“Neoliberalizme Hayır Diyelim”

Röportaj : Barış DOSTER

Serdar Şahinkaya, üretken bir iktisatçı, Cumhuriyetçi bir iktisatçı, planlamayı önceleyen bir iktisatçı. Kamuda hem yönetici, hem danışman olarak hizmet vermenin yanında, mezunu olduğu Mülkiye’de de ders veriyor. Geçtiğimiz yıl ODTÜ Yayıncılık tarafından basılan “Gazi Mustafa Kemal ve Cumhuriyet Ekonomisinin İnşası” adlı eserinde, Cumhuriyet’in hangi koşullarda neleri başardığını, neleri nasıl yaptığını anlatmıştı.

Az zamanda çok ve büyük işler yapan Gazi’nin yarattığı ekonomik mucizeyi bir kez daha anımsatmıştı. Fotoğraflar, belgeler, istatistiklerle zenginleştirdiği kitabında hem belleğimize hem de yüreğimize seslenmişti. Şahinkaya ile Türkiye ekonomisinin bunalımını ve çözüm yollarını konuştuk.


Türk ekonomisinin durumunu nasıl görüyorsunuz? En önemli avantajlarımız ve dezavantajlarımız neler?


Fuzûlî’nin bir dizesi geliyor aklıma:


“Söylesem tesiri yok,

Sussam gönül razı değil”


Avantaj ve dezavantaj değerlendirmesi yapmak yerine, Türkiye ekonomisinin gidişatının algılanışına ilişkin birkaç tespitte bulunmak isterim. Zira bu algı değişmez ise gerçekler anlatılsa da yeterince etkili olmuyor. Genel eğilim olarak 1980’lerden sonra ama daha çok da 1990’ların ikinci yarısından itibaren iktisadı insandan, toplumsal sınıflardan koparan neoliberal düşünce paralelinde ekonomik gidişatımıza ilişkin değerlendirme, tartışma ve tahliller, seremonik bir işleve büründürülmüştür. Bu seremoni, bir süre sonra ritüele dönüşmekte ve ritüelde “alternatifsizlik” olarak takdim edilmektedir.

Zaman boyutundan yoksun, içinde bulunulan “konjonktür”ü göz önünde bulundurmayan, insansız, sınıfsız ve fakat bol rakamlı modellerin peşinen kabulü ile yapılan değerlendirmeler genellikle “Rüya Gerçekleşti” ya da “Rekor Üstüne Rekor”, “Kara Delik”, “Alternatifi Yok” benzeri başlıklarla da taçlandırılmaktadır. Makro ekonomik gelişmeler, özellikle mali piyasaların lazer tedavisiyle dahi normalleşme imkanı olmayan miyopi kusurları pop-star coşkularıyla algılanmaktadır. Ulusal mal ve hizmet alanlarındaki dengesizlikler göz ardı edilmektedir. Sosyal devletin çöküşüyle birlikte artan hayat pahalılığı ve yoksulluk, gittikçe büyüyerek derinleşen ve kronik hale gelen işsizlik, bir kabusa dönüşen gelecek kaygıları ve daralan sabit sermaye yatırımları karşısında suskun kalınma hâli “optimum” zannedilmektedir.

Prof. Dr. Korkut Boratav hocamızın konu ile ilgili olarak kesip sakladığım bir yazısı vardır. Cumhuriyet Gazetesi’nin 2 Nisan 2003 tarihli nüshasında yayınlanan “Piyasa Oyuncularından Ankara’ya” başlıklı yazısında bakın Boratav Hocam ne diyor?

