Cemaatin maskesi düştü

Soğuk ve güneşsiz bir kış günü, Fethullah Gülen ve cemaati hakkında bilgi almak üzere .... ... Vakfı’na gidiyoruz, kendimizi tanıtıp G. Hanım ile randevumuz olduğunu söylediğimizde orta boylu, buğday tenli, özellikle çekiğimsi parlak kahverengi gözlerinden kökleri Kuzey Asya’ya dayandığı çok belli, güler yüzlü, düzgün dişli, kısa saçlı, sakalsız , bıyıksız genç bizi karşılıyor. Sıcak bir tavırla elini uzatıyor bize : “Merhaba ben S. Ö.” Bu genç ile tanışmamız pek çok şeyin dönüm noktası oluyor. Cemaatin korkunç ve karanlık yüzünü görüyoruz. Hizmet, iyilik, güzellik adı altında tüm yaptıklarının asıl amacı tek tek ortaya çıkıyor. Belgeler, kasetler, videolar buluyoruz.

Bu genci nereden tanıyorum?

Bizi üst kattaki toplantı odasına çıkarıyor, bu genci nereden tanıdığımı düşünüyorum. Toplantı odasında önümüze gazete kupürleri ile dolu dosyalar koyuyor. Biz buraya Fethullah Gülen ve cemaatini araştırmak için geldik aslında ama S.Ö. ile de koyu bir sohbet başlıyor. Bize farklı boyutlar açan, gerçekleri önümüze seren bir sohbet.... Karşımızda cemaatin canlı bir tanığının oturduğunu farkediyoruz. Heyecanla saatler boyu konuşuyor. Onu nereden tanıdığımı hatırlıyorum: Nurculardan ayrılıp “Hocanın Okulları “ adlı kitabı yazan, çeşitli tv kanallarında programlara katılan gençlerden biri S.Ö. Bize hikayesini anlatıyor. Öncelikle çok tehdit aldığını bu yüzden sürekli tip değiştirdiğini, bazen saçlarını uzatıp sarıya boyadığını , bazen sakal , bıyık bıraktığını, tanınmamak için şekilden şekile girdiğini söylüyor.

Atatürk sevgisi

İki eşli, 16 çocuklu , yoksul bir aileden gelen S.’ın hikayesi Adana’nın Osmaniye İlçesinde (şimdilerde il olmuş) ortaokulu birincilikle bitirdiğinde başlıyor. En büyük hayali okuyup asker olmakmış. Askerlikle ilgili filmleri izlemek için, kendi evlerinde televizyo olmadığından, komşunun televizyonunu gören bir ağacın tepesine çıkarmış, “Bu sevda uğruna ağaçtan düştüğüm çok oldu!” diyor. İlkokulda ona Atatürk sevgisi aşılanmış, Atatürk’ün komutan kişiliğine hayran kalarak büyümüş, onu örnek almış, asker olabilmek için var gücü ile derslerine çalışmış. Hatta diyor “Bir keresinde babam beni ilkokuldan sonra okutmayıp bir matbaacının yanına vermek istemişti ama ben o küçücük yaşımda babamla aklı başında bir büyük adam gibi konuştum ve onu hem çalışıp hem okumam konusunda ikna ettim. Kendisine sadece benim ortaokula kaydımı yaptırmasını söyledim, okul, kitap, defter parası istemeyeceğime söz verdim.”

Okuma savaşı

Ortaokulda inşaatlarda çalışıp okul parasını çıkarıyor, özellikle yaz tatillerinde çalışıp okul için para biriktirip ailesine yük olmuyor. İki eşli olan babası bir gece bir eşinde bir gece diğerinde kalır ve elektrik parası gelmesin diye saat akşam altıda tüm ışıkları söndürürmüş. Bu yüzden S. birer gece aralıkla ders çalışabilmiş ve ders çalıştığı akşamlar diğerinin acısını çıkarmak için sabahlamış. Bu azimli, zeki çocuğun okuma mücadelesine hayran kalıyoruz.

