Attila-Ilhan5

Attila İlhan’a dair…

“O sözler ki kalbimizin üstünde dolu bir tabanca gibi ölüp, ölesiye taşırız

O sözler ki bir kere çıkmıştır ağzımızdan, uğruna asılırız”

Attila İlhan


İlk kez 1997 yılında, bir sonbahar günü, Taksim’de Divan Pastanesi’nde buluşmuştuk onunla. “Attila İlhan Burada Oturur” plaketi yazılı olan masada gazetelerini okuyordu. Çok heyecanlanmıştım karşısına oturunca. Aynı gazetenin mensubuyduk. Üstelik aynı yıl, hemen hemen aynı günlerde başlamıştık Cumhuriyet’te. Telefonunu gazetenin santralinden almıştım. Biraz da çekinerek arayıp, kendisiyle tanışmak istediğimi söylediğimde, hemen kabul etmiş, yeri ve saati söylemişti. “Bir isteğiniz var mı?” diye sorduğumda da, gazetede biriken postalarını getirmemi rica etmişti. Anlaşılan, gazeteye çok nadir geldiği gibi, postalarını alması için birilerini de çok seyrek gönderiyordu. Çünkü biriken postalarını, büyük siyah bir torba ancak almıştı.

Sözleştiğimiz gün ve saatte gittim yanına. Hatta 10 dakika da önce gitmiştim randevumuza. Elimdeki büyük torbayı görünce güldü. “Amma da birikmişler. Keşke hepsini taşımasaydın, yorulmuşsundur” dedi. Onu, o zamana dek, sadece televizyonda görmüştüm. Yaşına göre oldukça dinç görünüyordu. Kısa bir tanışma faslından sonra, sohbetimiz koyulaştı. Ve bir saatlik randevu, benim bilgi açlığımdan kaynaklanan sorularla 2,5 saati geçti. Sorularımı çok babacan bir tavırla, bir öğretmen sabrıyla yanıtlamıştı. Birlikte kalktık masadan. Divan Pastanesi’ne yürüyerek gelip gittiğini öğrenmiştim sohbetimiz sırasında. Ama bu kez taksiye bindi, çünkü postaları çok ağırdı.

Onunla ilişkimiz daha sonra, sık telefonlaşmalar ve görüşmelerle sürdü. Artık ona Attila Ağabey diye sesleniyordum. Divan’daki buluşmaların yerini bir süre sonra, The Marmara Oteli’nin kafesindeki görüşmeler aldı. Hep köşede, camın kenarında otururdu. Buluşmalarımıza elimde not defteriyle gider, sürekli not alırdım. Bazen arkadaşlarım da eşlik ederlerdi bana. Konuşmalarımız hep siyaset ağırlıklı olurdu. Ara sıra gelip selam verenleri, hal hatır soranları, kitap imzalatanları hep tevazuuyla, sevgiyle, saygıyla karşılardı.

Galiyef’ten Gazi’ye

Sohbetlerimizde şiire, edebiyata, romana pek fazla girmezdim. Sultan Galiyef’ten İsmet Paşa’ya, soldan sağa, küreselleşmeden ulusalcılığa, Türkiye’den ABD’ye dek, siyasi konularda aklıma ne geliyorsa, sorardım. Müthiş zekâsı ve tahlil yeteneğinin yanı sıra, çalışma disiplini de beni çok etkilerdi. Önündeki kâğıtlara ya not alır, ya da Fransızca dergilerden kısa çeviriler yapardı yazılarında kullanmak üzere. Nasıl yazı yazdığını, gazeteye yazılarını nasıl da yedekli olarak yolladığını, roman için, şiir için, gazete yazıları için nasıl zaman ayırdığını, çalışma temposunu ve süresini nasıl ayarladığını öğrendikçe, hayranlığım daha da artıyordu.

Yazı kadrosunda olduğum “Jeopolitik”, “Bizim Yurdumuz”, “Ulusal” gibi dergiler için söyleşi isteklerimi hep büyük bir nezaket ve içtenlikle kabul ederdi. Onunla en çok buluşan, söyleşi yapan gazetecilerden biri olmuştum. Zamanla ilişkimiz geliştiği için, özel konulara da girebiliyordum. Evlilik, kadınlar, aşk, yemek zevki, Avrupa, özellikle de Paris gibi. Evlenirken koyduğu şartları söylediğinde çok hoşuma gitmişti: “Çocuk istemek yok, araba istemek yok, ilişkimize aileleri karıştırmak yok”.

Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’ndaki politikası ve bu dönemde Türk dünyasına, mazlum milletlere dönük bakışını çok merak ediyor, onun yazılarıyla konuya olan ilgim daha da artıyordu. Bu konuyu doktora tezi olarak almamda etkisi, tezin tamamlanmasında da katkısı çok büyük oldu. Büyük bir sabır ve cömertlikle, bildiklerini paylaştı benimle. Yanlışlarımı düzeltti, doğruları gösterdi. Sadece ağabeylik değil, hocalık, danışmanlık da yapıyordu bana. Tezin, kitap olarak çıkmasında da emeği büyük olmuştu. Tam da o dönemde askere gittiğimde, benim için en büyük ödül ve moral kaynağı, köşesinde kitabımdan birkaç söz etmesi, alıntılar yapmasıydı.

