Bindik bi alamete…

Aslında her şey, “Londra gibiyiz” ayaklarıyla başladı. Çift katlı otobüs getirdiler… Ama küçük bi pürüz vardı. Çift katlılar, Londra’da soldan gidiyor, duraklar solda, dolayısıyla kapıları da soldaydı. Bizde sağdan gidecek, duraklar da sağda… Estetik ameliyat yaptılar, soldaki kapıları söküp, sağa taktılar.

Oldu sana Londra.

*
Sonra sevdiler bu estetik ameliyat işini… “Metro yapamadık, metroymuş gibi yapalım” dediler. Yolun ortasına yol yaptılar. Durakları da yolun ortasına yaptıkları yolun ortasına koydular. Ama küçük bi pürüz vardı… Çift katlıların kapısını soldan sağa aldıkları için, yolun ortasına koydukları duraklar, çift katlıların solunda kaldı iyi mi… İndirme bindirmeye yanaşamıyor! “Londra değil miyiz kardeşim” dedi biri…
E Londra’yız… Haaadi
bakalım, çift katlıları yolun sağından değil, solundan götürmeye başladılar.
Oldu sana tam Londra.

*

Ama küçük bi pürüz vardı… Bizim raysız metro, tek hat üzerinde güzel güzel gidiyor ama, sadece gidiyor, gelemiyor. Yol bitince, kafayı asansörün kapısına kaptırmış gibi, sıkışıp kalıyor, dönemiyor. Böylece, hattın başladığı ve bittiği yere U dönüşü için yer yapmayı unuttukları anlaşıldı! Düşündüler, taşındılar, zabıtaları devreye soktular. Pazarda domates kontrolü yapması gereken zabıtalar, E5’e fırladı, el kol işaretleriyle trafiği durdurup, balina kadar metrobüsleri E5’e çıkardı, geniş bir kavisle, tekrardan hatta sokmaya başladı.

*

Ama küçük bi pürüz vardı… Trafik sıkışıklığına çözüm olarak icat edilen metrobüsler, zabıta marifetiyle yoldan çıkıp tekrar yola girme manevraları sırasında trafiği hiç olmadığı kadar felç etmeye başlamıştı. Düşündüler, taşındılar, trafik sıkışıklığına çözüm olarak icat ettikleri metrobüsleri, trafiğin yoğun olduğu saatlerde seferden çektiler! Hava kararıp el ayak çekilince trafik rahatlıyor, bunlar da metrobüsleri yeniden sefere koyuyordu. Koyuyordu da… Sokakta kimse kalmadığı için, metrobüsler boş gidip geliyordu. Baktılar olacak gibi değil, E5’in ortasına, uçandaire gibi havada duran U dönüşü yerleri yaptılar.

*

Ama küçük bi pürüz vardı… U dönüşünü geç de olsa akıl etmişler, yolun ortasına koydukları duraklara insanların nasıl geleceğini düşünmemişlerdi. Metrobüs şakır şakır gidip geliyor,
ahali uzaktan seyrediyor, E5’in ortasına yaptıkları yolun ortasına koydukları durağa gidemiyor! Üstgeçitler yapalım” dedi biri… Alkışladılar.

*

Ama küçük bi pürüz vardı… Öyle titiz bir planlama yapılmıştı ki, Hollanda’dan apar topar kiraladıkları otobüslerin durak levhalarını sökmeyi unutmuşlardı. Kiminde Utrech yazıyordu, kiminde Eindhoven! Üstelik, sanki bizde şoför yokmuş gibi, otobüslerle birlikte Hollandalı şoförleri de kiralamışlardı… Ve, adamlar “Birader nereye gidiyor bu?” diye sorulduğunda, “Ben anlamiyo Turkce” cevabını veriyordu. Deneme yanılma yöntemiyle, Eindhoven’e binersen, Cevizlibağ’a, Utrech’e binersen, Topkapı’ya
gideceğin anlaşıldı.

*

Yaptıkları işi çok beğendikleri için, hattı
uzattılar, köprüyü geçip, “asrın projesi” dedikleri metrobüsü, Anadolu’ya da götürmeye karar verdiler.