“Saygın TV kanallarımızdan birinin sabah programındayız. Sıra ”ekonomi” ye gelmiş. Biliyorsunuz büyük medyada ”ekonomi” sözcüğü özel bir anlam kazandı; borsa, döviz ve faizden oluşan ”şeytan üçgeni”nin içine sıkıştı ve ”niçin arttı, niye düştü, yarın ne beklenir” soruları ile sınırlandı. Programın sunucusu, bir uzman ile görüşeceğini söylüyor. Ve ekrana süslü-bakımlı, hafif küstah, Rıfat Bali ‘nin Tarz-ı Hayattan Life Style’a kitabında keyifle teşhir ettiği ”yuppie”leri akla getiren genç bir kadın çıkıyor. Malum ”şeytan üçgeni” üzerinde konuşuyorlar. Sohbetin sonuna gelindiğinde, sunucu uzmanımıza soruyor: ”Ekonominin geleceğini nasıl görüyorsun?” Genç uzman, duraksamadan yanıtlıyor: ”Artık her şey Ankara’nın tavrına bağlı. Ankara, piyasaları dinlediği, piyasa oyuncularının beklentilerini dikkate aldığı takdirde problemler aşılacaktır.” Soru yanıtlanmıştır; ayrıca tartışmaya gerek kalmamıştır. ”Aşılacak problemler” nelerdir? ”Piyasalar”, ”piyasa oyuncuları” , in midir; cin midir; kimlerdir ve neler bekliyorlar? Bunları sormak gereksiz; zira sunucu ile uzman arasında iletişimi sağlayan bir şifreli dil olmalı ki anlaşıyorlar ve program bu söylemi kavrayanları hoşnut kılarak son buluyor”.

Cumhuriyet öncelikle kendine yeten bir ekonomiyi amaçlıyordu. Günümüzde ise ithalat bağımlısı, borç bağımlısı olduk. Ürettiğinden çok tüketen, kazandığından çok harcayan bir ülkeyiz. Bu durumu düzeltmek için öncelikle atılması gereken adımlar hangileri?


Nazım Hikmet’in söyleyişi ile;

(…)
Demir, kömür,
ve şeker, ve kırmızı bakır
ve mensucat
ve sevda ve zulüm ve hayat
ve bilcümle sanayi kollarının
ve gökyüzü
ve sahra, ve mavi okyanus
ve kederli nehir yollarının,
sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı (’nın )
bir şafak vakti”


değişebilmesi için; “Artık yeter!.. Çökmekte olan neo-liberal dünyaya hayır!” demek belki de ilk işimiz olmalıdır.

Başka bir değişle, Mustafa Kemal’in 1923 İzmir İktisat Kongresi’ndeki deyişiyle; Türkiye’nin yeniden “Çalışkanlar diyarı” olabilmesi için; antiemperyalist, ulusal bağımsızlık hedefini ve bu ulusal bağımsızlık içinde toplumsal özgürlükleri öne çıkaran, emekten yana, aydınlanmadan yana geniş halk kesimlerinin arzu ve çıkarlarını gözeten, aydınlanmacı hareketi başlatmak artık zorunluluktan öte bir durumdur. IMF, Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşların ve onların arkasındaki ABD ve AB gibi güçlerin, Yeni Dünya Düzeni’ne teslim olmaya eğilimlilerin yarattığı düşünsel karartmalara ve küresel sermayenin ideolojik saldırılarına karşı bağımsızlıkçı, eşitlikçi ve özgürlükçü çıkış yolları mevcuttur. Bu çıkışın ilk hareket noktası da 2023’ü yani Cumhuriyetimizin 100. yılını hedefleyen ve Cumhuriyet trenini yeniden doğru rotasına oturtacak uzun erimli bir kalkınma stratejisinin belirlenmesi olmalıdır. Böyle bir stratejinin ana omurgası da çoktandır toplumsal bir amaç olmaktan çıkmış bulunan sanayileşme hamlesi olmalıdır. Bunun için de, üretim, dolaşım, (dış ticaret, borçlanma, finansal akımlar), dağıtım ve fikir alanına topyekûn sahip kadroların bu strateji etrafında bir arada olabilmelerine bugün çokça ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaç “özel önem” arz etmektedir.

Türk ekonomisini gerçekten Atatürkçü bir iktidar yönetse, mevcut durumdan kurtulmamız ne kadar süre ister?


İddialı bulunabilir belki ama bir toplumsal seferberlik ile birlikte Türkiye ekonomisi 2023’te düze çıkmış olabilir diye düşünüyorum. Ekonomi denince yıllardır hep rant, repo, faiz, borsa, döviz konuşulur oldu. Prof. Dr. Alpaslan Işıklı Hocanın dediği gibi son yıllarda “The Mülkiye” olan sizin okulunuzda da, sizin okulu örnek alan ve benim mezun olduğum İstanbul Siyasalda da, diğer üniversitelerin iktisat, maliye, işletme bölümlerinde de kalkınma iktisadı neredeyse unutulmuş durumda. Adet yerini bulsun, dostlar alışverişte görsün misali okutuluyor genelde. Sonuçta bilimin de, siyasetin de, toplumun da gündeminden kalkınma kovulmuş durumda. Kalkınma, büyüme, sanayileşme, gelişme, üretim, istihdam, yatırım, ihracat, ar- ge, planlama, iktisadi dışsallık, refah, vergi adaleti gibi kavramlar unutuldu.