Askeri okula girme hayalleri

Nihayet ortaokul biter ve askeri okul sınavına girmek için S.Ö. İstanbul’a gelir, Gültepe’de abisinin yanına yerleşir. Tam o sırada nereden haber aldıklarını ve kim olduklarını bilmediği bazı insanlar nazikçe onu ziyaret ederler. Abi dediği bu kişiler onun askeri okul sınavına gireceğini bilmekte ve kazanmasını heyecanla istemektedir. Abiler , Serhat’a İstanbul’u gezdirir, özellikle camilere, tarihi yerlere götürürler, çok iyi davranırlar. Hatta Deniz Harp okulu sınavına 1-2 gün kala onu ders çalıştırırlar.

İzmir’e gidiş

Amcasının sabıka kaydı nedeniyle sınavı kazandığı halde Askeri okula kaydı yapılmaz. Bunun üzerine memleketine yani Osmaniye’ye dönmekten başka seçeneği kalmadığını düşünür. Ama Nurcu abiler onu bırakmazlar. İzmir’de lise okumasını , onu finanse edeceklerini İzmir’in en iyi lisesi olan Atatürk Lisesi’ne göndereceklerini , yüzme havuzlu, deniz manzaralı, spor salonlu evlerde kalacağını söylerler. Arkadaşı imam hatipi 1. likle bitiren İsmail Özdemir’e de İzmir Yamanlar Lisesi vaadedilir. Bunun için memleketlerine gidip ortaokul diplomalarını almaları ve ailelerine de bir şey söylememeleri gerekmektedir. Neticede çocuklar diplomalarını alırlar ancak aileleri ile bağlarını kopartırlar. Artık geri dönüş yoktur.

Öğrenci yurdu

Türkiye’nin çeşitli yerlerinden toplanmış, hepsi de okul birincisi 30-40 öğrenci, kabası yeni bitmiş, inşaat halindeki bir yurda yerleştirilir. Hepsi de kendilerine söylenen konforlu, lüks binanın nerede olduğunu merak etmektedirler. Abileri onlara sadece bir hafta kadar bu yurtta kalacaklarını söyleseler de bu söz tutulmaz , Serhat da dahil tüm öğrenciler lise bitene dek bu inşaatta kalırlar. Hatta inşaat işlerine yardım ettirilirler...

S.Ö. ve arkadaşları arada abiye kendisine vaadedilen yüzme havuzunun nerede olduğunu sorarlar, abi de onları kurna başına götürüp, “İşte yüzme havuzu ! Ancak buranın bir özelliği var, burada sadece abdest alınır...!” der. Öğrenciler spor salonunu sorduklarında ise mescide götürülürler ve “Burası da spor salonunuz, ancak bir özelliği var, burada sadece namaz kılınır..!” denir. Her namazın 1 saat sürdüğü, ibadet ve beyin yıkama toplantıları ile zamanların geçtiği, sapık düşüncelerin genç beyinlere yavaş yavaş işlendiği esaret yılları başlar.

Teknik hata....

S.Ö.'ın, Atatürk Lisesi yerine İzmir’de Şirinyer Lisesine kaydı yaptırılır. Buna gerekçeleri “teknik hata olması” ....Yine aynı teknik hatalarla kabası ancak bitmiş bir inşaatta kalacaktır. Serhat’ın yıllarca süregelecek hayal kırıklığı böylece İzmir’e gelir gelmez başlamıştır. Her halde Nurcular Allah’ı, cenneti, cehennemi, günahı sevabı fazla kafalarına takmamakta , böylece bol keseden yalan atmaktalar. Nasıl insan harcadıklarını Serhat ile konuşurken görüp, gerçekten de bu acımasızlık, katılık karşısında diyecek söz bulamadık.

