yalcin_mehmet_hilmi225

Abide-i Hürriyet Tepede : Herkes Gitti Yalnız Kaldım Meyhanede!

İşte bir 27 Aralık gününde, 2012, nagehan, ki “ansızın” demektir, Odatv davası bitti ve aynı anda, yeni bir dava açıldı; davasız kalmıyoruz, “odalık” dava kapandı, “yalçınlık dava” açıldı; herhalde maksat da buydu, ulaşmış durumdayız.

Hepsini bıraktık, yattıklarıyla kaldılar ve sebep oldum, üzüntülerimi dillendiriyorum.

Şimdi, “herkes gitti, yalnız kaldım meyhanede” şarkısını söylüyorum.


İçten yanmalara çok iyi gelmektedir.

*** *** ***
‘Yalçınlık’ Dava!

Tabii, Hanefi Avcı Dostumuzu unutmuyorum ve ihmal etmiyorum; yeri ayrıdır ve artık yerini öğrenmiş durumdayız.

Ne hoş, yattıkça mahkeme-şinas oluyoruz.

Kanunlarda yoktu, artık adına “kesmeci” diyebiliriz, “kabacı” sayabiliriz ve “taşeron” mümkündür; büyük işletmeler kaba işler için “taşeron” kullanıyorlar ve mahkemelerimiz var.

2011 mahsulü olan Odatv, Mehmet Perinçek ve Arkadaşları, Andıç, ki sonunda İlker ve Nusret Paşaları da soktular, depo mahkemeye atıldılar.

Bizimkini 13 numaralı Merkez Mahkeme kabul etmedi ve Abide-i Hürriyet Mahkemesi çok zor durumda kalmıştır.

Yeni açtıkları bu “yalçınlık” davaya, yeni iddianame ve tabii, yeni suçlar bulmak durumundadır.

İşleri zordur, zor ve içten yanıyorum.

*** *** ***
Naib Yargıç Hüsnü Çalmuk’un 3 milyon Genelkurmay belgesinden bulup çıkardığı 40 sayfalık dosya çok öğreticidir.

Burada şu var; Genelkurmay, “düşman” tarafın kanaat liderlerinden transfer ile Fethullah Gülen’e hücumu tercih ediyordu, çok etkili olacağına hükmedilmiştir. Anlamı mı, Gülen’e yakın olanlardan, Ordu’ya ve Cumhuriyet’e karşı duranlardan yazarlar bulunacak ve kitaplar çıkarılacaktır.

Peki bu mu, bir projektördür.

Gözlerimiz kamaşıyor ve dört ismi hemen yazabiliyorum.

H. Avcı, N. Şener, A. Şık, bunlar “odalık”, bir de Ergün Poyraz, bu işe dışarılık, ama yine de kayıt ediyorum.

Eğer 13 kabul etseydi, “Ergenekon” daha renkli oluyordu, öyle hesapladılar.

*** *** ***
Oyun içinde oyun!

Ek açıklamalarım şunlardır ve bir, ben öyle düşünmüyorum, iki, Genelkurmay'ın kalbur olduğu düşüncemi tekrarlıyorum.

Cemaat ve polis ve savcılar, bu kayıtlara çoktan sahiptiler ve elde mevcuttur. Üç, Cemaat ve Emniyet'in bu nedenle, Avcı'nın, Şık'ın ve Poyraz'ın kitaplarının Genelkurmay tarafından yazıldığından ve/veya yazdırıldığından hiç kuşkusu yoktur. Şener'e ise yardım-yataklık düşmektedir ve Soner Yalçın'a ise ne düştüğünü bilemiyorum. Belki sadece havaya ihtiyaçları var.

Ne müthiş oyun değil mi, zavallı Şık Şener'i neye zorladılar, bize olduklarından daha karşı görünmeye ittiler.

Çıkarlardı, öyle düşünmeye hazırladılar, üzülüyorum.

Avcı'ya gelince, Cemaat ve Emniyet, ihanete uğramışların psikozu içindedir, Avcı'yı ayırıyorlar.

Ben de ayırıyorum; Avcı, içkiyi çoktandır bırakmış, ama ben "yalnız kaldım meyhanede" çığırmaya devam ediyorum.

İç yakan bir haldir.

Bir cezaevindeydik, bir Orhan'ımız vardı; havalandırmada mafya lideri, hapishane ağası misli yürüyordu.

"Üç leşim var" diyordu, üç bar kızı yok olmuştu; Orhan'a çok saygı gösteriyorduk.

Sonra öğrendik, Günaydın'da bir bir resimleri çıkıyordu; kış gelmiş, iş için sıcak yerlere göçmüşler, yaz geliyor, bir bir çıkıyorlardı.

Çıktıkça Orhan eziliyor ve küçülüyordu, bu haline çok acıyordum.

Şimdi Orhan oldum, bütün kuşlarım gittiler.

Halbuki, iddianame'ye göre "Yalçın Küçük ve Soner Yalçın arasında hiyerarşik bir yapı" var, ne kadar "yoktur" dediysem de inanmadılar; nagehan, bir çırpıda gitti, hiyerarşik yapımızı çökerttiler.

Bu yetmiyor, "örgüt" içinde en sağlam "adamım" Soner'in üyeliğini de aldılar, artık üye bile olamayan bir medya patronudur.

Ve üç, dahası var, "yattığı süre yeter" dediler; örgüt yoktur.

Peki ben artık kime talimat vereceğim, Orhan oldum, kabul edemiyorum. Vah.