Türkiye bu kısır döngüyü nasıl aşabilir?

Alpaslan Işıklı hocam Mülkiye için o kelimeyi sanıyorum YÖK sonrasında bütün sosyal bilimler alanında yani İktisadi ve İdari Bilimler Fakültelerinde bir örnek ders programı oluşturulurken Mülkiye’nin de bu ders programlarını uygulamak zorunda kalmış olmasından dolayı söylemiş olmalı. Bununla birlikte, Mülkiye yine de bu tadilattan olumsuz anlamda en az etkilenmiş okuldur. Çünkü gelenekleri son derece sağlamdır. Evet, gerçekten kalkınma iktisadı yanında, iktisat tarihi, iktisadi düşünceler tarihi, doktrinler tarihi ve sosyoloji dersleri artık çok daha az yer tutuyor. Neredeyse unutulmaya yüz tuttu bile diyebiliriz. Bu, 1980’lerdeki neoliberal saldırı dalgasının etkisiyle gerçekleşti. Biliyorsunuz, hatta “Kalkınmanın Sonu” diye kitaplar yazıldı.

Yurtdışındaki köklü birkaç üniversitede özellikle 2000’li yıllarla birlikte kalkınma iktisadının yeniden olması lazım gelen ağırlığa kavuşmakta olduğunu gözlemlemek mümkün. Türkiye’de de Anglosakson tarzı iktisat eğitimi umuyorum ki zaman içerisinde yeniden ekonomi politik geleneğine döner. Ben umutluyum.

Küresel ekonomik bunalım ABD başta olmak üzere gelişmiş, merkez kapitalist ülkelerde devlet müdahalelerini, kamu kaynaklarının seferber edilmesini, devletin ekonomideki ağırlığını yeniden gündeme getirdi. Devlet sadece yasa koyucu, denetleyici ya da planlayıcı olarak değil, gerektiğinde bizzat müdahaleci ve girişimci olarak da öne çıktı son süreçte. Türkiye halkçı- devletçi ekonomi modelini yeniden uygulayabilir mi?

Uygulayabilir. Uygulamalıdır da. Sadece kendi tarihindeki iktisat pratiği açısından Cumhuriyetimizin parlak sayfaları arasında yer alan 1923 – 1938 dönemindeki halkçı – devletçi modelden değil günümüzün diğer başarılı ülke modellerinin örneğin Almanya, Japonya, Çin ve Güney Kore gibi ülke uygulamalarındaki devletin kural koyucu, düzenleyici ve denetleyici işlevleri hatırlanmalıdır. Tabi öncelikle de devletin yeniden “kalkınmacı devlet” niteliğine dönmesi gerekir. Bu dönüşüm sonrasında, etkili bir devlet müdahalesini göz ardı etmeyen, sektör önceliklerini saptarken yapılabilecek hataları en aza indirgeyen, süreleri ve kapsamı önceden belirlenen ve sanayileşme hedefleri üzerine kurulmuş yeni devlet yardımları / teşvik sistemine, bu sistemi işlerliğe geçirebilecek destek fonlarına, ulusal temelli, teknolojik gelişmeye katkıda bulunacak yeni bir kurumsal yapılanma dahilinde oluşturulabilecek olan ulusal sınaî tasarım ve kalkınma stratejisi geliştirilme çabalarına büyük bir önem ve bir hız verilmelidir.

Ülkemiz için nasıl bir sanayileşme ve istihdam politikası öngörüyorsunuz? Türkiye büyüdüğü dönemlerde bile istihdam yaratmayan bir büyüme gösterdi. Bunu aşmamız mümkün mü?