Yedek subay olarak askere, Ankara’ya giderken veda etmek için uğradım yanına. “Erzincan’da ben de yedek subay olarak yaptım askerliğimi. Muhabereydi sınıfım. Çok hat döşedim. Anadolu insanını ve Mehmetçiğin sadakatini, özverisini, bağlılığını bir kez daha gördüm askerliğim sırasında. Tek başıma kaldığım için de, yazıp, düşünmek açısından çok verimli oldu askerliğim” demişti. Askerliğin büyük bir deneyim, ülkemiz insanını tanımak için önemli bir olanak yarattığını belirtmişti. Her Türk çocuğunun mutlaka yapması gerektiğini vurgulamıştı. Bedelli askerliği, profesyonel orduyu eleştirmişti. Askerlikle esnaflığın örtüşmediğine dikkat çekmişti, “Ordu- millet”, “Türk ordusu- halk ordusu” özdeşliğine işaret etmişti bir kez daha.

Askerliğimi yaptığım Kara Harp Okulu’nda hayranı çoktu Attila Ağabeyin. Kitaplarını okuyan, pek çok şiirini ezbere bilen, televizyondaki söyleşilerini kaçırmayan çok Harbiyeli vardı. Yakınlığımızı öğrenenler, Attila Ağabeyi ısrarla konferans vermesi için okullarına çağırırlardı. Bu istekleri ilettiğimde, sağlık sorunları nedeniyle gelemeyeceğini belirtirdi hep. Tarih ve dış politika konularındaki derin bilgisini yansıttığı, “ufkun ötesini gördüğü” yazılarından çok faydalanırdım uluslararası ilişkiler derslerinde. Tarih ve süreç, onu hep haklı çıkarıyordu.

“Bir millet uyanıyor”

Telefonda uzun uzun sohbet ederdik. Bu arada üzerinde çalıştığı “Bir Millet Uyanıyor” serisi de şekillenmeye başlamıştı. Serinin ilk kitabı için gönderdiğim yazıyı beğenmesi, Ankara’nın soğuğunda içimi ısıtmıştı. Kendi deyimiyle “yurt, ulus ve tarih bilincine sahip Türk aydınlarını birleştirdiği, siyasal görüşü ne olursa olsun, vatan ve namus konusunda duyarlı, ödünsüz, kıskanç Türk yazarlarını buluşturduğu kitap büyük ilgi görmüştü. Önsözünü yazdığı, editörlüğünü yaptığı, fikir babası olduğu kitabın gördüğü ilgi, hepimizi çok mutlu etmişti.

Askerlik dönüşü, genellikle Bilgi Yayınevi’nde buluşmaya başladık. Serinin yeni kitapları da çıkıyordu yavaş yavaş. Ölümünden kısa süre önce, yine bir görüşmemizde, sağlık sorunları nedeniyle yazılarına son vereceğini söyledi. Şiddetle karşı çıktım. Hatta “Ağabey, senin doktorların 2. Cumhuriyetçi olmasın sakın?” diye de takıldım. “Kuvayı Milliyeci bir yürek bu yazıları sürdürür. Ulusalcı bir omuz bu yükü kaldırır. Bu iş artık senin kişisel tercihin olmaktan çıktı. Yazmak, senin topluma ve okura karşı görevindir” dedim ısrarla. Öğrencileriyle birlikte hazırladığı kitabı teslim etmeye gelen, yakın dostu Erol Manisalı da, benim gibi ısrar etmişti Attila Ağabeye. Onun, kendi temposunu kendisinin ayarladığını, bunu hiçbir doktorun ondan daha iyi ayarlayamayacağını vurgulamıştı. Attila Ağabey ise yükünün ağır olduğunu ve doktorlarının kesin uyarılarını yinelemişti.

Jeopolitik’in, çıkacak sayısının konusu belli olduktan sonra, söyleşi yapmak üzere sözleştik ve ayrıldım yanından. Ve bu son görüşüm oldu ustamı, ağabeyimi, hocamı.

Ölüm haberini aldığımda gazetede, haberi yazmak bana düştü. Hayatımda yazdığım en zor haberlerden biriydi bu. Ama o kadar yaman bir edebiyatçıydı ki, ölüm haberinin manşetleri bile, onun dizelerinden, şiirlerinden çıkmıştı: “Ayrılık Sevdaya Dahil”, “An Gelir Attila İlhan Ölür”, “Elde Var Hüzün”…

Şiirleriyle, romanlarıyla, denemeleriyle, senaryolarıyla, verdiği fikir kavgalarıyla nasıl Türkiye’yi birleştirmiş, bu toprakların sezi, sözü, sentezi olmuşsa, cenazesinde de aynı şeyi yaptı Attila Ağabey. Siyasal görüşü ne olursa olsun, “önce vatan” diyen Türkleri ve Türkiye’nin namus birikimini topladı son yolculuğunda. Aynen yazılarında yaptığı gibi. Dimdik yaşadı, dimdik öldü Attila Ağabey. “Ayrılık sevdaya dahil” demişti ama, bu sevdaya ayrılık yakışmadı.