*

Ama küçük bi pürüz vardı… Tanesini 1.5 milyon Eurocuğa aldıkları 70 tane otobüs, düz yolda gidiyor, yokuşta gidemiyordu! Kadıköy’den binenler, şoförün “Beyler bi el atalım” anonsuyla köprü yokuşunda iniyor, ittiriyor, düze çıkınca, tekrar biniyordu. Düşündüler, taşındılar, tanesini 1.5 milyon Eurocuğa aldıkları 70 otobüsü, düz yerlerde, bildiğin körüklü otobüsleri yokuşta kullanmaya başladılar.

*

Ama küçük bi pürüz vardı… Yağmur yağdı, metrobüs hattı Dicle Nehri’ne döndü. Kayık çalışıyor, otobüs çalışmıyor. Çünkü, yolun ortasına yaptıkları yolu, 5 santim aşağı yapmışlardı. Seferleri durdurup, asfaltı yükselttiler. Bu sefer kar yağdı… Muhallebici-mimar belediye başkanımızın yaptığı asfalt, sütlaca döndü. Seferleri durdurup, çukurları tamir etmeye başladılar. Bu sefer ahali isyan etti. Bölüm bölüm kapatıp, çift yönlü yolun tek yönünü çalıştırmaya başladılar. Bu sefer, zaten ters yön kullanan şoförlerin, iyice nevri döndü. Sağdan mı gidiyorduk soldan mı filan derken, tek hat üzerinde kafa kafaya vuruşmaya başladılar. Yaralananlar oldu. Nasıl becerdiler bilmiyorum, iş makinesi metrobüse çarptı, ölenler oldu. Tamirat bitti, kalan sağlarla devam etti.

*

Ama küçük bi pürüz vardı… “Asrın projesi” denilen hadise, muhteşem hesap kitap nedeniyle “asrın maliyeti”ni yaratmıştı. Düşündüler, taşındılar, milleti rahatlatmak için yaptıkları metrobüse, zam yaptılar. Ama küçük bi pürüz vardı… Bu işi de yüzlerine gözlerine bulaştırmışlardı. Metrobüs, mahkeme duvarına tosladı. Badem bıyıklı olmadığı anlaşılan hâkim, çıktı,
“Bu zammı yapamazsın” dedi. Çünkü, mimariye, mühendisliğe aykırı olduğu
gibi, hukuka da aykırıydı.

*

Netice itibariyle…

Macera devam ediyor.

Bindik bu arkadaşlarla bi alamete, küçük bi pürüz var, kıyametten yırtmak için U dönüşü yapacak yerimiz yok!

Yılmaz ÖZDİL - 31 Ocak 2010 - Hürriyet
Add a comment

Ana, baba, evlat

Yaşar bey…

Köyde fırıncıydı.

Oğlu oldu.

*

Hep onurlandırdı, hep koltuklarını kabarttı… Takdirlerle okudu, tıp kazandı, Rize’nin Subaşı Köyü nire, teee Colorado nire, Amerikalara gitti, profesör oldu, tebrike geliyorlardı Yaşar Bey’i, boğazı düğümleniyordu gururdan, Hacettepe Üniversitesi Transplantasyon Merkezi’ni kurdu oğlu, Türkiye’nin ilk böbrek naklini gerçekleştirdi, ciğer denince akla Arnavut ciğeri gelen memleketimin, ilk karaciğer naklini gerçekleştirdi, Yaşar Bey’in dili dönmüyor söyleyemiyordu ama, International Society of Burn Injuries’e başkan seçildi oğlu, binlerce insanın hayatını kurtardı, yüzlerce ödül aldı, kitaplar yazdı, hastane kurdu, üniversite kurdu, rektör oldu, Allah’a dua ediyordu Yaşar Bey, böyle bir evladı kendisine ve memlekete nasip ettiği için… Taa ki, geçen seneye kadar… İçine attı, attı, kahrından vefat etti Yaşar Bey, bu ay… Ülkenin en saygın insanlarından biri olan oğlunu, darbeci diye içeri atmışlardı çünkü… Sadece bir kişiyi isterdi yanında son nefesini verirken, son kez sarılmak için, oğlunu, olmadı, bi tek o gelemedi cenazesine… Hayatı boyunca babasını onurlandıran oğlu, “Kaçacak halim yok, yanıma polis dikin” diye yalvardı, verilmedi izin, her evladın hakkı olan son görevini yapamadı, hücrede ağlaya ağlaya Fatiha’sını mırıldandı küçük bir çocuk gibi, 66 yaşındaki Mehmet Haberal.