Namaz kılmamanın cezası

Namaz ve tüm ibadetler yurtta mutlaka ve topluca yapılması gereken tören niteliğini taşımaktadır. S.Ö. bunu acı bir deney ile anlayacaktır. Okul ile yurt arasındaki mesafe bir haylidir. S’a ders çalışacak zaman kalmamakta, çoğunlukla sabaha karşıi ders çalışırken kitapları arasında uykuya dalmaktadır. Ama uyumak ne mümkün? Sabaha karşı belletmenler herkesi sabah namazına kaldırırlar: bu askerlikteki “koğuş günaydın..!” olayına çok benzer. Bir sabah S.Ö. fazlasıyla yorgun ve hastadır. Kendisini uyandıran belletmene : “Abi, ben bu sabah namaz kılmasam olmaz mı? Hastayım” demek gafletinde bulunur. Belletmen onu ense ve belinden tutup, köpek yavrusu gibi taşıyarak suyun kenarına götürür ve kış günü, buz gibi suyu açarak ensesinden akıtır. Tüm öğrencilere de “Namazdan kaçanın cezası bu işte, görün” diye bağırır. Serhat o sabah buz gibi suyun sanki kafatasını deldiğini ve ömür boyu taşıyacağı bir sinüzite neden olduğunu ve o günden sonra her namaza durduğunda dua yerine küfür ettiğini anlattı....

Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığı nasıl aşılanıyor?

Yurtta öğrencilerle sürekli sohbet eden abiler onlarla sevgi bağı kurar ve onların saygısını kazanmaya çalışırlar. Ailelerinden çok uzak ve aileleriyle iplerini koparmış , üstelik ceplerinde memlekete dönüş parası bile olmayan ve yaşları çok küçük bu çocuklar, tüm bu etmenlerle, mecburen abileri dost bilirler. Çünkü sığınacak hiç kimseleri yoktur. Abiler doğrudan Cumhuriyet’i ve Atatürk’ü kötülemezler....Osmanlı İmparatorluğu'nu, islam alimlerini, Osmanlı’nın yükseliş devrinde yapılan ilerlemeleri anlatıp, islamı ve Osmanlı’yı överler. Daha sonra toprakların daraldığını, Osmanlı imparatorluğu toprakları şu kadar dönümken Türkiye Cumhuriyeti’nin neden bu kadar dönüm olduğunu sorarlar. Osmanlılar'da o kadar alimler yetişirken neden şimdi Türklerin bilimsel gelişme yapamadıklarını , kimlerin buna neden olduğunu sorarlar. Öğrenciler de bunun nedenini abilerine sorduklarında. “Cumhuriyeti kim ilan ettiyse onlar suçludur!” cevabını alırlar. Bu şekilde soru ve cevaplarla genç beyinlere “O halde Atatürk yanlış yapmış!” sonucu işlenir. Onların artık Cumhuriyet’e bakış açısı : “Bir gecede alim yattık...cahil kalktık” şeklinde özetlenmektedir.

Atatürk büstünün başına gelenler

Zamanla telkinler daha ileri boyutlara ulaşıp, Atatürk’ün dünyaya gelen deccal olduğu, Türk milletine kötülük ve dünyaya kıyameti getireceği tarzı fikirler aşılanır. Öğrencilere her sabah okula gitmek için yurttan çıkarken Atatürk büstüne tükürmelerinin işlerini, kısmetlerini açacağı eğer tükürmezlerse o gün hiçbir işlerinin yolunda gitmeyeceği, sınavlarda da başarısız olacakları söylenir. Gençler bu telkinlere öylesine kapılır ve inanırlar ki her sabah büstün yanından geçerken tükürmeyi ihmal etmezler. Sadece müfettiş veya yabancı biri geleceği zaman temizlenen büst, bunun haricinde sürekli kirlidir.

Üniversiteye ilk adım ve yine hayal kırıklığı

S.Ö. nihayet liseyi bitirir. Üniversiteyi İstanbul hukuk’ta okumak ve avukat olmak istemektedir. Abiler karşı çıkarlar. Niğde Ünv. İşletme fakültesine gitmesi gerektiği söylenir. Nedenini sorduğunda “Çünkü orada hiç elemanımız yok!” cevabını alır. S.Ö. lisede 50 öğrenciyi nur cemaatine sokmuştur ve aynı başarı üniversitede de beklenmektedir...Tabii cemaatin seçtiği, yine eleman kıtlığı çekilen bir üniversitede...!

