atamiz tbmm onunde225

Gazi, bu ülkeyi parlamenter sistemle mi yönetmişti?

Asrın liderimiz, Meclis çatısı altında konuştu.

“Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminden rahatsız olanlar var, biliyorum. Bu sistem bizim geleneğimize ters bir yapı diyorlar. Acaba Gazi, parlamenter sistemle mi yönetmişti bu ülkeyi?” diye sordu.

Akp milletvekilleri alkışladı.

Birincisi, evet, bu sistem bizim geleneğimize ters bir yapıdır.

Bunu söyleyen de bizzat asrın liderimizdir.

1993 yılında Erbakan'ın yanında siyaset yaparken, bizzat kendi ağzıyla “başkanlık sistemi bir özentinin sonucudur, Amerikan emperyalizminin bize tavsiyesidir” diyen, kendisidir.

İkincisi, evet, Atatürk bu ülkeyi parlamenter sistemle yönetti.

Meclis binasının pencerelerinde cam yoktu, çatısında kiremit yoktu, iç sıvası bile yapılmamıştı, elektrik yoktu.

Başkanlık kürsüsünün arkasındaki duvarda yarık vardı, soğuk giriyordu, Ali Fuat paşa'nın seccadesi oraya çivilenmişti.

Bir okuldan sıralar getirilmişti, soba kurulmuştu, kahvelerden toplanan gaz lambaları tavandan sarkıtılmıştı.

Ankara'da kiralık ev yoktu, zaten para da yoktu, milletvekilleri öğretmen okulunda 25 kişilik koğuşlar halinde kalıyorlardı, karyolalar yetmemişti, yer yataklarını bitiştirip yatıyorlardı, battaniye benzeri örtü ayarlayıp açık arazide, çayırlarda, ağaç altlarında yatanlar bile vardı, çoğu sıtmaya yakalandı.

Yemek ciddi sorundu, adam başı 55'er kuruş toplayıp, tabldot sistemi kurmuşlardı, bakkalın manavın malına çökmüyorlardı, veresiye talep etmiyorlardı, parasını ödemeden ekmek bile almıyorlardı.

Meclis tutanakları dilekçe kağıtlarının arkasına yazılıyordu, hatta kese kağıtlarına bile yazılıyordu.

Milletvekillerinin çoğu fiilen cephede vuruşuyordu, şimdiki gibi “bedelli asker milletvekili” yoktu!

Mustafa Kemal her zaman, kapıdan girince sol tarafta Diyap ağa'nın yanına otururdu.

Önünde daima bir defter, elinde bir kurşun kalem olurdu, kürsüde dile getirilenleri not alırdı.

Konuşmak için söz istediğinde kaleminin tersiyle sıraya üç defa vururdu.

Tek tip düşünce yoktu.

Biat yoktu.

Meclis, Mustafa Kemal'i sevenlerden çok, sevmeyenlerden oluşuyordu, kıyasıya fikir mücadelesi verilirdi.

Kavgalar çıkardı.

Hatta bir gün… Resmi nikah için tıbbi muayene şartı tartışılıyordu, gelin ve damat adaylarının mutlaka doktor kontrolünden geçirilmesi önerilmişti, muhalif bağnaz grup “kızlarımızı muayeneden geçirtmeyiz” diye bağırıyordu.

Mustafa Kemal tıbbi muayene önerisini desteklemek için kürsüdeydi, konuşma yapıyordu.

İlk günden beri Mustafa Kemal'e karşı olan Erzurum milletvekili Hüseyin Avni, kendini tutamadı, sobanın önünde yığınla duran odunlardan birini kaptı, kürsüye doğru hışımla fırlattı!

Zabıt katiplerinden Hamdi'nin suratına denk geldi, dişleri kırıldı, adamcağız bayıldı.

Mustafa Kemal soğukkanlılığını kaybetmedi, bu çirkin saldırı hiç yaşanmamış gibi, bilimsel verilerle anlatmaya devam etti.

Hüseyin Avni utandı, Meclis'ten özür diledi, sonra da oturdu, sustu.

Karşıt fikirlere engin hoşgörülüydü.

Muhalif bir milletvekilini kendisine şikayet ettiklerinde “namus kriteri”ni izah ediyordu…

“O mebusun muhalefetine katlanın, çünkü namuslu adamdır, diyelim ki onu bertaraf ettiniz, yerine hem muhalif hem namussuz biri geldi, ne yapacaksınız?” diye soruyordu.