Türkiye sanayi üretiminde gerçekte olması gereken istihdam odaklı, kalkınma ve gönenci amaçlayan, ürettiğini adilce paylaşmayı sağlayacak politikalar nerdeyse bütünüyle terk edilmiştir. Ülke dış borç ve ithal girdi ağırlıklı ihracata ve dengesiz büyümeye dayalı iktisadi anlayışa teslim edilmiştir. Ülkeye gelen yabancı ve doğrudan sermaye yatırımları özelleştirmeye, finansman ve sigortacılık sektörlerine yönelmiştir. Böylece imalat sanayinin yeni yatırımlarına herhangi bir kaynak ayrılmamıştır. İç pazar, ithal malları lehine genişletilmiş ve üretimde dışa bağımlılık perçinlenmiştir. Dokuzuncu Kalkınma Planı, plansız döneme geçişin simgesi olup, AB’yle bütünleşme süreciyle sanayinin taşeronlaşmasının belgesi niteliğindedir. Plan yapamayan Türkiye başkalarının planına teslim olmuştur. Bir başka anlamda küresel ekonominin insafına bırakılmıştır.

Türkiye’nin, uzun vadeli ve dengeli bir sanayileşme / kalkınma vizyonunu, kısa / orta vadeli ama ardı arkası kesilmeyen istikrar programlarına terk etme zihniyetinden vazgeçmesi gerekir. Sektörler ve bölgelerarası kaynak tahsislerini uzun vadeli bir iktisadi kalkınma stratejisi doğrultusunda yönlendiremeyen hiçbir ülkenin, özellikle de Türkiye gibi görece geri bir ekonomik yapılanmanın, gelişmiş ülkeler arasına girmesi ve orada varlığını korumaya devam etmesi mümkün değildir.

Dünyanın pek çok ülkesinde yakın tarihin başarılı sanayileşmiş ülke deneyimlerinin öğrettiği, belirli sektörler üzerine yoğunlaşan ve bir liberasyon takvimine bağlı olarak uygulanan “selektif korumacılık” temelinde kurgulanan / tasarlanan “sektör – proje hedefli sanayileşme politikaları” uygulanmalıdır. Bu temeldeki sanayileşme politikaları, içinden geçmekte olduğumuz kitlesel işsizlik meselesinin de çözüme kavuşturulmasında anahtar rolü oynayabilir. Sektör / proje hedeflemesinden anlaşılması gereken, dinamik karşılaştırmalı üstünlükler yaratılmasına yönelik olarak belirli sektörlerin saptanıp, bu sektörlerde planlı, programlı bir gelişme stratejisinin uygulanmasıdır. Hedefleme sözcüğünün de ima ve telkin ettiği gibi, sektör hedeflemesi, kaynak dağılımı işlevini tamamen piyasanın eline bırakmamakta, hangi sektörlerin uluslararası pazarlarda rekabet edebilir hale geleceğine devletin karar vermesini öngörmektedir. Devlet, bu yönde gerekli teşvik ve koruma araçları ile seçilen sektörlerin rekabet gücünü artırmayı planlar. Burada elbette “piyasalar” mı? yoksa “devlet” mi? sorusu / ikilemi akla gelebilir. Ancak, kalkınmışlık düzeylerindeki başarıları hakkında tartışmasız ortak mutabakat sağlanmış ülke örnekleri “objektif” olarak incelendiğinde, bu başarıların hiçbir biçimde “piyasa mucizesine” dayanmadığını görmek mümkündür. Zira rekabeti teşvik eden ve ülke kaynaklarını en iyi kullanmayı hedef alan bir devlet yönlendirmesi, piyasaları ikame etmekten ziyade piyasa mekanizmasının işlemesine katkıda bulunabilmektedir.