S.Ö. buna karşı çıkar ve tercih formunu kendi istediği gibi doldurur ilk sıraya İstanbul Hukuk Fakültesini yazar. Ancak üniversite sonuçları ve yerleşimler açıklandığında tam bir şok yaşar. Sonuç Niğde İşletme’dir. Çünkü onun haberi olmadan form değiştirilmiş ve ilk sıraya cemaatin tercihi yazılmıştır.

Sokağa atılış-Cemaat mi ÇETE Mİ?

Niğde’ye okumaya gider mecburen. Başka çare bulamaz çünkü parası yoktur. 6 ay sonra cemaatten birileri gelir ve “Sen bize borçlusun” derler. Kaldığı ev, yemekler ve okul masrafları için yüklü bir para isterler. Fakat yine parasızdır. Cemaat dinlemez, S.Ö.’ı kapının önüne koyar. Kış günü evinden atılmıştır. Çaresiz bir hafta kadar terminalde banklar üzerinde sabahlar...Sonra böyle gidemeyeceğini düşünüp tezgahta birşeyler satıp geçimini sağlamaya çalışır. Dördüncü elden aldığı malların geldiği yeri araştırıp Antep’teki ilk elini (üreticisini) bulur ve Niğde’de satarken ucuz aldığı için fiyat kırar ve hatta bu sayede toptancılığa başlar. Artık telefonla mal getirtmekte ve Niğde’de çoğu perakendeciye satmaktadır. Durumu biraz düzelmiş, çevresi genişlemiştir. En güzel evi kiralayıp, taksitle dayar, döşer. Evlenir ve çocuğu olur.

Zaman gazetesinde reklam müdürlüğü

Durumunun iyi olduğunu gören cemaat bu sefer güler yüzle kapısını çalar. Ona yanlış yapıldığını, geri dönmesini istediklerini söylerler. Ve cemaate geri döner. Kendisine Zaman gazetesi Niğde bürosunda reklam müdürlüğünü verirler. “Neden geri döndün?” sorumuza verdiği cevap ilginçti: “O cennete giden seccadenin belki ucundan tutabilir ben de cennete gidebilirim diye düşündüm” dedi. Nurcular kendilerinden olanların cennete gideceğini , kendilerinden olmayanlarınsa cehenneme gideceğini söylemekte ve bunları şakirtlere işlemekteler. O dönemde anlıyoruz ki S.Ö. cemaatten ayrılmasına karşın halen cemaatin etkisinden kurtulamamıştı. Cemaat onun genişlemiş çevresini kullanmak istemekteydi reklam müdürlüğü verilmesinin nedeni de buydu. Niğde’nin ne büyük kuruluşlarından olan Koyunlu halılarına gider. Müdür ile görüşür, büyük ricalarla senelik reklam sözleşmesi yapar. 1995 senesinde bu miktar 2.000.000.000 TL ve kendisine düşen prim 400 milyon TL dir. Yani büyük paradır. S.Ö. bu mutluluğu evinde ailesiyle paylaşır ancak sevinci uzun sürmez.

Cemaatten ikinci atılış

Ertesi sabah Zaman gazetesi bürosuna gittiğinde bir sürprizle karşılaşır...İşine son verirler. Gerekçe göstermezler. Tabii primini de alamaz ve beş parasız kapının önüne konur. Onlara çocuğuna mama alacak parasının olmadığını söylediğinde kendisiyle alay ederler ve gülerler. O zaman cemaatle bir gün karşılaşacağını ve onlara zor günler yaşatacağını söyler. Çocuğunun mamasını bir eczaneden veresiye alır. Ayak işleri , hamallık yapar. Artık piyasa değişmiş ve işler zorlaşmıştır, ticarete geri dönemez.

