The little Tayyip...

Central Park’a bakıyor.

5’inci cadde üzerinde.

Muslukları altın.

*

The Plaza Hotel bu.

Lüksün mabedi.

*

Aslında tam otel değil, kısmen otel... Üst katlarda 182 tane özel dairesi, orta katlarda 152 residence, en alt katlarda 130 tane otel odası var. Çatı tripleksi 56 milyon dolara satıldı. Öbür daireler, konumuna göre, 15-35 milyon dolara alıcı buldu. Dairelerin aylık kirası, 40 bin dolarla 600 bin dolar arasında değişiyor. En dandik otel odasının geceliği, 1.200 dolar... Otel hizmeti veren residence’lerin geceliği, 10 ila 20 bin dolar.

*

Beatles burada kalıyordu... Marilyn Monroe, jartiyerli efsane pozunu burada verdi. Sex and the City ve Gossip Girl’ün bazı bölümleri burada çekildi. Başkan Nixon’ın kızının düğünü burada yapıldı.

Sahibi Arap’tı, şimdi İsrailli.

*

Kapısında, Pomona heykeli var.

Çeşmeli... Meyve tanrıçası. Cıbıl.

Memeler filan ortada.

*

Bakmak bedava ama...

“Her şey dahil” değil maalesef.

Yersen...

Tabak başı 400 dolar.

Portakal suyu, 12 dolar.

Tadımlık havyar, 200 dolar.

Şampanya, 3 bin dolar.

Dedim ya, musluklar 24 ayar.

Avizeler kristal.

İsteyene, süt banyosu...

Odaları Versace tasarladı.

Louis XV’ten esinlenmiş...

Ki, bu arkadaş, yozlaşmanın eşsiz örneklerini sergileyerek, Fransız devrimine giden parke taşları döşemişti.

Koltuk moltuk antika.

Yatak takımları ipek.

Ayna çerçeveleri altın.

Bornozlar altın sırmalı.

Ya araklanırsa?

Otel Müdürü gülümsüyor, “Üzerlerinde amblemimiz var, reklamın iyisi kötüsü olmaz!”

*

Başbakanımız burada kalıyor.

*

Ve, ahalimiz kızıyor:

“Nasıl olur da, Başbakanımızı sokakta yürütür bu şerefsizler!”

Yılmaz ÖZDİL - 25 Eylül 2009 - Hürriyet

Add a comment

15 yaşında...

Çok başarılı öğrenciydi Musa.

Öğretmen olmak istiyordu.

Sabah okuluna gidiyor...

Sonra çobanlık yapıyordu.

Babası garibandı çünkü.

* * *

Tam bir sene önce, gene böyle bir sabah... Çıktı tek göz oda, ağıldan bozma evinden kör karanlıkta, yürüye yürüye, 2 kilometre, sırtında çantası, şehirlerarası asfalta geldi... İzmir Aliağa’ya bağlı Kapıkaya Köyü’nde yaşıyordu, köyde okul yok, okul Yenişakran’da... Türkiye’nin en batı ucunda, bütün yatırımlar oraya yapılıyor denilen coğrafyada, Türkiye’nin en doğusundaki yaşıtlarıyla aynı kaderi paylaşıyordu; taşımalı eğitim... Servis bekliyordu.

* * *

Yakaladı yakaladı...

Kaçırdığında okuluna gitmesi imkânsız.

O nedenle, gün doğmadan kalkıyor, en az 2 saat yolu hesap ederek, saat 6 civarında asfaltta oluyordu.

Asfalt rampa.

* * *

Göründü yarım saat sonra servis minibüsü... Manisa’nın Karaahmetli Köyü’nden başlıyor, çocukları toplaya toplaya, en son Musa’yı alıyor, Yenişakran’a varıyordu. İçerde, biri şoför, biri engelli çocuğuna refakat eden anne, toplam 27 çocuk... Musa 30’uncu.

* * *

Durdu önünde her sabahki gibi, bindi Musa, hareket ettiler. Ama bir acayiplik vardı... Şoför döndü Musa’ya öfkeyle, “Bak seni almak için durduk, fren patladı, niye rampada duruyorsun, 100 metre yürüyüp düzlükte dursana!” diye bağırdı... Yer kalmadığı için ayakta dikilen Musa, büktü boynunu, ne desin, zaten bütün çocuklar ona suçlu gibi bakarken ne diyebilirdi ki? Bir ara göz göze geldi en sevdiği sınıf arkadaşı Hidayet’le... Hidayet gülümsedi, çaktırmadan şöyle bir salladı elini havada “Boşver” manasında, “boşver, üzülme...”

* * *

Dandik asfaltta haldır haldır gitmeye başladılar, 1 kilometre, 2 kilometre, 3 kilometre... Yenişakran’a 4 kilometre kala, olanlar oldu, trafolar bölgesinde dik yokuşun sonundaki sert viraja daldı minibüs, “Fren boşaldı” diye bağırdı şoför, savruldular, korkuluk morkuluk yok tabii, uçtular Tütünlü Deresi’ne... Önce çığlıklar, 3 takla, 5 takla, darmadağın oldu, zaten darmadağın haldeki minibüs, sonra trajik sessizlik.

