Cumhuriyet Aydını ve Emperyalist Kuşatma

Nazi Almanya’sının Propaganda Bakanı Goebels’in şu sözü ünlüdür: “Bireyin algılamaları kendi haline bırakılamaz”. ABD Başkanı Eisenhower’in dışişleri bakanı John Foster Dulles’in kardeşi, CIA Eski Başkanlarından Allen Dulles ise “Birinci aşamada propaganda, depolitizasyon ve kitlesel sindirmeyi sağlayacağız. İkinci aşamayı da bireyin beyninde kazanacağız” der. Dulles’in, 2. Dünya Savaşı’nın sonlarında Nazi yöneticileriyle temasa geçtiği, onların ABD ile işbirliği yapmalarını sağladığı ve zihin denetimi konusundaki birikimlerinden yararlandığı bilinir.


Goebels ve Dulles bu sözleriyle, sadece görevlerine ilişkin yaklaşımlarını ortaya koymazlar. Algı yönetiminin, psikolojik harbin, beşinci kol faaliyetlerinin, kamuoyu oluşturmanın ve yönlendirmenin, toplum mühendisliğinin, medyanın, kısacası en geniş ve güncel tanımıyla “Karanlık Savaş”ın önemine dikkat çekerken, dolaylı yoldan da olsa kendilerince aydınlara düşen görevi de tanımlarlar. Çünkü karanlık savaşlarda psikolojik harp unsurlarının yanında, ekonomiden eğitime, kültürden sağlığa dek çok geniş bir alanda, farklı disiplinler, eşgüdüm içinde kullanılıp yönlendirilirler. Ve yurt, ulus, tarih bilincine sahip olmayan, Atatürk’ün deyimiyle “gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunan” aydınlar da, insanların adeta birer Mançurya Kobayı’na dönüştürüldüğü bu kirli süreçte etkin görevler alır, kilit roller üstlenirler.

Aydın ile Entelin Farkı


Kendisi de ülkemizin seçkin bir aydını olan Cumhuriyet şehidi Ahmet Taner Kışlalı’nın aydın tanımı hem çok nettir, hem de entel ile arasındaki büyük farkı ortaya koyar. Kışlalı’ya göre; “Aydın, kendini toplumundan sorumlu sayan insandır. Entel içinse toplum, sadece bir araçtır; amaç, kendi kendini tatmindir. Aydın gerçeği arar. Entel ise moda olan düşüncenin peşindedir… Aydın için düşünce tutarlılığı önemlidir. Entel ise en ileride görünmek uğruna her şeyi yapabilir… Geçmiş yenilgi ve yanılgıların acısı ile savrulanların kimisi sol Özalcı, kimisi sol dinci, kimisi de sol Kürtçü oldu” (“Aydınlar ve Enteller!” Cumhuriyet, 16.06.1993).

Aydın, siyasal öncüdür, toplumun işaret feneridir, yol göstericidir. Bu nitelikleriyle de tarihsel kırılma noktalarında aldığı tavır belirleyicidir. Onun bu vasfını dışarıda emperyalizm, içeride de düzen çok iyi bildiği için, aydını yıldırmanın, korkutmanın, devşirmenin yollarını ararlar. Parayla pulla, makamla mevkiyle, şanla şöhretle, gerekirse de zorla, kaba güçle yaparlar bu işi. Sisteme direnenler halkın aydını olurlar, milletin münevveri, mütefekkiri olurlar. Direnemeyip susanlar, korkanlar, konuşmaktan çekinenler, ortalıktan çekilenler olur içlerinde. En vahimi de saf değiştirenlerdir ki, onlar da sistemin gözde devşirmeleri, dönekleri olurlar. Bol para, bol unvan, gazete köşesi, üniversite kürsüsü, iktidar danışmanlığı elde ederler. Nitekim Türk medyası ve Türk üniversiteleri bu tiplerle doludur.