Meclis'te muhalefet olmasını özellikle teşvik ediyordu.

“Meclis'i oyun olsun diye mi kurduk? Bilakis, fikir ve kanaatlerini açıkça söylesinler diye kurduk. Elbette tenkit edecekler, tenkit de vazifedir, niçin sinirleniyorsunuz, yoksa kendinizden emin değil misiniz, icraatınızda müdafaa edemeyeceğiniz noktalar mı var?” diyordu.

TBMM'de az daha öldürülecekti!

Aralarında milletvekillerinin de bulunduğu suikast şebekesi, Laz İsmail ve Gürcü Yusuf isimli tetikçileri İstanbul'dan Ankara'ya getirtmişti, ceplerine bol miktarda para konulmuş, Parabellum marka tabancalar verilmişti.

Tetikçiler misafir davetiyesiyle Meclis'e girip, dinleyici sıralarında oturumları izliyormuş gibi görünürken, keşif yapıyorlardı.

Dinleyici sıralarından Gazi'nin oturduğu yere olan mesafeyi ölçüyor, fırlatacakları bombaların etki alanını hesaplıyorlardı.

Silahlı pusu planı da yapmışlardı. Çankaya Köşkü'nün etrafında, Mustafa Kemal'in sık sık geldiği Ankara Kulübü'nün etrafında, sürekli kullandığı güzergahlarda inceleme yaptılar. Saldırıdan sonra kaçıp saklanacakları çiftliği bile belirlemişlerdi.

Neyse ki kuvvacıların kulağı delikti…

Bu iki tuhaf kişinin habire Meclis'e gelmeleri, bazı milletvekilleriyle fısır fısır konuşmaları, hep aynı milletvekillerinin evlerine girip çıkmaları şüphe uyandırdı. Gölge gibi takip başlatıldı.

Suikast şebekesi huylandı, baskın yiyeceklerini anladılar, planı iptal ettiler. Tetikçiler apar topar İstanbul'a gönderildi.

(Aynı ekip altı yıl sonra İzmir'de sahneye çıktı… Mustafa Kemal'in içinde bulunduğu makam otomobiline İzmir Kemeraltı'da bombalı saldırı planladılar, karşılıklı iki dükkandan bombaları atacaklar, üstüne çapraz ateş açacaklar, yan sokakta bekleyen otomobille Urla tarafına kaçıp, balıkçı motoruyla Sakız adasına geçeceklerdi. Gene beceremediler.)

Amerikalı gazeteci Clarence Streit, Public Ledger gazetesinin muhabiriydi, ki aslında, Amerikan ordusunun istihbarat elemanıydı.

Mustafa Kemal'le direksiyon binasında röportaj yaptı, gözlemlerini detaylı rapor haline getirdi, gazetesinde haberleştirdi.

Aynen şu cümleleri kullandı…

“Diğer devlet başkanlarında gördüğümüz şaşaa ve merasimin hiçbiri Mustafa Kemal Paşa'da yoktu.

Çok az insan beni bu kadar etkilemiştir.

İnsanların onun uğrunda ölmek isteyeceği tipte bir adam.

Samimi bir demokrat.

Batı ona diktatör gözüyle baktı, bu adamla karşılaşmak ve onu Ankara'daki gündelik hayatın içinde görmek, diktatör iddiasının saçmalık olduğunu fark etmek için yeterlidir.

Meclis'in yasalarına bağlı.

ABD Başkanı'nın veto hakkına bile sahip değil.

Bütün gücünü demokratik temeller için kullanıyor.

Nasıl diktatör?

Ankara sokaklarında yalnız şekilde yürüyebiliyor, halkın arasında, rastlaştığıyla konuşuyor, şakalaşıyor.

Sakin bir özgüvene sahip, gücünün farkında ama kibirli değil.

Onunla görüştükten sonra yurttaşlarının ona neden bu kadar inandığını, sözlerinin neden bu kadar itibar gördüğünü anladım.”

O dönemde, Ankara'dan Washington'a gönderilen Amerikan istihbarat raporlarında, TBMM'nin tek blok olmadığı, üç gruba ayrıldığı açıkça ifade ediliyordu.

Birinci grup, Mustafa Kemal'e gönülden bağlı olan, Mustafa Kemal gibi düşünen kuvvacılardı.

İkinci grup, padişahın maşası, saltanatın devamını isteyenlerdi.

Üçüncü grup, aslında demokrasi ve padişahlık arasında herhangi bir tercihi olmayan, sadece maddi menfaat için mebus olanlardı.