Kaldı ki, ülkemizde devlet, başta Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde olmak üzere yeniden iktisadi hayata “girişimci” olarak da girmelidir. Farklı bir ifade son 30 yılda nerede ise günah keçisi ilan edilmiş bulunan işletmeci kamu iktisadi teşebbüslerinin (KİT’lerin) yenilerini özellikle de Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) bağlamında ileri – geri bağlantıları doğru saptanmış sektörlerde bizatihi kurmalıdır. Günümüz itibariyle uygulanmakta olan Devlet Yardımları Sisteminin (teşvik sisteminin) seçicilik ve yönlendiricilik özelliği kalmamıştır. Bununla birlikte, ülkemiz uzun dönem sağlıklı büyüme rotasını da kaybetmiştir. Dolayısıyla da yeni bir sistemin oluşturulması gereği açıktır. Bu çerçevede öncelikle ülkemiz için yukarıda hareket noktası üzerine değinmede bulunduğum yeni bir kalkınma / büyüme stratejisi hazırlanmalı ve devlet yardımları sistemi bu stratejiye dayandırılmalıdır. Ayrıca bu stratejik tercihlerin finansmanı için, başta bankalar olmak üzere Türk Mali Siteminin “mimarisi” de yeniden çizilmelidir. Böyle bir yeniden tasarımı imkânlı kılacak finans politikaları; devletin kaynakları dinamik mukayeseli üstünlüklere göre etkin tahsis etmesine imkân sağlamalı, bilgi akımlarıyla finansal kaynakların maliyetini azaltmalı ve sürekliliğini sağlamalı, uluslararası piyasalarda yerli firmaların rekabet etmeleri için finansman maliyet avantajı yaratmalı, teşvikler ve yaptırımlarla finansal disiplini sağlamalı ve öngörülebilir istikrarlı bir iktisadi ortamı yaratarak uzun vadeli firma plânlamasını mümkün kılmalıdır.

Tarım dahil olmak üzere hemen her alanda çok büyük bir ithalat söz konusu. Net ihracatçı olduğumuz tek alan tekstil ve hazır giyim. Çok övündüğümüz otomotivde bile ithal girdi oranı çok yüksek. Türkiye hangi sektörleri belirleyip o alanlara ağırlık vermeli?

Esas olarak bu ithalata bağımlı üretim yapısının baştan sona değiştirilmesi gerekir. Eğer bu yapı değişikliği konusunda ısrarlı olunmaz ise sonuç fark etmeyecektir. Hangi sektörler seçilmeli sorusunun yanıtı ise elbette “rekabet gücü çalışmaları” ile yakından ilgilidir. Yeri gelmişken bu konuda Türkiye Kalkınma Bankası, Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Müdürlüğü’nce gerçekleştirilen birikimi oldukça yüksek çalışmalara mutlaka göz atılmalıdır derim. Meraklıları için de bu çalışmaların tam metinlerine internet üzerinden ve ücretsiz bir biçimde ulaşacakları linki not etmekte fayda vardır. http://www.kalkinma.com.tr/ekonomik-arastirma-raporlari.aspx

100 liralık mal ihraç edebilmek için 80 liralık mal ithal eden, finans sisteminin yarısından fazlası yabancıların elinde olan, keza menkul kıymetler borsasındaki yabancı payı da yarıdan fazla olan bir ülke sadece ekonomik olarak değil, siyasal olarak da dirençsizdir, dış dayatmalara açıktır. Atatürk’ün siyasi bağımsızlığın temeli saydığı iktisadi bağımsızlık konusundaki yaklaşımına birkaç örnek verir misiniz?

ODTÜ Yayıncılık’tan çıkan son kitabım Gazi Mustafa Kemal ve Cumhuriyet Ekonomisinin İnşası’nın ikinci bölümünün bütününde bu sorunuza ilişkin sayısız örnekler bulmak mümkün. Ama özellikle Gazi Paşa’nın 1922 yılında Büyük Millet Meclisini açarken yaptığı konuşmadan kimi pasajları aktarmak isterim:

“ Tanzimatın açtığı serbest ticaret devri, Avrupa rekabetine karşı kendisini koruyamayan ekonomimizi bir de iktisadi kapitülâsyon zincirleriyle bağladı. Kuruluş ve özel sektör yönünden ekonomik alanda bizden çok kuvvetli olanlar, memleketimizde bir de ayrıca imtiyazlı durumda bulunuyorlardı. Gelir vergisi vermiyorlardı. Gümrüklerimizi ellerinde tutuyorlardı. İstedikleri zaman istedikleri eşyayı, istedikleri şartlar altında ülkemize sokuyorlardı. Bütün ekonomimizin her bölümüne bu sayede kesin olarak hâkim olmuşlardı.