Düzenin efendileri bu işten her zaman kârlı çıkarlar. Çünkü “muhalefet yapıyormuş” görüntüsü verilerek, toplumun enerjisi boşaltılır, patinaj yapması sağlanır. Bu tür bir “Majestelerinin muhalefeti” anlayışı, toplumun kafasını karıştırır, kamuoyunun oluşturulması ve yönlendirilmesi kolaylaşır. Unutmamak gerekir ki, kamuoyuna ilişkin hemen tüm çalışmalarda altı çizildiği üzere; kamuoyu yoktur, oluşturulur. Kamuoyu bir kurgudur ve gerektiğinde yargı mercii olarak kullanılmakta, olmayan kamuoyu yaratılıp, yönlendirilirken, sanki türdeşmiş gibi gösterilmektedir. Bu yolla kanaatin üretilmesi ya da rızanın inşası devreye girmekte, güç odaklarının, egemen çevrelerin, büyük güçlerin ve etkili merkezlerin talepleri ve çıkarları, sanki kamuoyunun tercihiymiş gibi yansıtılıp, sunulmaktadır. Gazete manşetlerinden, anket sonuçlarına dek bir sürü araç sayesinde geniş kitlelerin tutum değiştirmesi, ikna edilmesi, Cumhuriyet şehidi Uğur Mumcu’nun deyimiyle “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olması” sağlanmaktadır. Halkın genelde kuvvetliden yana olması, bireylerin çoğunluk içinde olmayı tercih etmeleri, güce tapmaları, argo deyimle “kazanan ata oynamaları” da kanaat üretimini kolaylaştırmaktadır.

Entelin Mankurt’laşması

Sistem, özellikle de soldan devşirdiği aydınların öncülüğünde, demokrasinin tanımından özelleştirmenin gerekliliğine, piyasa ekonomisinin kutsallığından sivil toplumun önemine dek hemen her alanda bir algı yönetimini devreye sokar. Bilerek yaratılan bir kavram kargaşası, özellikle gençler arasında yaratılan bir kafa karışıklığı, hemen her kesime, her katmana, her sınıfa dayatılan bir yabancılaşma söz konusudur artık. Bireyin önce kendine, ardından yakın çevresine ve son tahlilde toplumuna, halkına, ulusuna yabancılaşması, kültürde, ahlakta, dinde, ailede büyük bir çözülmeyi, çürümeyi ve çöküşü hızlandırır. Toplumun ilk sıralardaki gündem maddeleri olan, büyük çoğunluğun üzerinde hemfikir olduğu terör, yurt ve ulus bütünlüğü, yoksulluk, işsizlik gibi temel sorunlara karşı sırasıyla önemsizleştirme, duyarsızlaştırma, tepkisizleştirme, alıştırma ve giderek de meşrulaştırma yöntemi uygulanır.

Demokrasilerde 4. kuvvet olarak nitelenen ve aydınların en yoğun olarak çalıştığı alan olan medyanın da katkısıyla toplum yönlendirilir, gerçekler ile halk arasına kalın bir sis perdesi çekilir. Küreselleşme sürecinin iki çok stratejik ve çok kârlı sektörü, yani kısaca bilişim sektörü de denen bilgi ve iletişim sektörleri, zihinlerin denetiminde kilit rol oynarlar. Anadolu deyimiyle yükte hafif- pahada ağır özellikleri ve stratejik önemleriyle dikkat çeken bu alanlar, 4. kuvvetin adeta 5. kol olarak kullanılmasını sağlarlar. Medyanın, büyük sermaye başta olmak üzere iç ve dış güç odaklarıyla yakın, yoğun ilişkisi, onların etkilerine, yönlendirmelerine açık konumu, büyük sermayeye bağımlı olan mali yapısı bu noktada önem kazanır. Zira medya bir ülkenin siyaseti, ekonomisi, dış ilişkileri, güvenliği, toplumsal ve kültürel yapısı üzerinde çok etkili bir araçtır. Bilgilendirme ve bilinçlendirmeden çok yönlendirme ve gerçekleri gizleme vasfı öne çıkan bir medya yapısı, hele de iktidarla yakın ilişkilerin ve tekelleşme eğiliminin öne çıktığı Türkiye gibi ülkelerde, bir ulusal güvenlik sorunu haline gelir.

