilimsel düşünceye, bilimsel buluşlara bu denli ilgisiz tavrını gören, “Kutsal Roma İmparatorluğunun İstanbul’daki sefiri Ghiselin de Busbecq’in 1560 tarihli başkentine gönderdiği bir mektubunda şunları yazmaktadır:

Hiçbir ulus başkalarına ait faydalı icatları benimsemekte onlar kadar isteksiz davranmamaktadır; örneğin, büyük ve küçük gülleleri ve bizim icatlarımızın daha birçoğunu kendi kullanımlarına sunmuşlardır. Ancak kitap basmak v meydan saatleri kurmak gibi şeyleri bir türlü benimsememektedirler. Kutsal kitapların basıldıkları takdirde kutsal metin olmaktan çıkacağına inanmaktadırlar. Meydan saatleri kurmaları halinde de, müezzinlerin otoritesi ile eski rintlerinin önemlerini kaybedeceğini düşünmekteler”. (Kaynak İslam ve Bilim Pervez Hoodbhoy sf 180)

Osmanlının bilim, buluş, icat ve keşiflere ilgisiz kalmaları yüzyıllarca sürerken, Osmanlının bir sefiri Mustafa Hatti Efendi 1748 yılında Viyana’ya görevli olarak gider. O sırada Avrupa peş peşe bilimsel buluşla ilerlemenin içindedir. Elçi Mustafa Hatti Efendi, Viyana’da garip cihazların bulunduğu bir gözlemevine davet edilir.

Osmanlı elçisi Hatti Efendi, gözlemevinde gördükleri buluş, alet ve cihazlardan hiç etkilenmez görünür. Ne acıdır ki 200 yıl önce Batı’lı bir Elçi Ghiselin’in teşhisini doğrulayan, bağnaz gerici tutumun, ilgisizliğin devam ettiğini, Mustafa Hatti Efendi’nin şu raporundan seziyoruz:

…Küçük darbelere karşı dayanıklı cam imal edilen atölyede fırından çıkan camın soğuk suyla temas edince cam şişenin un ufak olduğunu gören Efendi bunun sebebini sorduğumuz zaman fırından çıkar çıkmaz soğuk suda soğutulduğu zaman böyle olduğunu söyler. Bu akıl almaz yanıtı Frenk hilekârlığına bağlıyoruz”. (İslam ve Bilim Pervez Hoodbhoy sf 180) (Oysa mutfakta soğuk çay bardağını sıcakla, sıcak bardağın soğukla temasından ısı farkına dayanamadığından çatladığını hepimiz biliriz. Elçi Mutafa Hatti Efendi bu fiziksel olayı Frenk hilekârlığına yorumluyor.

Batı, bilimsel ve laik düşünce ile hızla ilerlerken; Şeriatın baskısı ile bilime ilgisiz kaldıkları için İslam ülkeleri çok geri köylü tarım toplulukları halinde kalıyorlar.  “Avrupa bilimini düşmanın İslam dinini ve kültürünü yıkmak için hazırladığı bir oyun” olarak görüyorlardı. Bilime karşı direnen Müslümanlarla kibirli Batı, Lord Macaulay 2.2.1935 de bir konuşmasında Müslümanları şöyle alaya alıyordu:

-Müslümanların bir İngiliz nalbantını utandıran tıbbi doktrinleri; bir İngiliz yatılı okulundaki kızları güldüren astronomileri; otuz ayak boyunda kralların ve otuz bin yıl süren yöntemlerle dolu tarihleri ve pekmez ve tereyağı denizlerinden oluşan coğrafyaları…( Aynı kitap sf 185)

*

Müslüman ülkeler böyle de Hıristiyanlar farklı mıydı? Ama onlar aydınlanma devrimi yaparak, dinin, kilisenin baskısını devlet yönetiminden ayırmışlardı.  Orta Çağ’da Roger Bacon bilimsel çalışma yapıyor iddiası ile kilise tarafından hapse atılmıştır. (Aynı kitap sf 112)

*

İlk rasathane

Osmanlı İmparatorluğu'nda padişah III. Murat’ın izniyle Mısır Medresesi müderrislerinden Takiyüddin tarafından ilk rasathane kuruldu. 1577

Kütüphanesi de bulunan gözlemevinde Takiyüddin, 1577'de görülen kuyruklu yıldız izlendi

Bu gözlem rasathanenin ilk bilimsel çalışmaları arasında yerini aldı.