Efendiler,

Bize karşı yapılan rekabet gerçekten, çok gayri meşru, gerçekten çok yok edici idi (Kahrolsunlar sesleri). Rakiplerimiz bu davranışlarıyla gelişmeye elverişli sanayiimizi de öldürdüler. Tarımımıza da zarar verdiler. Ekonomi ve maliyemizin gelişmesi ve olgunlaşmasını önlediler.”

Gazi Paşa, konuşmasında iktisat politikasının temel amaçlarının ipuçlarını belirterek Cumhuriyet tarihinin iktisadı ile ilgili çok sayıda çalışmada göz ardı edilen ‘devletleştirme’den de ilk olarak bahseder:

“Efendiler,

Artık engelsiz ve bağımsız bir hayata atılan Türkiye için, ekonomik yaşamı boğmakta olan kapitülâsyonlar yoktur. (Şiddetli alkışlar) Ve olamaz. Ekonomik yaşamımızın belirli amaçlara yöneltilmesi ve süratle gelişmesi ve yükselmesi için alınacak önlemler içine ülkemizde Avrupa rekabeti yüzünden yok edilmiş ve şimdiye kadar gelişmemiş olan tarımsal sanayimizi güçlendirip, modern ekonomik araçlarla donatmayı önemle göz önünde bulunduracağız. (İnşallah sesleri) Gerek tarım, gerek memleketin varlık ve genel sağlığı konularında önemi kesin olan ormanlarımızı da modern önlemlerle iyi duruma getirmek, genişletmek ve en yüksek faydayı sağlamak da önemli kurallarımızdan biridir. İktisadi politikamızın önemli amaçlarından biri de genel yararı doğrudan doğruya ilgilendirecek kurumlar ve iktisadi teşebbüslerin mali kudretimizin ve teknolojimizin izni oranında devletleştirilmeleridir.”


Nitekim iktisat politikasının önemli amaçlarından biri olarak “devletleştirme”, Cumhuriyetin iktisat felsefesinin temeli olarak kalacak ve 1930’ların devletçilik politikasının bir anlamda ‘ön adımı’ ve süreç içerisinde de payandalarından birini oluşturacaktır. Ve hatta ‘ulus devletin yaratılmasında’ nirengi noktalarından birini oluşturacaktır.

Gazi’nin çok sık bir biçimde tekrarladığı gibi, mücadelenin temel amacı; özünde mali bağımsızlığın yattığı tam bağımsızlıktır:

“Efendiler,

Her şeyden önce yaşam ve bağımsızlığımızı sağlamak demek olan milli amacımıza ulaşmaktan başka bir şey düşünemeyiz. Bundan dolayı, bizce en önemli nokta mali kudretimizin bunu karşılayıp karşılayamayacağıdır. 1920 ve 1921 yıllarının canlı deneylerine, bütçemizin denk durumuna, bugünkü iç duruma ve ekonomimizin bu geçen iki yıla oranla, kıyas kabul etmez derecede iyi bir düzeye ulaşmasıyla oluşan kesin ümitlere dayanarak arz edebilirim ki, ülkemizin gelir kaynakları milli davamızın güven içinde sağlanmasına yeterlidir (Alkışlar).

Mali kudretimiz, bu güne kadar olduğu gibi dış borçlanma yapılmadan da orta halli bir düzeyde, ülkeyi yönetecek ve amacına ulaştıracaktır (Alkışlar).”

Gazi Paşa’nın yaklaşık 88 yıl önceki bu direktiflerini, son 30 yıldır unutmuş olmanın bedelinin ne kadar yüksek olduğu yeterince açık değil midir?

Ülkenin 1922 yılındaki mütevazı gelir kaynaklarını, ulusal devletin inşası gibi zorlu bir süreç için bile yeterli gören bu anlayışın, günümüz iktisat politikasının biçimlendirilmesinde de uygulanmasının önemini vurgulamak bir zorunluluktur.

Ayrıca yine aynı konuşmadaki şu sözler, günümüz Türkiyesinin yaşayarak öğrenmeyi bir gelenek haline getiren iktisat politikası yapıcılarının da hiç unutmamaları gerekmez mi?