Devşirme Süreci ve Yöntemleri


Bu bağlamda aydınlar, yazarlar, düşünürler bazen iş takipçisi, bazen de açıktan işadamı olarak öne çıkarlar. Genellikle lobi elemanı veya etki ajanı, istihbarat elemanı ya da provokatör olarak görev üstlenirler. Toplumun her kesimiyle bağlantısı olan, işleri nedeniyle toplumun dokusunu iyi tanıyan, ona doğrudan nüfuz edebilen gazeteciler, bilim adamları, iş adamları ve din adamları bu tür faaliyetlerde kullanılmak için biçilmiş kaftandırlar. Aydınların her türden güç odaklarıyla fazla samimi olmaları, kamu adına soru sorması, araştırma yapması gereken gazetecilerin temas ve mesafeyi unutarak, çıkar çevreleriyle aşırı yakınlık kurmaları, sadece mesleki etik açısından değil, çok daha geniş anlamda önemli bir sorun olarak çıkar karşımıza.

Emperyalist güçlerle, onların istihbarat örgütleriyle, bu istihbarat örgütlerine yakınlığıyla bilinen, hatta doğrudan onların güdümünde olan üniversitelerle, araştırma kuruluşlarıyla, sivil toplum örgütlerliyle kurulan yakın ilişkiler ciddi bir aydın, akademisyen kirlenmesine neden olur. Yurt dışı konferans davetleriyle, araştırma burslarıyla, sözde bilimsel etkinlik çağrılarıyla, yüksek telif ücretli makale talepleriyle başlayan ve gelişen ilişkiler, devşirme sürecinin sonunda, kendileri farkında olmasa da, hatta aksini söylese de, etki ajanlığı ve 5. kol elemanlığıyla noktalanır. Karen Fogg’un elektronik postalarının neden olduğu skandal, bu konuda yakın tarihimizden verilebilecek örneklerden yalnızca biridir. Nitekim Fogg’un yakın arkadaşı olan bir gazetecinin ABD istihbarat kuruluşlarının arşivlerine rahat girip çıkmakla övünmesi, son açılım sürecinde de görüldüğü gibi köşe yazarlarının hükümete danışmanlık yapmaları, siyasal nitelikli sivil toplum örgütlerinin AB ve ABD fonlarından desteklenmeleri, kendisini sosyal demokrat, sosyalist, Atatürkçü olarak tanıtan kimi bilim insanlarının ABD istihbarat kuruluşlarının konuğu olmaları sık rastlanan olaylardır.

Çünkü karanlık savaş çerçevesinde, aydınlar, medya, gençler, üniversiteler ve iş dünyası üzerinde etkili olmak hem akılcıdır, hem kesin sonuç alıcıdır, hem ucuzdur, hem de askeri operasyonlara oranla daha sessiz, sinsi ve “sevimlidir”. Demokrasi, insan hakları, hukuk devleti, sivil toplum, özgürlükler, piyasa ekonomisi gibi kavramlar öne çıkarılırken, basın davetleri, “bilimsel toplantılar”, öğrenci ve akademisyen “değişim programları” kılıf olarak kullanılır. Bu tür aydın devşirme programları akılcıdır, çünkü kan dökerek tepkiye, nefrete, öfkeye neden olmamaktadır. Tersine olumlu sonuç alma ihtimali çok daha yüksektir, hem de pek belli etmeden ve “sivil ve akademik” söylemler kullanarak. Bu tür dönekleştirme, Mankurt’laştırma yöntemi ucuzdur, çünkü gazetecilere, akademisyenlere, iş adamlarına, din adamlarına, gençlere aktarılacak kaynak, sağlanacak “demokratik, akademik ve barış amaçlı” fonlar, bir işgal için harcanan paranın yanında dikkate alınmayacak kadar küçüktür. Ve en önemlisi karanlık savaş yöntemleri liberal demokrasiye uygundur, şiddet içermemekte, arz- talep mekanizmasına göre işlemektedir. İngilizce “embedded” denen iliştirilmiş gazeteciler de, yabancı dille eğitimin yaygınlaşması da, “ulus devletin modası geçti”, “bağımsızlık anlamını yitirdi, artık karşılıklı bağımlılık devri”, “Türkiye, Türklere bırakılmayacak kadar önemli bir ülkedir” gibi söylemler de hep bu süreçten geçen ağızların laflarıdır.

