Devlet Adamları ve Başkalarının Adamları

Ortadoğu’da son birkaç haftada devrilen liderlerin malvarlıkları, ailelerinin servetleri ve görgüsüzlükleri de medyada geniş yer buldu. Ama bu durum onlara özgü değil maalesef.

Cumhurbaşkanı, başbakan, bakan, belediye başkanıyken çocuklarını evlendirmek, nişanı, nikâhı, sünneti, düğünü iktidar koltuğundayken yapmak, bu sayede hediyenin, altının, paranın, “ganimetin”, servetin miktarını, değerini katlamak, bizim politikacılarda da sık rastlanan bir uygulama.

“Benim memurum işini bilir”, “Anayasayı bir kere delmekle birşey olmaz”, “Hele bir 70 milyon olalım”, “Vurduk mu kıçüstü otururlar”, “Onlar şiidir biz sünniyiz”, “Bir koyup üç alacağız”, “Boyu uzun, aklı kısa” diyenlere “dindar cumhurbaşkanı” demiştir halkımız.

12 Eylül darbesinden sonra Ulusu Hükümeti’nde başbakan yardımcısı olanları, dipçik gölgesinde, dikensiz gül bahçesinde başbakanlık koltuğuna oturtulanları, en vahimi, darbenin getirdiği siyasal yasakları başbakan sıfatıyla, devletin tüm olanaklarını kullanarak savunanları “sivil cumhurbaşkanı” diyerek son yolculuğuna uğurlamıştır milletimiz.

Devletin özel uçağıyla hem Hacca gidip hem de torunlarının dadısını ABD gezilerine götürenleri, olağan sağlık kontrolünü yaptırmak, adeta burnunun ucundaki sivilceyi aldırmak için ABD’ye gidenleri “milletin evlatları” diye anmıştır.

Çocuklarını yurt dışında arkadaşlarının bursuyla okutanlara, sonra da bu çocukları gemi, gemicik, holding, gazete- tv sahibi, o arkadaşlarını da milyarder yapanlara, 10 bin lira maaşla geçinemeyip şirket kuranlara, çocukları için özel vergi affı çıkaranlara, rüşvet, ihaleye fesat karıştırmak, resmi evrakta sahtecilik suçlarından yargılananlara ülkeyi emanet etmiştir.

“Türkiye sevgisini” anlatırken hüngür hüngür ağlayan, sonra da soluğu ABD’de, Avrupa’da alan siyaset adamının, bilim adamının, iş adamının, din adamının hayli çok olduğu bir ülkedir Türkiye. En keskin devrimcilerimiz, kaçtıklarında Küba ya da Arnavutluk’u değil, Almanya, Fransa, İngiltere, Belçika ve Hollanda’yı tercih etmişlerdir. En militan İslamcılarımız da öyle. Hiçbiri Mısır’a, Filistin’e, Suudi Arabistan’a gitmemiştir. Hepsi Avrupa veya ABD’nin yolunu tutmuştur. Partisinin kuruluş dilekçesini Ankara’da İçişleri Bakanlığı’na vermeden önce, ABD’den onay ve buyruk alan politikacılarımız herkesin malumudur. Kafasındaki benleri, göbeğindeki yağları aldırmak için ABD’ye gidip icazet alanlar, aynı zamanda kimliklerini, benliklerini bulurlar oralarda. Bu nedenle, kırık kaburgasıyla cephede pelerinine sarılıp yatan, hastalığının en ileri aşamasında “Beni Türk hekimlerine emanet ediniz” diyen Gazi Mustafa Kemal’i anlamazlar. Gazi’yi anlamak, hele de savunmak yürek ister, hele de günümüzde. Sapla samanın birbirine karıştığı, adam gibi adamlardan alınacak derslerin çoğaldığı şu günlerde, birkaç örnek insanı, anılarına taze birer karanfil bırakarak anmak gerekir.

Hasan Tahsin: Gerçek adı Osman Nevres’tir. Paris Hukuk Fakültesi’ni bitirmiştir. Gazetecidir, Hukuk-ı Beşer gazetesini çıkarmıştır. İttihat ve Terakki’ye katılmış, Teşkilat-ı Mahsusa’da çalışmıştır. 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkan Yunan askerlerine Konak Meydanı’nda ilk kurşunu sıkmış, aynı yerde şehit düşmüştür.

