Bugünkü gelişmiş insan hakkındaki bilgilerimiz ancak 40.000 yıl öncesine kadar uzanmaktadır. Afganistan’daki Karakamar (Karakemer) mağarasındaki 40.000 yıl öncesine ait eşyalar en eski insan eserleridir. İnsanların yerleşik toplum düzenine geçtigi en eski bölgelerden birisi de Hazar Gölü güneyindeki Anau Kurganı’nın ve kentinin bulunduğu yerdir. 1900’de Anau Kurganları kazısını Pensilvanya Evrenkenti adına yapan Prof. Dr. Raphael PUMPELLY araştırma sonuçlarını 1908’de ABD’de Chicago’da yazdığı “Explorations in Turkestan” kitabında bu bölgede dünyadaki ilk yerleşik topluma ait belgelerin bulunduğunu açıklamıştır. Prof PUMPELLY kitabında bulduğu bu uygarlığın Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarından çok önceki devirlere ait olduğunu da özellikle belirtmiştir. Pensilvanya Evrenkenti Anau kazılarını son yüz yıldır aralıksız sürdürmekte olup son yıllarda Prof. Dr. Victor H. MAİR kazıları yürütmektedir. Son iki yüzyıldır Türkistan coğrafyasında bulunan tarihî eserler ve okunan taş yazıtlar uygarlık beşiğinin Türkistan toprakları olduğu gerçeğini binlerce defa doğrulamaktadır, fakat yazık ki başta Türk milleti olmak üzere insanlık bu konuyla yeterince ilgilenmemektedir. Bu bilgilerin varlığı batı dünyasının kendini temellendirdiği uygarlığın Filistin ve Mezopotamya topraklarından ortaya çıktığı kuramına ters düşmektedir. Yabancıların bu konuya olan maksatlı ilgisizliğinin sebebinin bu olduğunu anlayabiliriz ama, bu coğrafyada insanların yaşamaya başladığı ilk günden beri bu toprakların sahibi olan Türk milletinin bu konuya olan ilgisizliği kabul edilemez ve anlaşılamaz. Son iki yüzyılda bu konuda yapılan her araştırma sonucunda varılan gerçek, Türkistan topraklarının son buzul çağı sonrası insanlığın uygarlık temellerinin atıldığı topraklar olmasıdır.

Türkistan yani “Orta Asya” veya “Ortalık Asya”, çağdaş insanlığın uygarlık beşiğidir. Bu beşiğin sahibi olan Türk milleti mirasına sahip çıkmak zorundadır. Bu konuda yapılacaklardan birisi de; erken Türk tarihi araştırmacısı Kâzım MİRŞAN başta olmak üzere Türkistan ile ilgili yapılan bütün araştırmalardan aldığımız bilgilerin ışığında bu konuda yapılan çalışmaları bütün gücümüzle desteklemektir. Bunu millî bir görev bilmeliyiz.

Türk milliyetçisi Türk tarihinin çıkış kaynağı olan Türkistan’ı ve oradaki kültür varlıklarımızı bilmek zorundadır. Tarihinin derinliklerine bakıp geçmişi göremeyenler ileriye bakıp geleceği de göremezler.

Türk yazısının doğduğu Tamgalı Say’a, Saymalı Taş’a, Çiğim Taş’a, Talas’a, Orkun’a, Yenisey’e ve Baykal Yazıtları’na, Balballar’a, Altın Elbiseli Adam’a, Bayram Kurganı’na, Pazırık Kurganı’na, Turfan’daki Karız su kanallarına, Urumçi’deki Tarım Mumyaları’na, Sülyek Köyü Yazıtları’na, Mogolistan’da, Altaylar’da, Tuva’da, Yakutistan’da bulunan henüz hiç el sürülmemiş yüzlerce Türk eserine kim sahip çıkacak?

Tarih zengini Türkistan buna ilâveten dünyanın en güzel dağları, ovaları, kentleri, Türkçe konuşan insanları ile orada Türkiye’den gelecek kardeşlerini beklerken her tatili fırsat bilip onbinlerce insanımızın Avrupa’daki Amerika’daki kentlere sürekli gezmeye gitmesi nedendir?
Aslında bunun tabiî ki açıklaması var ve yalın bir gerçek olarak apaçık ortada duruyor. Batıya karşı son iki yüzyıldır milletimiz tarafından duyulan iflah olmaz, dizginlenemez bir aşağılık duygusu.

Bu aşağılık duygusu öylesine güçlü ki, Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN önderliğinde batıya karşı İstiklâl Savaşı’nı başarı ile yapmış kahraman Türk milletinin bugün yaşayan evlâtlarının bir kısmındaki batı hayranlığı, dünün Avrupa muhibbi (seveni) Abdullah Cevdetlerden , Mustafa Reşit Paşalardan daha fazladır. O İstiklâl Savaşı ki, 1800’ler den beri gelen batı hayranlığının sonucuydu. Çok iyi bilinir ki, İstiklâl Savaşı’nın önderi olan ATATÜRK, fikirlerimin babası dediği Ziya GÖKALP, hislerimin babası dediği Namık KEMAL’den aldıklarının yanında 20. yüzyılın en büyük askerî dehası olarak bu vatanı ve Türkiye Cumhuriyet’ini saldırgan batıya karşı, hem savaş alanlarında hem de görüşme masalarında kurmuştur. Bu gerçekleri en iyi bilmek durumunda olanlar aydınlardır. Ama Türkiye’nin bir kısım aydınlarının 2006 Türkiye’sindeki batı hayranlığı inanılmaz noktalardadır, bu gibiler ABD’yi hâlâ stratejik ortak görmekte ve AB’ye koşulsuz köle olmak arzusunda olduklarını açıkça gösteren tutum içindedirler.