Asimetrik Psikolojik Harp ve Aydınlar

Karanlık savaşta aydın stratejik bir aktör, onun da üretimine katkı verdiği egemen söylem stratejik bir silahtır. Nasıl ki anketler bilgi vermekten, tahmin yürütmekten ziyade yönlendiricidir, rol dağıtıcıdır, kararsız seçmeni etkileme amaçlıdır, egemen söylemin de etkileme, alıştırma, kanıksatma, gerçeği perdeleme işlevi vardır. Bu çerçevede devşirilmiş aydınlar, içeriğin, özün boşaltılmasında çok önemli görevler üstlenirler. Mesela demokrasi, özgürlük ve insan hakları söylemini öne çıkarırken, bu kavramların gerçek içeriğini, özünü öylesine boşaltırlar ki, Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’da gerçekleştirilen Soros destekli turuncu devrimleri, “sivil toplumun başarısı” ve “demokrasiye geçiş” olarak sunabilirler. Yani bir ülkeye yapılan dış müdahale, o ülkenin bağımsızlığına tecavüz edilmesi, egemenlik hakkının ihlali, seçilmiş iktidarın dış destekle ve psikolojik harp yöntemleriyle devrilmesi, devşirilmiş aydınlar tarafından “demokrasinin zaferi” olarak yansıtılabilir. Örneğin, elektronik postalarında tüm diplomatik kuralları, teamülleri, nezaket sınırlarını çiğneyerek, Türkiye’yi bölmekten, devletin kurumlarına müdahale etmekten sözeden AB’nin Türkiye’deki eski temsilcisi Karen Fogg söz konusu olunca “haberleşmenin gizliliğini” öne süren aydınlar, Ergenekon davası söz konusu olduğunda haberleşmenin gizliliğinin ortadan kalkmasına, tüm bilgilerin yandaş medyaya sızdırılmasına hiç ses çıkarmazlar.

“Demokratik açılım”, “AB normları”, “Kopenhag Kriterleri”, “tarihimizle yüzleşmek”, “geçmişimizle barışmak” sözlerini dilinden düşürmeyen bu tür aydınlar, emekten, eşitlikten, aydınlanmadan, işsizlikten, yoksulluktan, toprak reformundan hiç söz etmezler. Aydınlar üzerinden toplumun olumsuzluklara alıştırılması, duyarsızlaştırılması, tepkisizleştirilmesi, siyasi alanda olduğu kadar ahlaki alanda da çürüyüşü, çözülüşü ve çöküşü hızlandırır. Nitekim ülkemizde, “Bal tutan parmağını yalar”, “Kaz gelen yerden tavuk esirgenmez” gibi atasözlerinin, deyimlerin yanına, “Yedi ama yaptı da”, daha da vahimi “O malı götürdü, bana kalmadı” gibi sözler eklenmiştir. Unutmamak gerekir ki psikolojik harp ortamında propagandanın cephanesi sözdür, yazıdır, fotoğraftır, amaçlanan da, toplumun iknası üzerinden kültür değişimini hayata geçirmektir. Sonuçta devletine, diline, ulusuna yabancılaşmış, kültürel yozlaşmayı ve değerlerin aşınmasını “çağdaşlaşma, özgürleşme” sanan bir kitle ortaya çıkar. Özgürlüğü; cep telefonuyla sınırsız konuşabilmekten ibaret sanan ya da sınırsız tüketim özgürlüğü olarak algılayan bir anlayış gençlerin büyük bölümüne aşılanır. Toplumu uyarması, sarsması gereken aydınların da sürece ayak uydurmasıyla dahası gidişatı olumlamasıyla aydınla birlikte toplum da kirlenir, düzeysizleşir, ahlak erozyonuna ve nitelik kaybına uğrar.

İthal Kavramlarla Düşünen, İthal Tehditten Korkar

Stratejinin öncülerinden sayılan Sun Tzu, “hasım ülkelerde hakanı gözden düşürmekten, hasmın geleneklerini gülünç, değersiz kılmaktan” bahsederken, Fransızların liberal düşünürlerinden Alexis de Tocqueville de kamuoyu baskısının boyutlarını “kamuoyunun despotluğu” olarak tanımlar. Günümüzde de yıkıcı- bölücü faaliyetlerin propagandadan, en çok da gri propagandadan beslendikleri aşikârdır ve bu işte aydınların rolü büyüktür. Yahudi lobisi başta olmak üzere dünyanın güçlü lobilerinin; ellerindeki büyük para gücünü, iletişim ağını, yayın faaliyetini, yoğun propaganda çalışmasını, siyasete doğrudan etki kabiliyetini, medyayı başarılı biçimde kullanma becerisini, diğer lobi ve güç merkezleriyle iletişim ve işbirliği yeteneğini nasıl başarıyla kullandıkları dikkate alındığında, aydınlara biçtikleri görevler daha iyi anlaşılır.