1578'de veba salgınında insanların ölümü üzerine uğursuz sayılarak Şeyhülislam Ahmet Şemseddin Efendi'nin Sultan'a mektup yazarak verdiği fetvayla rasathane 21 Ocak 1579'da Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa tarafından top ateşiyle yıkıldı.

https://www.trthaber.com/haber/kultur-sanat/osmanlidan-gunumuze-441-yillik-rasat-tarihi-385430.html#:

*

1763 de Padişah Sultan Mustafa’nın çok sevdiği ve Osmanlının 137 sadrazamı Koca Ragıp Paşa (1698-1763) ölünce, arkasından padişah gözyaşı dökerek ağlamıştı.  Koca Ragıp Paşa, ömrünün çoğunu kitap okuyarak geçirmiş, Laleli’de halen hizmet veren kendi adını taşıyan bir kütüphane yaptırmıştı. Arkasından üzüntüsünü, ümitsizliğini dile getiren şu dizeleri söyleyerek feryat ediyordu:

Yıkılıpdur bu cihan sonmaki bizde düzele,

Devleti çarhı deni vidi kamu mübtezele

Abvab-ı saadetle gezenler hep hazele

İşimiz kaldı hemen her hameti lem yezele”

  İşin o kadar da Allah’a kalmadığını, kurtuluşun Batı usulü eğitimden geçtiğini görenler için Cezayirli Gazi Hasan Paşa’nın önderliğinde tek bir odada Mühendishane-i Bahri-i Humayun’u kurdular.  III. Mustafa zamanında tersane ve donanmanın geliştirilmesi ve de tersane halkının eğitilmesi amacıyla açılmış teknik okuldur. Okulda sınıflara ilk defa tahta ve sıra konulmuştur. Bir okul matbaası kurulmuş ve ders kitapları basılmıştır. Ne yazık ki 29 Mayıs 1807 de bir irtica ayaklanmasında bu okulun baş hocaları dâhil 3 ü şehit edildi. Ondan sonra Sultan Mahmut yenilik hareketlerine başladı.

Bu örneklerde olduğu gibi, daha nice örnekleri sayabiliriz.

Günümüzde halkının çoğunluğu Müslüman olan 52 devlet bulunmakta ve bunlardan beş tanesi İslam Şeriatına göre yönetildiklerini iddia etmekteler. Bu ülkeler Libya, Suudi Arabistan, Afganistan, Pakistan ve İran. Bu beş devletin her biri İslamiyet’i çok farklı bir biçimde uygulamakta, diğer ülkelerdeki uygulamaları İslami uygulama olarak kabul etmemektedirler. Bu beş devlet bile şeriatı farklı uyguluyor, birbirinin İslamiyet kuralını, şeriatını beğenmiyor.

Bu duruma göre, devlet düzeninde İslami kuralları, şeriatı uyguladığımız zaman bile, Müslüman ülkeler arsında birlik ve dayanışma sağlanamıyor. Gerçekten de Orta Doğudaki Müslüman ülkelere baktığımız zaman, her Müslüman devlet başka bir Müslüman devlet ile kırgın ya da birbirine düşman gibiler. İçlerinden her türlü dini terör grupları doğuyor, birbirine saldırıyorlar ne ki canlı bomba olup kendilerini bombayla parçalattırıp, başka Müslümanların ölmelerine neden oluyorlar.  Öyleyse dinci devlet yönetiminden vaz geçip, çağdaş Batı’nın uyguladığı gerçek bir demokrasiye dayalı laiklik düzenine sarılacağız. Başka çare yok, yoksa yine yüzyıllarca bilimsel düşünceden uzakta geriliğin batağında bocalayacağız.

Bu noktanın bilincinde olan Atatürk, birden Cumhuriyet ve laiklik düzenini ülkede uygulamaya başlamıştı.

Cevat KULAKSIZ - 02 Mart 2021

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.