Albay Reşat: Harp tarihinde vazife namusu uğrunda intihar edişi nedeniyle ismi geçer. Büyük Taarruz’da Batı cephesinde görev alan komutanlardandır. Çiğiltepe’yi almakla görevlendirilmiştir. Yunan mevzileri birbiri ardına düşerken, Albay Reşat Bey komutasındaki 57. Tümen, Mehmetçiğin olağanüstü gayretine ve özverisine rağmen, Çiğiltepe’yi alamaz. Merkez Karargâhtan, “Günbatımına kadar Çiğiltepe alınacak” emri gelir. 26 Ağustos 1922 tarihinde başlayan Büyük Taarruz, Büyük Zafer’e doğru dörtnala giderken, Çiğiltepe 27 Ağustos’ta, yani bir gün sonra bile ele geçirilemez. Albay Reşat Bey, karargâh çadırına gider, beylik tabancasını çıkarır, dayar şakağına, basar tetiğe. Vazife namusu gereği intihar eder. Bıraktığı notta, “Gazi Paşa’nın emrini yerine getiremedim. Bu utançla daha fazla yaşayamam” diye yazmaktadır. Çiğiltepe’de güneş batarken, Albay Reşat Bey’in silahının namlusu da, bedeni de henüz sıcakken, karargâh çadırına giren genç teğmen, komutanına şöyle seslenmiştir: “Çiğiltepe’yi aldık komutanım. Bak aha! Bayrak dalgalanıyor”

Hasan Esat Işık: Osmanlı İmparatorluğu’nun ünlü yönetici ve tabiplerinden Göz Hekimi Esat Paşa’nın oğludur. Paris’te büyükelçilik yapar. CHP’den siyasete atılır. Bakanlık yapar. Siyaseti bırakır. Kansere yakalanır. Devlet bütçesinden tedavi için yurt dışına gitmesini önerirler. Öneriyi reddeder, devletin parasını tedavisi ve sonu belli bir hastalık için kullanmaya karşı çıkar. Ankara’da İbn-i Sina Hastanesi’nde ölür.

Talat Paşa: Osmanlı İmparatorluğu’nun sadrazamıdır. İttihat ve Terakki’nin en güçlü döneminde, örgütün en güçlü üç isminden biridir. Ancak öğlen yemekleri evinden sefer tasıyla gelmektedir ona. Padişah Vahdettin, olağan görüşmelerinden birinde, Talat Paşa’ya şu öneriyi getirir: “Duydum ki eviniz yokmuş. Eğer bir ev almak isterseniz, size gereken yardım imparatorluk bütçesinden yapılacaktır”. Talat Paşa, padişahın önerisini şiddetle reddeder. Görüşmeden ayrılırken de padişahın yaverine şu uyarıyı yapar: “Padişah eğer bu konuda ısrar ederse, kesinlikle reddedeceğimi iletiniz. Akçeli işlerle ilgilenmediğimi, kendilerine hatırlatınız”.

Kazım Özalp: İstiklal Harbimizin ünlü komutanlarındandır. İttihat ve Terakki’de görev üstlenmiştir. Balıkesir ve çevresinde Kuvayı Milliye’yi örgütlemiştir. İzmit ve çevresini Yunan’dan kurtarmıştır. Milli Savunma Bakanlığı, Meclis Başkanlığı, CHP Grup Başkan Vekilliği yapmıştır. Yakalandığı hastalık nedeniyle, devlet bütçesinden yurt dışına gitmesi önerilir. Özalp, yurt dışına gitmeyi reddeder ve şu yanıtı verir: “Devlet benim için boşuna masrafa girmesin. Hastalığıma yurt dışında da çare bulunamaz. Bırakın vatanımda öleyim”.

Fevzi Çakmak: İstiklal Harbimiz’e en büyük emeği veren paşalardandır. Cumhuriyet dönemindeki ilk Genelkurmay Başkanıdır. Atatürk’le birlikte mareşal ünvanı taşıyan iki komutandan biridir. Uzun yıllar milletvekili, Milli Savunma Bakanı olarak hizmet etmiştir. O denli dürüsttür ki, Varlık Vergisi çıkarıldığında, kendisinden istenen vergiyi ödeyecek parası yoktur.