Algı yönetimi sayesinde risk ve tehditlerin yanlış algılanması, yanlış teşhislerin konulması, yanlış önlemlerin alınması, yanlış çözümlerin üretilmesi sağlanır. Bu nedenle günümüzde Türkiye de dahil olmak üzere pek çok ülke, ithal tehdit hastalığıyla boğuşmaktadır. Demokrasinin katılımcı yönü, örgütsel ve sınıfsal boyutu bilerek gözden kaçırılmakta, kerameti kendinden menkul bir insan hakları, özgürlük ve sivil toplum söylemi öne çıkarılmaktadır. Güvenlik algılamalarında da aynı çarpık durum dikkati çekmektedir. Bu post modern çullanışın yarattığı toz duman içinde geri kalmış / gelişmekte olan ülkelere yönelik tehditler, gelişmiş, merkez, emperyalist ülkelerden gelmekte, çok boyutlu olmakta ve asimetrik özellik taşımaktadır. Hepsi de ABD kaynaklı olan “başarısız devletler”, “denetlenebilir istikrarsızlık”, “kontrollü gerginlik”, “önleyici vuruş”, “asimetrik savaş”, “ulus inşası”, “devlet inşası”, “barışı tesis etme”, “barışı koruma” gibi kavramlar, sadece ilgili literatürde ve terminolojide bir egemenlik durumunu ortaya koymazlar. Aynı zamanda kavramlar üzerinden bir zihin ve düşünce denetiminin de önünü açarlar. Dile hükmetmek, kavramlara hükmetmek, zihinlere hükmetmek, davranışlara hükmetmek şeklinde sıralanabilecek olan bu süreç sonrasında toplumun güvenini yitirmesi, kendine yabancılaşması ve kolaylıkla güdüm altına girmesi sağlanır.

Bu noktada sorun salt güvenlikle ilgili değildir. Kaldı ki güvenlik çok boyutludur, bir ülkenin siyasi, iktisadi, toplumsal, kültürel, psikolojik durumundan bağımsız olarak, sadece askeri açıdan ele alınamayacak kadar geniş bir kavramdır. Ve bu genişliği merkez, emperyalist ülkeler kendi çıkarları doğrultusunda kullanır, diğer ülkelerin tepelerinde de Demokles’in kılıcı gibi sallandırırlar. ABD’nin Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne taraf olmaması, BM’nin terör tanımı üzerinde uzlaşamaması, kendi ekonomileri ve tarımları için korumacı önlemler alan gelişmiş ülkelerin, azgelişmiş ülkelere tam aksi yönde politikalar dayatmaları bu durumun kanıtıdır. Nitekim etnik/ dinsel/ mezhepsel/ feodal kışkırtmaların, boğazlaşmaların arkasından ABD başta olmak üzere her zaman emperyal merkezler çıkar.

PKK başta olmak üzere emperyalizmin maşası, uydusu olan terör örgütlerine gösterilen hoşgörü, verilen destek, yapılan yardım hep “insan hakları, özgürlük, demokrasi ve sivil toplum” kavramlarıyla perdelenir. Hele de etnik karıştırmaların yanına özelleştirme yönünde yapılan dayatmalar, doğal zenginliklerin, ulusal varlıkların, yeraltı kaynaklarının yabancı tekellere satılması için yapılan baskılar eklenince, ulus devletin modasının geçtiği söylemi öne çıkarılınca, asimetrik psikolojik harp daha da sinsi ve yıkıcı boyutlara ulaşır. İçinde bulunduğumuz küresel ekonomik bunalımın bir kez daha gösterdiği gibi, gelişmiş ülkelerde kamucu, devletçi, müdahaleci, halkçı, toplumcu, ulus devleti ve ulusal ekonomiyi, yerli üretimi, iç piyasayı koruyan, destekleyen müdahaleler öne çıkarken, geri kalmış/ gelişmekte olan ülkelere tam tersi yöndeki politikalar dayatılır.