“Bununla birlikte, ben yalnız bugün için değil özellikle gelecekle ilgili olarak devlet hayatı ve ülkenin refahı konularında şimdiki ve ilerideki mali durumumuzu çok önemli bulduğumu vurgulayarak maliyemizle ilgili endişeli görüşlerimi özetle anlatmak isterim:

Efendiler, Bugünkü mücadelemizin amacı tam bağımsızlıktır. Bağımsızlığın tam sağlanabilmesi ise, ancak mali bağımsızlık ile mümkündür. Bir devletin aslı bağımsızlıktan yoksun olunca o devletin bütün hayati bölümlerinde bağımsızlık sakat durumdadır. Çünkü her devlet organı ancak maliye ile yaşar. Mali bağımsızlığın korunması için ilk şart bütçenin ekonomik bünye ile uygunluğu ve denk olmasıdır. Bundan dolayı devlet yapısını yaşatmak için dış ülkelere başvurmadan ülkeyi gelir kaynakları ile yönetmek çözüm ve önlemlerini bulmak gereklidir ve bulunabilir.”

Avrupa ve ABD’de örnekleri olduğu üzere gerçek bir yatırım bankamız neden yok? Fon alıp satan değil de sanayiye yatırım yapan bir banka kurmak bu kadar mı zor?

Bilindiği üzere; ülkemizdeki mali kesimin önemli aktörü bankacılık kesiminin de esas fonksiyonu “Mali Aracılık”tır. Ödünç verme arzusundaki iktisadi birimlerin tasarruflarını dolaylı finansal araçlar yardımıyla toplayıp bu yolla oluşturulan kaynakları ödünç alma arzusundaki yatırım sahiplerinin dolaysız mali araçlarına yatırarak nihai tasarruf sahiplerinden nihai yatırım sahiplerine doğru fon akımı oluşturmak olarak tanımlanabilecek mali aracı kurumların temel iktisadi işlevi, ülkenin refah düzeyinin yükseltilebilmesi için tasarruf – yatırım ilişkisini düzenlemek ve ödünç verilebilir nitelikteki fonları verimlilik düzeyi yüksek yatırım projeleri arasında tayınlamak / dağıtmaktır.

Gelişmiş kapitalist iktisadi yapılardaki evrimin tarihi, belirli bir zaman diliminin iktisadi koşullarında işleyen kuralların, karar birimlerinin öz çıkarlarını koruma davranışları ile bir süre sonra değişmeye uğrayarak işlerliğini yitirdiklerini, bir dönemdeki başarının gelecek dönemde başarısızlığa yol açacak koşulları hazırladığını ima etmektedir. Bunun nedenleri arasında ilk sırayı, bütün mali araçların toplumda üretilen ve paylaşılan gelir akımlarına dayanması alır. Belirli bir dönemde, farklı bir ifade ile özellikle “spekülatif” güdülerin “girişim” güdülerine baskın çıktığı evrelerde iktisadi gelişme temposunun yaratabileceği gelir ve nakit akımları ile desteklenmeyen ve “tescil edilmeyen” yükümlülük yapıları ve ödeme vaadleri oluştuğunda, mali kurum ve kuralların köklü değişmelere uğramaları kaçınılmaz olur.

Mali kesimin önemli aktörü bankacılık kesimi için de bu değişim kaçınılmazdır. Lâkin bu değişim, asli fonksiyonları ve varlık nedenlerini terk etmek anlamına gelmemelidir. Oysa özellikle 1970′lerin ikinci yarısında gelişmiş ekonomileri saran mali liberalizasyon süreci 1980′lerde Türkiye’yi etkilemiş ve bu sürecin giderek derinleşmesi ile birlikte, başta bankacılık kesimi olmak üzere, mali kesim ve kurumların politikaları belirlenirken ülkenin sermaye birikimi, gelişme ve sanayileşme hedefleri ve teknik tercihleriyle birlikte düşünme geleneği ihmal edilmiştir. Bu ihmalin, ülkenin büyüme ve bölüşüm cephelerini ne şekilde tahrip ettiği gerek yabancı dildeki gerekse de kendi dilimizdeki birçok araştırma ile saptanmıştır. Varlık nedeni esas olarak üretken reel kesim faaliyetlerini fonlama olarak belirlenen bankacılık kesiminin asli fonksiyonunu yerine getiremeyiş /getirmeyişinin de bu tahribatta rolü bulunmaktadır. Ancak, unutmamak gerekir ki mali kesim ve özelde de bankacılık kesimi faaliyetleri, merkezi otoritenin belirlediği iktisat politikaları ile uyumlu olmak durumundadır. Bu uyum, Türkiye’nin 1980′li yıllar sonrasını takibeden süreçte tam bir senkronize görüntü arzetmektedir. İncelemeler, Türkiye’deki mali liberalizasyon çerçevesinde tercihli krediler sisteminin hemen tümüyle ortadan kaldırıldığı, kalkınma ve yatırım bankacılığının etkisizleştirildiği, özellikle sınaî temelli komple yeni yatırım ve modernizasyon projelerini uzun vadeli düşünme alışkanlıkları olmayan “ticari” esaslı mali kuruluşların iradesine bırakıldığı izlenimlerini veren bulgulardan oluşmaktadır.