*

Meryem Hanım…

Köyde ev hanımıydı.

Oğlu oldu.

*

Etrafa deli dolu, vurdulu kırdılı, hatta kanun tanımaz ama, ailesine hayırlı… Kim ne derse desin, her ana gibi evladına toz kondurmazdı Meryem Hanım… Mafya babası denilen oğlunun, depremzedelere yaptığı babalıkları, kurduğu çadırları, aşevlerini anlatırdı. Devletin yapmadığını yapmaya kalkışması suçtu ama, evladını uyuşturucuya kaptıran ana-babaların koştuğu, yardım istediği kişiydi oğlu… Elbette tasvip etmiyordu yaptığı çoğu işi, nasihatlerde bulunuyordu ama, evlattır, kuzu gibi bağrına yaslandığında öfkesi geçiveriyordu. Gel zaman git zaman, ha bire içeri girsin çıksın, yorgun kalbi dayanamadı Meryem Hanım’ın… Son nefesini vermek üzereyken, her aradığında yanında olan oğlunu aradı gözleri, son kez sarılmak için… İlk kez, yoktu. Olamadı. Darbecilikten içerdeydi bu sefer… “Anamdır” dedi, “Kaçacak halim yok, yanıma polis dikin” dedi, hakkıydı, verilmedi izin…
Gazeteye “Dünyanın en iyi annelerinden bir tanesi olan sevgili annemi kaybettiğimi öğrendim” diye ilan verdi, hücrede ağlaya ağlaya Fatiha’sını mırıldandı küçük bir çocuk gibi, Sedat Peker.

*

Yusuf Bey…

Tekel işçisiydi, Batman’da.

Kızı oldu.

*

Kocaman gözleri, dünya güzeliydi, Mizgin… Zehir gibi çalışıyordu kafası, o imkânsızlıklar coğrafyasında pekiyiler getiriyor, gururlandırıyordu babasını, öğretmen olacaktı; yoksul ama mutlu bir yuvaydı. Taa ki geçen seneye kadar… İki büyük facia geldi başlarına peş peşe… Halsiz, bitkindi Mizgin, talasemi çıktı, ilik nakli gerekiyordu, yani çok para… Elde avuçta ne varsa satalım, bulalım derken, Yusuf Bey’in çalıştığı tesis satıldı, kapatıldı iyi mi, bin 230 lira maaş alıyordu, 650 lira alacaksın, hem de 12 ay değil, 11 ay alacaksın, ya da defolup gideceksin dediler, atladı arkadaşlarıyla otobüse, Ankara’ya geldi, gaz yedi, cop yedi, açlık grevine katıldı, eksi 5, eksi 11, direniyordu, arkadaşları veya kendisi için olmasa bile, kızı için… “Ölmek var, dönmek yok” diye haykırıyordu. Ki, o uğursuz haber geldi… O koca yüreğiyle, iki gün önce telefonda “Ölmek var, dönmek yok babacığım” diye moral veren Mizgin, son nefesini veriyordu. Ve, bir kişiyi istiyordu yanında, son kez sarılmak için… Kader arkadaşları topladı parayı, bilet alındı, atladı otobüse, kar kış, Batman, geç kalmıştı… 14 yaşındaki Mizgin’in tabutuna sarılabildi Yusuf Bey.

*

Uzattım, özür dilerim.

Salt, suçludur suçsuzdur, haklıdır haksızdır meselesi değil bu; hiç tanımadığın insanlar hakkında yazmak, son görev olmasa bile, insani görevdir… Vicdanlar kör, merhamet sağır… İster içerde ol, ister dışarda, pranga hepimizin ayağında, vebal boynumuzda… Bu dünyada olmasa bile, öbür dünyada iki el yakada…

*

Kalplerde nefret birikiyor.