Gerçeklerden Kopmak, Halktan Kopmaktır


Günümüzde eğitim ve sağlık başta olmak üzere kamusal tüm hizmetlerden devletin çekilmesi, bunların piyasaya devredilmesi, yani yurttaşın her alanda müşteri yerine konması istenmektedir. Çünkü karanlık savaşın kurmayları ve cephe komutanları, sosyal devletin tasfiyesinin toplumsal dokuda büyük tahribata neden olduğunu ve kendi işlerini kolaylaştırdığını bilirler. Toplumsal yapıdaki çözülüş, terörün beslendiği ortamı da, intiharları da, boşanmaları da, fuhuşu da, uyuşturucu bağımlılığını tetikler, sokak çocuklarının sayısını artırır.

Napolyon’un “Ordular midelerinin üstünde yürürler” sözü tüm insanlar için geçerlidir. Kaba bir benzetmeyle sığır etinin fiyatı yükseldikçe, insan etinin fiyatı düştüğünden, ülkelerin direncinin, özgüveninin, devlet ciddiyetinin azalması, psikolojik harp yöntemlerinin daha kolay zemin bulmasını sağlar. Bu süreç, ülkenin aydınlarının kirlenmesi, uydulaşması, devşirilmesi, dönekleşmesiyle birlikte ele alındığında, sözde soykırım iddialarına, Ermenilerden özür dileme kampanyalarına, ABD patentli açılımlara ve tek amacı yurtseverlerin özgürlüğünü engellemek olan ABD, AB yapımı hukuk darbelerine verilen desteğin boyutları daha iyi anlaşılır. “Türbana özgürlük” diyerek Cumhuriyet’in laik yapısını hedef alanların, Ermenilerden özür dileyenlerin ve Diyarbakır’ı başkent ilan edenlerin kurduğu ittifak bu kapsamda ele alınmalıdır. İslam dinini siyasete ve ticarete alet eden, yani dünün mücahidi günümüzün ise müteahhidi olan tipler, liberal- 2. cumhuriyetçi ABD-AB bağımlısı blok ve etnikçi, bölücü cenahın hemen her konuda söylem ve eylem birliği içinde olması dikkat çekicidir.

Patrikhanenin statüsünden Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasına, Irak’ın kuzeyinden Türkiye’ye yönelen emperyalist güdümlü tehditten sözde soykırım iddialarına, Kıbrıs meselesinden AB’nin taleplerine, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığından Güneydoğu Anadolu’daki tertiplere kadar hemen her konuda ittifak içinde olanların ağızlarına işsizliği, yoksulluğu, eşitliği, emeği, aydınlanmayı, bağımsızlığı, adaleti almamalarına şaşırmamak gerekir. Ulusal, kamusal ve toplumsal olan ne varsa karşı çıkan bu çevreler, uluslararası tahkime, BM ikiz sözleşmelerinin kabulüne, kamu yönetimi ve yerel yönetim reformlarına, federasyonun altyapısı olan bölge kalkınma ajanslarına karşı çıkmamışlardır. Eşitsizliği artıran, sömürüyü kolaylaştıran, tekelci sermayenin önünü açan, yurttaşı müşteriye dönüştüren, zengini daha zengin fakiri daha fakir yapan hiçbir gelişmeye itirazları yoktur.

Oysa karanlık savaşta sert güç unsurlarından çok yumuşak güç unsurları ön plandadır ve bu yolla ülkelerin içi karıştırılmakta, rejimleri kuşatılmaktadır. Yumuşak güç unsurları kullanılarak, ülkelerin milli güç unsurları tahrip edilmekte, siyasi- iktisadi- askeri güvenlikleri, enerji ve çevre güvenlikleri aşındırılıp tasfiye edilmektedir.

Kitlelerin yapay gündemlerle uyutulduğu bir süreçte, devlet geleneğine, ulusal kültür bilincine sahip ulus devletler hedef alınmaktadır.

Oysa ulus devlet, her devrin adamı olanlarla değil, her devirde adam olanlarla, yani adam gibi adamlarla savunulur.

Cumhuriyet, gönlü Brüksel ya da Washington’da olanlarla değil, gönlü Anadolu’da olan, dünyaya Ankara merkezli bakan, Cumhuriyet aydınlarıyla geliştirilir.

Barış DOSTER - 07.09.2010 - İlk Kurşun
http://www.ilk-kursun.com/