Türk milleti İstiklâl Savaşı dönemi ve Türkiye Cumhuriyet’inin ilk yılları olan 1919-1938 dışında tutulursa son 200 yıldır batının siyasî, kültürel, askerî ve ekonomik baskısı altındadır. 1919 öncesi Osmanlı’da gelinen perişan noktanın iyi anlaşılması için son Osmanlı Sultanı VAHİDETTİN’İN sadrazamı olan damat Ferit’in 9 Mart 1919 da İngiliz Amiral WEBB’E Osmanlı topraklarının İngilizler tarafından 15 yıl süre ile işgal edilip her ile tayin edecekleri birer vali tarafından yönetilmesini istediğini hatırlayalım. Ayrıca 1919 Temmuz ayı ortalarında R. MÜMTAZ Paşa ve saray mabeyincilerinden Emin Bey, VAHİDETTİN’İN talimatıyla İsviçre’deki İngiliz elçisine İngiliz himayesini isteyen bir muhtıra verirler.

(VAHİDETTİN, M. KEMAL ve MİLLÎ MÜCADELE, TURGUT ÖZAKMAN s. 389-390-391, Bilgi Yayınları)

Türk milletini kendi millî değerlerinden uzaklaştırmak ve 1919 öncesinde olduğu gibi tekrar Batının boyunduruğu altına sokmak yolunda dış odakların ve onların ücretli yerli işbirlikçilerinin üstün bir gayreti var . Bu konuda gelinen noktayı aşağıdaki gibi özetleyebiliriz.


Siyaseten batıya AB bağlamında boyun eğme eğiliminin sürdürülmesi çalışmaları milletimizin ana gündeminde inatla birinci sırada tutulmaktadır.

Kültürel olarak batının çekim alanına girme 1938’den beri artarak devam ediyor. Bu durumun en belirgin göstergesi de; Türkçenin eğitim dili başta olmak üzere bir çok alandan adım adım dışlanarak silinmek istenmesidir.

Askerî olarak gelinen noktayı anlamak için ise birilerinin gündemindeki konulara bakmak yeterlidir. “Millî sınırlarımızdan Türk ordusunun sınır birliklerini 80 km. içeri çekmeli imiş! Sınır güvenliğini AB komutasına bağlanacak 70.000 bin kişilik özel birlikler ile sağlamalı imiş! Jandarma kaldırılmalı imiş! Ordumuzun küçültülmesi ile bütçeye olan yükünün hafifletilmesi gerekliymiş…!!! Gibi saçma sapan konuları konuşabilenlerin Türkiye’sindeyiz.

Ekonomik olarak egemenliğini AB , İMF ve Dünya Bankası’na terk etmiş borç batağında olan çıkış için ise millî varlıklarını, bankalarını sanayi tesislerini ve hatta topraklarını yabancılara satmayı kabullenen bir yapıdayız.

“Bu ağır şartlar karşısında ne yapacağız” sorusu, gelinen en önemli noktadır. Yapılacaklar:

Öncelikle tarihimizi yani kendimizin ne olduğunu bileceğiz, Mustafa Kemal ATATÜRK’Ü ; Cumhuriyet’i kuran kadroların yaptıklarını iyi bileceğiz; Atatürk’ün fikirlerimin babası dediği Ziya GÖKALP’İ , hislerimin babası dediği Namık KEMAL’İ bileceğiz. Türk Devleti’nin temelindeki bu fikir adamlarımızı bilmezsek, öğretilerini özümsemezsek millî şuur gelişmez, millet değil kuru kalabalık oluruz. Kuru kalabalıklar top ve pop ile kolayca uyutulurlar. TV’ler uyuşturucu tüpü hâlini alır. TV’den evlerimize ustalıkla sokulan Yunanistan’dan gelme yabancı damat, kızlarımızı almanın yanında, şu günlerde olduğu gibi bankalarımızı, sanayi tesislerimizi ve topraklarımızı alan sermaye olarak ortaya çıkmakta. Ama unutmayalım ki, Yunanlı için İstanbul’un adı Costantinapolis, Ege Denizi Yunan Denizi, Ege ve Marmara bölgeleri büyük Yunanistan’ın toprakları. Bu gibi acı gerçekler ortada iken millî şuur yoksunu birileri de “ama Yunan’a satılan bankanın satış fiyatı iyi” diye sevinip duruyor.