Eğer Türkiye’de sanayileşme yeniden amaç fonksiyonuna bir değişken olarak dahil edilecekse, kalkınma ve yatırım bankacılığının farklı bir ifade ile ihtisas bankacılığının ülkemizdeki örgütlenme modeli ve faaliyetleri yeniden gözden geçirilerek özendirilmeli, bankalar ve şirketler kesimi arasında verimlilik esasına dayalı bir işbirliğini kökleştirmek ve bankalar ile firmalar arasındaki çapraz ortaklıklardan çekinmemek uygulanabilir çözümlerden biri olarak görünmektedir. Uzun vadeli şirket planlaması ve gerekleri ile bankaların riskten kaçınma ve likidite talepleri ancak böyle uyumlaştırılabilecek, bu da ülkenin belirlenecek olan büyüme stratejisinin gerçekleştirilmesinde azımsanmayacak katkılarda bulunabilecektir.

Yeni alanlara yatırım yapacak firmaların finansmanını gerek geleneksel “ticari” esaslı bankacılık yöntemleriyle gerekse de uygulamaları itibariyle kısa dönem perspektifli sermaye piyasalarıyla çözüme kavuşturmanın güçlüğü nedeniyle devlet, bu “finansmanı” esas olarak Kalkınma ve Yatırım Bankaları aracılığıyla özel bir tarzda düzenlemek durumundadır.İktisadi kalkınma (sanayileşme) / büyüme için; mali kesimin (özellikle bankacılık kesiminin) ekonominin reel kesimiyle paralel bir gelişme göstermesi zorunludur. Kullanılabilir fonların yatırımcılara kısa ve dolaysız yoldan ve de asgari kaynak maliyetiyle aktarılabilmesi mali piyasaların / bankacılık sektörünün sağlıklı çalışmasına bağlıdır.

Türk Bankacılık Sisteminin içerisinde 4456 sayılı Yasa ile faaliyetleri yeniden düzenlenen Türkiye Kalkınma Bankası aslında sizin sorunuzda aradığınız bankadır. Bahse konu yasanın üçüncü maddesi Türkiye Kalkınma Bankası’nın amacını düzenlemekte ve şu cümle ile başlamaktadır: “ (..) Türkiye’nin kalkınması için;…….”.
Evet, hiçbir kuruma hele hiçbir bankaya böyle kapsamlı bir amaç biçilmemiştir. Dolayısı ile Türkiye Kalkınma Bankası bana göre ikinci soruda ihtiyacımız olduğunu belirttiğim uzun erimli kalkınma stratejisinin sürükleyici aktörü olabilir. Bunu için de tabi ülkenin iktisat bürokrasisine ait organizasyon şeması yeniden tasarlanmalıdır. Zira Cumhuriyet ekonomisinin inşası iyi incelendiğinde aslında sektörel ihtisas bankalarının nasıl akıllıca kurulduğu ve rasyonel işletildiğinde ne büyük katkılar yaptığına ilişkin sayısız örnekleri görmek mümkündür.

Bir gün ülkemiz, bankacılık sektörüne kalkınma ve sanayileşmenin motoru olma işlevini kazandırmayı hedefleyen bir iktidara kavuşursa, yabancı bankaların egemen olduğu bir durumla uğraşmak ve ulusal finansal mimariyi yeniden inşa etmek çok daha güç ve belki de imkânsız olacaktır.

Barış DOSTER - 20.09.2010 - İlk Kurşun

http://www.ilk-kursun.com/