Fena şeyler oluyor Türkiye’de.


Yılmaz ÖZDİL - 28 Ocak 2010 - Hürriyet

Add a comment

Ay’da petrol bulundu…Bir CİA Numarası...

Şakır şakır liste yayınladılar… İşadamlarından gazetecilere, profesörlerden siyasilere, yargıçlardan askerlere, yüzlerce kişi “alakası olmadığını” anlatmaya çalışıyor.

*

“Ay’da petrol bulundu” çünkü!

*

CIA numarasıdır…

*

“Değersiz” biri, bazı gazeteler tarafından “köşe yazarı” yapılarak, “önemli” hale getirilir. Sonra bu “değersiz önemli” kişi, bir makale döşenir, “Ay’da petrol var” der. Değersiz kişiyi önemli hale getiren gazeteler, bu makaleyi manşete çeker: “Ay’da petrol bulundu!”

*

Televizyonlar devreye girer… Açık oturumlar yapılır. “Saçmalamayın arkadaş, Ay’da petrol olamaz” diyenler davet edilir. “Sen hiç Ay’a gittin mi, madem Ay’da petrol yok, kanıtla o zaman” denir! Ertesi gün, “Ay’da petrol yok dediler ama, kanıtlayamadılar” manşetleri çıkar.

*

Vatandaşın kafası karışır.

*

Öbür “değersiz önemliler” devreye girer… “Ay’da petrol olamaz” diyenlere yönelik yorumlar yaparlar. “Bunlar statükocu… Alaska’da da yok diyorlardı ama, çıktı… Ay’da petrol yok diyenler, aslında insanlığın ilerlemesini, gelişmesini, refahını engellemeye çalışıyor” derler.

*

Ahmet, “Ay’da petrol var” diyen Mehmet’i referans gösterir, Hüseyin Ahmet’i, Şebnem Hüseyin’i… Körler sağırlar, birbirini ağırlar… Saldırı o kadar şiddetlidir ki, “Ay’da petrol olamaz” diyenler, yavaş yavaş susmaya başlar, bu sefer “Gördünüz mü bak, utandılar, seslerini kestiler” denir… Böylece meydan Ahmet’e Mehmet’e kalır.

*

Ahali işsizliği, yoksulluğu, yolsuzluğu unutup, bu işi konuşmaya başlayınca, “Biz sivil toplum kuruluşuyuz” diyenler devreye girer… “Ay’da Petrolü Sevenler Derneği” kurulur. Kitaplar yazılır. Ödüller verilir. Oyuncaklar, tişörtler yaptırılır. Bedava konserler düzenlenir, cukkayı kapan sanatçılar, “Bizi yıllarca kandırdılar, bana sorarsanız Mars’ta bile petrol vardır” der. Uluslararası destek sağlanır, astronot rolü oynamış Hollywood yıldızları şahit gösterilir.

*

Hâlâ inanmamakta direnenler, “Yazıklar olsun, bu çağda bu kafa, gözleri var görmezler, Allah akıl fikir versin” diye aşağılanır… İnanmayanlar çoğunluk olduğu halde “yalnızlaşma” başlar. “Galiba bi tek ben inanmıyorum” düşüncesi hâkim olur… İnsanlar “Ay’da petrol olduğuna inanmadıklarını” eşlerine, arkadaşlarına bile söyleyemez hale gelir.

*

“Madem Ay’da petrol var, çıkarsana o halde” diyenlere de, en yüksek perdeden bağırılır… “Kardeşim! Çıkarırız çıkarmasına ama, Ay’dan petrol çıkaracağız diyen oldu mu sana? Bırak şimdi demagoji
yapmayı, Ay’da petrol var mı,
yok mu, sen onu söyle!”

*

İşte tam o sırada, anketçiler devreye girer… “Ay’da petrol bulunsa fena mı olur yani” diye sorulur… “Vatandaşın yüzde 99’unun Ay’da petrol bulunmasını gönülden desteklediği” açıklanır. Yüzde 1, fikrim yok der… E zaten o kadarcık cahil, her toplumda olur.

Yılmaz ÖZDİL - 26 Ocak 2010 - Hürriyet
Add a comment

Yazarlar