Fakat unutulmasın ki Türk milletinin içinde her zaman ve her ortamda millî devletine sahip çıkanlar dün vardı, bugün de vardır, yarın da o birileri mutlaka olacaktır. O birileri isimsiz kahramanlardır, o kahramanlar kaç kişi derseniz her zaman yeteri kadar sayıda oldular, nerede lâzım olunca hep orada oldular. Aynen Çanakkale’de, Dumlupınar’da Sakarya’da oldukları sayıdalar, yani yeteri kadar varlar.

Onlardan içimizde yaşayanlarının bir çoğunu yaptıkları mücadeleden tanıyorsunuz, yazıyorlar, konuşuyorlar, anlatıyorlar. Türk milletini aydınlatma için tarihlerinden aldıkları şuurla nöbetteler.

O kahramanlardan birisini, yaptığı çok önemli bir çalışması ile sizlere tanıtmak istiyorum.

 

Sayın Fevzi ÜLGÜ kendisini tanıdığım uzun yıllardır Bursa Ulu Cami minberindeki gökyüzü haritasını inceliyor ve bulduğu Türk bilim tarihine ait çok önemli bilgileri yazılarında ve yeni yayınladığı kitabı ile bizlere duyurmaya çalışıyor. Milletimizin özgüvene ihtiyacı olduğu bu son günlerde çok önemli bir hizmeti karşılık beklemeden inançla ve azimle yapıyor.

Sayın Fevzi Ülgü Bey’in kitabı 1399 yılında yapımı biten Ulu Cami minberinde çok önemli uzay bilgilerinin olduğunu ortaya koyuyor.

 

1


2


3


4


Minberde Devaklı Abdülaziz oğlu Mehmed’in işi diye işlenmiş imzadan Tebriz yakınında Devak’tan yani Türkistan’dan ustalar getirildiğini tespit eden Sayın F. ÜLGÜ kitabında özetle diyor ki;

1- Ulu Cami minberi bütünüyle uzayı göstermektedir. Minberin yan yüzeyleri kabartma olarak yıldız, kuyruklu yıldız, üst galaksi, orta galaksi, çift yıldız (ikiz yıldız) niteliklerinde ve kabartma şekiller hâlinde işlenmiştir. Bu özellikler bugünkü bilimin verileri ile bire bir örtüşmektedir.

2- Güneş sistemi, başta güneş olmak üzere 9 gezegeni ile birlikte küresel kabartma şekiller hâlinde uzaklık ve büyüklük mukayeseleri ile birlikte yerleştirilmiştir. Üstelik Plüton gezegeninin dış merkezli gezegen olduğu da vurgulanarak.

3- Gezegenlerin bir yörüngeye bağlı hareket ettikleri özellikle gösterilmiştir.

4- Üçoklar, Bozoklar olarak 24 Türk Boyu’nu temsil eden şekiller ise minberin alt kısmına yerleştirilmiştir.

5- Minberin doğu ve batı medeniyetleri karşılaştırmasında yapım tarihi olan 1399 ise bir başka önem taşımaktadır.

6- Minberdeki şekillerin 4 ayrı renk sedef kakmadan yapılması ile bir çok ayrıntı görülebilmektedir.

7- Kuyruklu yıldız şekli incelendiğinde çekirdek kısmının 3 parçalı olduğu açıkça görülür.

8- Ulu Cami minberi dünyadaki ağaç işçiliği sanatı bakımından da emsâlsizdir.

9- Minber, üzerinde taşıdığı gökyüzüne ait bilgilerle eşi emsâli olmayan bir sanat eseridir.
O bir ahşap kitâbedir. O Türk milletinin millî abidelerinden birisidir.

10- 607 yaşında olan Ulu Cami minberinin üzeri son üç yüzyıldır Arap zamkı ve gomalakla kaplı olduğu için bu kıymetli eserin üzeri örtülmüş. Bunun bir iyi tarafı var. Dış etkenlere karşı ahşap korunmuş ama üzerinde taşıdığı Türkistan’dan, erken Türk uygarlığından süzülüp gelen Türklerin gök bilimlerindeki uygarlık seviyelerini gösteren bilgilerin üzerini de bu güne kadar örtmüştür.

Türk milletinin Anadolu’da bulunan birçok eski eserinden sadece birisi olan Eskişehir’deki Yazılı Kaya’dan sonra Anadolu’daki bir başka tapu belgesi olan Ulu Cami minberine sahip çıkmaya sizleri davet ediyorum. Daha nice Türk eserleri genç araştırmacılarımızın alâkasını beklemektedir.

Türkistan’daki Devak’tan 607 yıl önce Bursa’ya taşınan bir bilim âbidesine ait diğer geniş bilgilerin olduğu kitabına ulaşmak için Sayın Feyzi ÜLGÜ Bey’in telefonu: 0 537 266 87 09.


Türk tarihini bilmek zorundayız. Tarih bilme tarih şuurunu doğurur. Millî aydın bu şuurdan çıkar. Türk milletinin bu günlerdeki en büyük eksiği millî aydınının azlığıdır.

Turgay TÜFEKÇİOĞLU, Orkun Dergisi, Sayı: 99