Yazdığı gibi yaşadı, inandığını yazdı

Attila İlhan’ın şair kişiliğinin yanında, bir de düşünür, gazeteci, polemikçi kişiliği vardı. Çok yaman, kül yutmaz bir araştırmacıydı her şeyden önce. Bir konu üzerinde çalışırken, kılı kırk yarardı. Düzenli, disiplinli, saatli, programlı çalışırdı.

Bir Kuvayı Milliyeciydi Attila İlhan. Yiğit bir Kemalistti, gözü kara bir Cumhuriyetçiydi. Ulusalcı, toplumcu, aydınlanmacıydı. Jakobendi Attila İlhan. Kerameti kendinden menkul kimi yazar ve bilim adamları, Jakobenliği eleştiredursunlar, hem de bunu sol adına yaptıklarını savunsunlar, onlara gülüp geçerdi, ciddiye almazdı hiç. Her zaman Gazi’nin Cumhuriyetine sahip çıktı. Bunu büyük bir ödünsüzlükle yaptı. Cumhuriyet Devrimi’nin kökleri ve kazanımları, antiemperyalist Ulusal Kurtuluş Savaşı, Atatürk’ün Mazlum Milletler dayanışmasına verdiği büyük önem ve Gazi’nin ulusal solculuğu en çok işlediği konular arasındaydı.

Küreselleşmenin, sömürgeleştirme ve kültürsüzleştirme olduğunun altını sık sık çizerdi. Eğitime de, kültüre de, dile de, sanayileşmeye de, sinemaya da bu açıdan bakardı. Şimdiki kuşakların cehaletine, kendi kuşağının bilgisine ve Cumhuriyet sevgisine şöyle yaklaşırdı: “Şimdikiler demokrasi kuşağı, biz Cumhuriyet kuşağıyız”. Halkçıydı, hem de sonuna kadar, hem de inadına. Halkının değerlerini sever, sayar, savunur, sahiplenirdi mertçe, yiğitçe. O değerlerden, o köklerden beslenir, o kaynaktan ilham alırdı. Onları çok iyi bilir, sentezini çok iyi yapardı. Şöyle derdi: “Benim başından beri bütün kerametim, Türk halkının bileşkesini yakalayabilmekte. Ben bu halkın çocuğuyum…”.

Dış politikayı yakından izler, derinlemesine bilirdi. Bu alanın, iç politikayla bağlantısını sık sık yinelediği şu sözlerle kurardı: “Üç şey milli olmalı. Eğitim, ekonomi ve savunma”. Ulusal kültür sentezi konusuna büyük önem verirdi. Bunun Cumhuriyetin temel dayanaklarından biri olduğunu belirtirdi. Türk aydınını milli olmamakla, Türk olmamakla suçlardı korkusuzca. “Kendisinde bu halkı adam etmek gibi bir misyon vehmetmeyenler, her zaman halka yakın olmuştur. Kendinde bu misyonu vehmedenleri de halk bir güzel doğrultur zaten…” diyerek, halka uzak aydınların tavrını eleştirir, akıbetine işaret ederdi.

Türk insanının diline, kültürüne, inancına, birikimine, geçmişine, tarihine, yaşam biçimine saygılı ve tutkuluydu. Türk’ün yok sayılmasına, horlanmasına, dışlanmasına, küçümsenmesine, aşağılanmasına hep itiraz ve isyan etmiş, her zaman karşı çıkmış, hayır demişti. Şunu söylerdi: “Türk halkının sağduyusuna inanırım. 700 sene gık demediği bir hanedana, bir ay içinde karşı çıkmıştır. ‘Bu halkla hiçbir halt olmaz’ dendiğinde cevabım aynıdır: ‘Kemal Paşa bu halkla milli mücadele yapabildiyse, kabahati kendinde arayacaksın”.

Misak-ı Milli, Hakimiyet-i Milliye ve İstiklal-i Tam, Attila İlhan için kutsal kavramlardı adeta. Vatanın bütünlüğünün, milletin kayıtsız şartsız egemenliğinin ve tam bağımsızlığın yılmaz, yorulmaz savunucusuydu. Mazlum milletlerin birliğini de, Avrasya’nın gelişmesini de bu açıdan ele alırdı. Asya’yı, Güney’i, Doğu’yu çok iyi bilir, gözlemlerdi. “Batı insanı ölümden korkar, Doğu insanı ise ölümden korkmaz” derken de, Asyalıları “Davaları ve inançları uğrunda ölebilmek kabiliyetinde olan insanlar” olarak nitelerken de, hep Doğu’nun büyük kültür ve uygarlıklarından beslenirdi.

Aramızdan ayrılmadan yıllar önce, ölümü “elektrik kesintisi” olarak gördüğünü ifade etmişti. Ama ölümünden sonra da görüyoruz ki Attila İlhan aydınlatmayı kesintisiz biçimde sürdürüyor…

Barış DOSTER - 10 Ekim 2010 - İlk Kurşun
http://www.ilk-kursun.com/