1921… İngiliz hükümeti aracılar gönderdi, Anadolu direnişinden vazgeçmesi karşılığında, Mustafa Kemal'e dilediği miktarda para ve İtalya'da villa teklif etti.

1923… Şubat ayıydı, henüz cumhuriyet ilan edilmemişti, padişahçı milletvekilleri TBMM başkanlığına önerge verdi, “memleketin yönetiminden uzaklaşması, bir kenara çekilmesi koşuluyla, Mustafa Kemal'e özel bir saray tahsis edilmesini ve ayda 10 bin lira maaş bağlanmasını” teklif etti!

Mustafa Kemal acı acı gülümsedi…

Meclis'teki padişahçı milletvekillerinin bu utanç verici teklifi, İngiliz hükümetinin iki yıl önceki teklifiyle birebir örtüşüyordu.

Lozan görüşmeleri devam ederken, aynı milletvekili grubu “seçim yasası teklifi” verdi.

Bu teklife göre “doğduğu şehir ülke sınırları dışında kalanlar ve göçmen olarak yerleştirildiği şehirde sürekli olarak beş yıl oturmamış olanlar milletvekili seçilemeyecek”ti.

Gayet açıktı…

Selanik artık ülke sınırları dışındaydı.

Kurtuluş Savaşı boyunca cepheden cepheye koştuğu için hiçbir şehirde beş yıl sürekli oturamamıştı.

Mustafa Kemal'in milletvekili olması istenmiyordu.

Bizzat kurduğu TBMM'den atılmak isteniyordu!

Bu ahlaksız teklif reddedildi ama, en başta Mustafa Kemal tüm kuvvacılar biliyordu ki, İngiliz zihniyeti TBMM'deydi.

Mustafa Kemal'in erkek kardeşi yoktu.

Ama, kardeşten öte arkadaşı vardı.

Nuri Conker.

Çocukluk arkadaşı, mahalle, okul, silah arkadaşıydı.

Annesi ve eşinden başka “Kemal” diye hitap edebilen tek kişiydi.

Can yoldaşıydı, sırdaşıydı.

Nuri'siz sofraya oturmazdı.

Sadece Nuri'nin nazını çekerdi.

Sadece Nuri'nin sesini yükseltme imtiyazı vardı.

Zaten davudiydi, gümbür gümbür bağırırdı, çok kafası bozulduğunda masaya yumruğunu vura vura konuşurdu.

Hareket ordusu, Trablusgarp, Çanakkale, Muş cephesi, Kurtuluş Savaşı… Mustafa Kemal nerede, Nuri oradaydı.

Paşa olabilirdi.

Bakan olabilirdi.

Başbakan olabilirdi.

TBMM başkanı olabilirdi.

İstemedi.

Teklif bile etmedi.

Arkadaş kalmayı tercih etti.

Arkadaşlığını hiç suistimal etmedi.

Mustafa Kemal, kızkardeşini milletvekili yapabilirdi, yapmadı.

Kızkardeşi Makbule, 1935 yılında ikinci defa evlendi, Edirne milletvekili Mecdi Boysan'la nikahlandı.

Düğün yapılmadı.

Nikah fotoğrafları basında yeralmadı.

Mecdi Boysan'ın İstanbul Mecidiyeköy'de fabrikası vardı, Makbule'yle evlenir evlenmez müteahhitliğe başladı, dikkat çekici hızla zenginleşiyordu.

Mustafa Kemal'in kulağına tatsız laflar geliyordu.

Bir akşam sofradayken maliye bakanı Abdülhalik Renda'yı hemen yanındaki sandalyeye oturttu, “ne yapıp yap, bizim enişteye iltimas geçilmesine mani ol, benim namıma iş yaptığı zannedilebilir, kendisinin öyle niyeti olmasa bile öyle zannederler” dedi.

Lisanı münasiple “defterini dür” demişti!

Çok geçmeden fabrika kapandı.

Mecdi Boysan'ın iflas ettiği duyuldu.

1939'da milletvekilliği sona erdi.

Aynı yıl boşandılar.

Mustafa Kemal, manevi çocuklarını milletvekili yapmadı.

“Politikaya girmeyeceksiniz” diye vasiyeti vardı.

Rahmetli olduktan sonra, siyasi partiler manevi çocuklarına teklif üstüne teklif götürdü, CHP dahil, her defasında “hayır” cevabı aldılar.

Mustafa Kemal, akrabalarını milletvekili yapmadı.