Şükrü Saracoğlu: Eski başbakan. Cenevre’de okurken, Milli Mücadele’nin başlaması üzerine hemen yurda dönüp, Kuvayı Milliye’ye katılmış, Kuşadası’nda çeteci olarak savaşmıştır. TBMM Başkanlığı, Milletvekilliği, bakanlık yapmıştır. Hastalığı nedeniyle, devlet bütçesinden yurt dışına gitmesi önerilince, şiddetle reddetmiştir. Ödemiş’te babadan kalma evini ve arsasını satarak, kendi parasıyla yurtdışına tedaviye gitmiştir.

Mahmut Esat Bozkurt: İsviçre’de hukuk eğitimi alırken Kurtuluş Savaşı başlayınca yurda dönmüş, Kuvayı Milliye’ye katılmıştır. Silahıyla bir müfrezenin başında geçmiştir. Kurtuluş’tan ve Cumhuriyet’ten sonra Atatürk’ün en güvendiği çalışma arkadaşları arasına girer. 1926’da Türk nakliye gemisi Bozkurt ile Fransız gemisi Lotus Kuzey Ege’de çarpışırlar. Gemimiz ikiye bölünerek batınca, Fransa, kazanın uluslararası sularda meydana geldiğini, bu nedenle iki kaptanın da Fransa’da yargılanması gerektiğini savunur. Adalet Bakanı Mahmut Esat Bey, Türk hukukuna göre davaya Türk mahkemelerinin bakması gerektiğini, ancak Türk yargısının kararından sonra davanın Lahey Adalet Divanı’na gidebileceğini belirtir. Konu uluslararası yargıya intikal eder. Ülkemizi Mahmut Esat Bey savunur ve davayı kazanır. Bu, ülkemizin uluslararası hukukta kazandığı ilk davadır. 1927 yılındaki davadan önce, bilgi vermek için görüştüğü Atatürk ve İnönü’ye şu sözü vermiştir: “Lahey Adalet Divanı’nda savunmayı ben yapacağım. Davayı kazanamazsam, Türkiye’ye dönmem”. Bu olaydan yıllar sonra, İstanbul Tramvay İdaresi’nin millileştirilmesi sırasında açılan davada Fransız şirketi, Bozkurt’a şirket adına davaya girmesi için büyük miktarda para teklif eder. Bozkurt anında reddeder ve ülkemizin avukatlığını hiç para almadan üstlenir. Ve bir kez daha mahkemede Fransızları yener. Atatürk Soyadı Kanunu çıkınca ona Bozkurt soyadını vermiştir. Büyük emek verdiği Medeni Kanun’un devrim beyannamesi niteliğindeki önsözü de Bozkurt’a aittir.

Kazım Karabekir: Askerlikten istifa eden Mustafa Kemal Paşa’nın huzurunda asker selamı verip, tüm askerleriyle birlikte Gazi’nin emrinde olduğunu söyleyen büyük komutandır. Askeri dehasının yanında eğitimci yönüyle, çocuklara verdiği önemle, yetimler için açtığı yurt ve meslek okullarıyla da bilinir. Sanata büyük önem vermiştir. Ünlü “Türk yılmaz” marşının güfte ve bestesi onundur. Sıkıntılı günlerinde bahçesinde yetiştirdiği sebzeleri satmıştır. Asla durumundan yakınmamış, “Devlet hizmetinde olanların aşırı lüksle bağdaşmayacak manevi değerleri de olmalıdır” demiştir.

Böyle büyük adamları, Atatürk Devrimi’nin en kararlı, en yiğit savunucularından, Mahmut Esat Bozkurt şöyle tanımlar:

“Devlet adamları fakir ölmelidirler ki, idare ettikleri milletler zengin ve mesut olsunlar. Devlet adamları cep doldurmaya kalkarlarsa millet fakir ve bahtsız olur, dava da yenilir, çürür. Çünkü milletin kazanması ve davasının muzaffer olması imkânı kalmaz. Fakirlik içinde ölmek devlet adamlarının, hele, ihtilal şeflerinin süsüdür. İhtilal şefleri, devlet adamları fakirlikle taçlanırlar”

Bu devlet adamları ve kahramanlar, yüreklerdeki, belleklerdeki ve tarihteki yerlerini aldılar. Ülkemizin bugünkü sıkıntısının bir nedeni de böyle adamların artık yetişmemesi değil mi?

Barış DOSTER - 15 Şubat 2011 - İlk Kurşun

http://www.ilk-kursun.com/