* * *

İsmail oracıkta öldü. 9 yaşındaydı. Recep öldü, Murat öldü. 15’indeydiler. Ve, gülümseyerek kan kardeşine moral vermeye gayret eden Hidayet... Ambulanslar geldiğinde nefes alıp veriyordu hâlâ... Hastane, doktor, ameliyat, olmadı... Hidayet de gitti.

Ya Musa?

Kafası yarılmıştı, sağ el bileği ezik...

Hatta, o feci kazanın haberini yapan gazeteler, Musa’nın bandajlı fotoğrafını koymuşlardı, “Açılan kapıdan fırladı, kurtuldu” diye.

* * *

Kurtulmuştu hakikaten Musa... Sağ çıkmıştı o tabut minibüsten... Ama kâbuslardan kurtulamadı... Hidayet her gece rüyasına giriyor, gene gülümseyerek “Boşver, üzülme” diyor ama, şoförün “Bak seni almak için durduk!” diye bağırması kulaklarından gitmiyordu, çın çın... Bıraktı okulu. Gitmedi bi daha.

* * *

Ve, bir sene sonra...

* * *

Bilirkişi, en fazla 12 yaşında olması gereken servis minibüsünün, daha eski, 15 yaşında olduğunu, frenlerin kazadan çok önce patlak olduğunu tespit etti; balatalar erimişti. Aslında servis minibüsü bile değildi, öyle olsaydı, “S” plaka taşımalıydı, taşımıyordu. Buna rağmen, hiç kimse şikâyetçi olmadı... Savcı hariç... Kamu adına dava açtı, bilirkişi raporunu koydu hâkimin önüne, hâkim de, hiç tereddüt etmeden 10 sene hapis verdi şoföre... Giden gitmişti ama, hiç olmazsa suç cezasız kalmamıştı.

* * *

Ve, önceki gün...

Yıldönümüydü.

Kapıkaya Köyü’nün kabristanında anma töreni yapıldı. İsmail, Recep, Murat ve Hidayet’in ardından dualar edildi. Musa da oradaydı... Gene kenarda, gene boynu bükük. Ve gene, bir senedir her gördüğüne söylediği gibi, “Benim yüzümden, keşke düzlükte dursaydım, benim yüzümden” diye ağlıyordu. Ne büyükleri teselli edebiliyordu onu, ne mahkemenin verdiği adil karar rahatlatabilmişti vicdanını, ne de rüyasında “Boşver” diye gülümseyen Hidayet.

* * *

Bitti tören.

Gitti evine.

Astı kendini Musa.

* * *

Bir sene dayanabilmişti buna.

* * *

Evet, Japonya değil burası...

Kimseden harakiri yapmasını beklemiyoruz.

Alışığız, istiflerini bozmayacaklarını, istifa etmeyeceklerini de biliyoruz. Ama “Sprey yüzünden oldu, yok efendim buzullar eridi, dünyanın suçu” filan, ayıptır beyler.

* * *

Başta minik Dila... 30 küsur günahsız sel kurbanından utanmıyorsunuz, bari, Musa’nın yüreğinden utanın da, hiç olmazsa bir özür dileyin.

Yılmaz ÖZDİL - Hürriyet

Add a comment
Küre’selleşme...


Belediye başkanı açıkladı:

“Spreyler ozonu deliyor, ondan.”


*

Hugo Boss istifa etsin kardeşim!

*

Calvin Klein gözaltına alınsın.

Ralph Lauren tutuklansın.

*

Rüşveti alıp, kaçak binalara ruhsatı veren Christian Dior değil mi sahi? Dere yataklarını ıslah etmeyen Dolce Gabbana değil de, kim? Gözümüzün içine baka baka, “Parolamız 3Ç... Çöpü, çukuru, çamuru yok etmeyen belediye, işini yapmayan belediyedir” demedi mi, Emporio Armani? “Çevrecinin daniskası” değil mi, Elizabeth Arden? “Sele sebep olan binaları istimlak edeceğiz ama, elimizi kolumuzu bağlıyorlar, mağduruz” deyip, öbür taraftan, işine gelmeyen haberleri yapıyorlar diye çatır çatır yıkmadı mı güzelim okulu, Jean Paul Gaultier? Hayatında kürek bile görmemiş eşine dostuna, ihaleleri dağıtmıyor mu babasının malı gibi, Issey Miyake?

*

Bu ülkenin namuslu insanları içeri tıkılırken, vicdanını kaleme alan gazetecilerin tasfiye listeleri havada uçuşurken, “Ben işadamıyım, bana ne, ben cebime bakarım arkadaş” demiyor mu, Donna Karan? Yves Saint Laurent değil mi, avanta kömürü makarnayı kapıp, hür iradesini satan?

*

Güya mübarek ramazan.

Kimdir bir yandan oruç tutan...

Bir yandan soyan?

*

Sizler, naklen seyrederken yağmacıları, boğularak ölenlerin altın dişlerini sökmediklerine dua ederken...

Kimdir Allah aşkına, “Yok öyle yağma mağma” diye fırçalayan?

*

E haliyle...

“Bunlar ozonu deldi” diyor.

Haklı adam.

*

Küre’selleşmedir...

İtiraz edilmeyen, aksine, alkışlanan bir zihniyettir aslında memleketi basan.

Add a comment

Yazarlar

Cloudy

13°C

Istanbul