Baba tarafından akrabaları, amcasının çocukları İstanbul'da yaşıyordu, onca işinin arasında kuzenlerini ihmal etmezdi, hepsiyle yakından ilgilenirdi, ihtiyaçları olursa, Makbule üzerinden haberdar olurdu, nişanlarını yaptırdı, düğünlerini yaptırdı, davetiyelerini bile bizzat hazırlattı. Hiçbirini milletvekili yapmadı.

Mustafa Kemal'in akrabaları, Mustafa Kemal'e yaraşır bir hayat sürdüler. Ne menfaat talep ettiler, ne şöhret gayreti sarfettiler.

Son derece mütevazı, sıradan yurttaşlar olarak yaşadılar.

Dördüncü beşinci kuşaklar da bugün aynı böyle devam ediyorlar.

“Liyakat aşığıyım” diyen Mustafa Kemal, asla adam kayırmazdı.

Asla torpil yapmazdı.

Yağcılıktan, yalakalıktan, dalkavukluktan tiksinirdi.

“Hayatta en kötü şey riyakarlıktır” diyordu.

Dürüst cevapları seviyordu.

“Birbirimize daima hakikati söyleyeceğiz, felaket veya saadet getirsin, iyi veya fena olsun, daima hakikatten ayrılmayacağız” diyordu.

“Hakikatin ta gözünün içine bakmak lazımdır” diyordu.

Methedilmekten hoşlanmazdı, konuyu değiştirirdi.

Sırıta sırıta pohpohlayanları çevresinden uzaklaştırırdı.

“Şunu yanıma sokmayın, fena muamele yaparım” diye uyarırdı.

1923… Bazı işgüzar milletvekilleri, vatana hizmetinden ötürü para ödülü vermeye kalkıştı.

“Hidemat-ı vataniyesine mükafaten Gazi Mustafa Kemal Paşa hazretlerine bir milyon lira ihdas edilmiştir” diye kanun teklifi bile hazırlandı. İmzaya açıldı.

Mustafa Kemal'in haberi oldu…

“Küstahlık etmişler, ayıptır” dedi.

Söz konusu kanun teklifini getirtti, bizzat yırttı attı.

Yalakalığından sıkıldığı kişiler için çok çarpıcı bir benzetme yapıyordu.

“Çöp tenekesine her türlü süprüntüler konur, ne kadar boşaltsanız da, dibinde yapışık bir şeyler kalır, işte bunlar o şeylerdendir” diyordu.

1928-1933 yılları arasında Ankara'da bulunan Fransa büyükelçisi Charles de Chambrun “mütevazı lideri” şöyle tarif etmişti:

“Mustafa Kemal hükümdar, halife, diktatör olabilirdi. Fakat büyük adam olmak için parlak unvanlara ihtiyacı yoktu. Hiç şüphesiz tahta çıkabilirdi, basireti buna mani oldu. Kibirsizdi. Gösterişi sevmez, övünmesini bilmezdi. İhtiraslarını tahdit etmesini biliyordu. Hergün biraz daha filozoflaşıyor, halk arasında kıymeti artıyordu. Orijinal adamdı.”

1932-1933 yılları arasında Ankara'da görev yapan ABD büyükelçisi Charles Sherrill “muhalefete hoşgörü”sünü şöyle anlatıyordu:

“Mustafa Kemal akıl, mantık, hakkaniyetle hareket ediyordu. Fikirlerine iştirak etmediğiniz zaman, bu ayrılığınızın sebeplerini araştırıyordu. Sizi, kendisinden başka türlü düşündüren şeyi öğrenmek istiyordu.”

Mustafa Kemal, menfaat odaklı yandaşları sevmezdi.

Hem özel yaşamında, hem TBMM'de kendisinden uzak tutardı.

“Bana muhalif olanlara bir şey diyemem, bunlar kendi görüş ve düşüncelerinde serbesttirler, hatta böylelerini takdir bile ederim. Fakat hiçbir fikre dayanmayarak, beni seven halka karşı güya benimle berabermiş gibi göstermeye kalkanların ikiyüzlü siyasetlerine müsamaha gösteremem” diyordu.

“Birbirimizi tenkit etmekte yalnızca fayda vardır.

Bundan asla zarar gelmez.

Fakat aksinden çok zarar görüleceği tecrübelerle sabittir” diyordu.

Evet…

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, bu ülkeyi parlamenter sistemle yönetti.

Hem de işte böyle yönetti.

Yılmaz ÖZDİL – 07 Kasım 2019

Yazarlar