*** *** ***
İkiye bir mahkeme!

Bir de Kıdemli Yargıç Hikmet Şen'in itirazı var, Silivri Silivri olalı, ikiye bir ile tutukluluğun devamını biliyorduk ve ilk defa ikiye bir ile tahliye görüyoruz.

"Hayırlı olsun", yalnız Kıdemli Yargıç Şen, Soner'in durumu ile benimkinin aynı olduğunu yazıyor ki anlayamıyorum.

Hem Ergenekon, Oda Davası'nı kabul etmiyor ve hem de Abide-i Hürriyet Mahkemesi ortadan ikiye ayrılıyor, mühim bir meseledir, diyorum ve geçiyorum.

Ama bilemiyorum, laissez passer ilkesine aykırıdır "bırakınız gitsinler" bir düsturdur.

*** *** ***
Hapis arkadaşlığı!

Ben beklemiyordum.

Biliniyor, artık en rahat olduğumuz dilde konuşabiliyoruz, sabah giderken Mustafa Balbay ile Tuncay Özkan'a keneften seslenmiştim, "see you, soon" dedim, akşam görüşürüz anlamındadır.

Akşam olmasa da sabaha görüştük, kesindir.

Beraber çıkarız. Hapis arkadaşlığı başkadır, ayrılamıyoruz.

*** *** ***
Yahudi Usulü Mahkeme!

Kuran değil Tevrat okudum, Tevrat'ta Eyüp'ün kitabı ceza felsefesi açısından eşsiz ve çok önemlidir.

İbraniler'in Rabbı ise despottur ve sadece itaat istemektedir; Eyüp'e yapmadığını bırakmıyor.

Eyüp'ün suçu yok, günahı yok, Rabbi'ne "günah işledimse ne yaptım sana" deyip durmaktadır.

Silivri'de bizimkiler "suçum ne" çığırıyorlar, oyun öyledir.

Ve Eyüp, despotu bilmektedir ve Tevrat'ta "yargıçların gözünü kapayan O'dur" ve "O değilse, kimdir" deyu haykırmaktadır.

Buna, Jewish Way, Yahudi Usulü mahkeme diyoruz, despotizme dayalıdır.

Konuşmamı öylece bitirmiştim, "gözleri açılmış yargıçlar" dilenmiştim.

Olmadı, öyle bekliyordum.

*** *** ***
Komployu aşmak!

Bir gün, 23 Kasım 1983 tarihinde, Askeri Yargıtay'ın telgraf kararı ile uzun bir mahkumiyetten tahliye olmuştum.

Bir gün sonra tahliye işlemi yapılıyordu.

Kazaklarımı, battaniyelerimi yoksula, cürüm arkadaşlarıma dağıtmıştım, usuldür.

Bir gün sonra, 24 Kasım, Kapı Altı'na çağırdılar, tahliyeye gidiyordum, gittim; üzerime çullandılar, arkadan kelepçelediler, Selimiye'ye götürdüler, tutukladılar, getirdiler, attılar.

İşte o zaman çıldırmadım, artık hiç çıldırmam.

İçim yandı, günlerce "ne hata yaptım" deyu ranzadan çıkmadım, sayıkladım durdum.

Hata yapmayı sevmiyorum, bende yarış atı hali var.

Komplo idi, aştım.

Aşarım.

*** *** ***
Tutukluluk halinin devamına!

Hep beklerim.

Öyle oldu, hep beklerim.

Önce tahliye ederler ve sonra tutuklarlar.

Silivri'den ilk tahliye idi, önce nezarete götürdüler, beni bırakmazlar.

Ettiler ve tutukladılar.

En büyük ihtimal budur, vücudum buna kuruludur.

Ama henüz yanmayı önleyemiyorum.

*** *** ***
Temren gelmişti, "bir daha gitmemek lazım" diyordu.

Ben de öyle düşünüyordum, "iyi olur", gelirsin, mahkemeye girmezsin, diyordum.

Beni kast ediyormuş, doğru, artık bir anlamı var mı, bu

Tevrat işidir.

*** *** ***
Namık Kemal'e yetişmek!

Nazif, 1 Ocak 2013 Aydınlık, Nazif Ekzen, yakın arkadaşım, beni çok duygulandırdı; neler söylemişim, neredeyse hiç haberim yoktu, ilaveten Cemil Meriç'in benim için "çağımızın Namık Kemal'idir" yazısını unutmuştum; hatırlattı ve hatırlıyorum.

Kemal'e yetişmek çok zordur.

Ne kadar çok "ilk" oldu, sayamayız.

Namık Kemal bir ilkimizdir.

Sürgüne gidiyor, kayıkla Boğaz'ı geçerken, duyguludur, göz yaşlarını tutamıyor, ama saklamıştır.

Kayıkçı, Kemal'i tanıyor, kim tanımaz ki, "Kemal Bey nihayet bir can, yakışır mı, niye ağlıyorsun", pek çıkışıyor.

Kemal, "Hayır hayır, kendime ağlamıyorum, giderse gider, ama ben gidersem, amme efkarı ne olur", işte cevabı budur.

Bu, Türkiye'de, bir insanın tek başına kamu düşüncesi olduğu zamandır.

Bu, Kemal'dir.

*** *** ***
Mahkemenin hali!

Ben de "gitmemeliyim" diyorum ama, ben de gitmezsem, Mahkeme'nin hali nice olur; bunu düşündükçe çok üzülüyorum.

Peki gitsem mi, gitmesem mi, işte şimdi bunu bilemiyorum.

Bensiz mahkeme olur mu, bensiz mahkeme ne olur, bilemiyorum.

Yalçın KÜÇÜK - 08 Ocak 2013 - Aydınlık

Yazarlar

Partly cloudy

19°C

Istanbul