İstanbul’a geliş

Hamallık yaparak biriktirdiği para ile eşi ve çocuğunu Adana’ya gönderir, kendisi de cebinde 70.000 TL ile İstanbul’a gelir. Kalacak yer de yoktur.Osmanbey’de iş arar. Bir mağazada iş bulur, muhasebecilik yapmaya ve o mağazanın üst katında kalmaya başlar. Artık cemaatin gerçek yüzünü tanımıştır. Onlar insanı kolayca harcayan, karanlık, katı ve sivri dişlerdir onun gözünde. Tüm yaşadığı sıkıntıları unutmaya çalışır. Bu arada G. Hanım ile tanışır, hocam dediği bu insana çok saygı duymaktadır. Hayatını düzene koymuşken günün birinde arkadaşı İsmail ona gelir ve cemaatin gerçek yüzünü anlatan bir kitap yazmalarını teklif eder. Bu şekilde “Hocanın okulları” adlı kitabı yazarlar. STKB (Sivil Toplum Kuruluşları Birliği) katkılarıyla İstanbul Üniversitesi matbaasınca yayınlanan kitap bir süre sonra toplatılır ama basında büyük yankı uyandırır.

Rüşvet teklifleri

Kitabın ardından basına sızan kasetler ve diğer bilgilerle Fethullah iyice köşeye sıkışır. Bu, Amerika’ya kaçış ve toplumdan özür dileme ile sonlanacak bir sıkışmadır. S.Ö. basın toplantısında kitabı yazdığını diğer arkadaşı gibi red etmez. Bir tv programı öncesi kaçırılır. İstanbul’da gezdirilir, yine red etmez kitabı. Canlı yayında inkarını sağlayamayan cemaat, bu defa S.Ö.ın bant kaydını yapmakta ısrar eder. Karşılığında Osmaniye’de kendisine bir textil atölyesi açılması teklif edilir. STV’de 6 saat süren bir kayıt yapılır, tüm söyleyeceği sözler S.Ö.’a dikte ettirilir. Ayrıca Nurcular aleyhine açılan davada da yalan ifade verir. Atölye abisinin, makinalar da kendisinin üzerine olarak atölye açılır. Ancak bir müddet sonra S.Ö. rüşvetten vaz geçip İstanbul’a tekrar gelir , polisteki ifadesini değiştirir.

Şimdi neler olacak?

S.Ö. hala rüşvet teklifleri ve ölüm tehditleri arasında yaşıyor. Sürekli tip değiştiriyor. Tüm başına gelenler yüzünden eşinden boşanmak zorunda kalmış. Peşinde onu gölge gibi takip eden "Işık süvarileri"ne rağmen, bu cemaatle uğraşmaya devam edeceğini, paranın artık önemsiz olduğunu söyledi. Onun tv de cemaat hakkında anlattığı gerçekler pek çok ailenin çocuklarını geri almasıyla sonuçlanmış. Bu arada başından ilginç olaylar da geçmiş; Bir gün dolmuşta kendisini dikkatle süzen bir hanımla gözgöze gelmiş. Neler olacağını merak ederken hanım kendisine yaklaşmış ve onu tanıdığını , onun sayesinde çocuğunu ışık evinden aldığını söylemiş, ve kendilerini aydınlattığı için çok teşekkür etmiş. S.Ö. , isimleri nur olan ama kendileri gayet karanlık bu cemaatle mücadele etmeye devam ediyor...

Kaynak

http://fettosh.blogspot.com/2007/09/bir-hayatin-anatomisi.html

Add a comment

1986′da, Özal’ın Başbakan olduğu dönemde, “Kendi okulunu kendin yap” kampanyası başlamıştı ve kampanyayı dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren açmıştı.

Özal, vakıfların, derneklerin de özel teşebbüs olarak okul açabilmesi için yasal düzenlemeye gidince Fetullah'a okul açma önerisi gelir.

Ama ilk başlarda eski nurcular ve Gülen pek sıcak bakmıyorlardı.

Okul açma önerisine şu şekilde karşı çıkmıştı Gülen:

“Atatürk büstü koymadan okul açılmaz. Okul açıp Atatürk büstleri koyarsak millet bize ne der? Allah bize gazap verir.”

Gülen, söz konusu tepkileri gerekçe göstererk okullara tereddüt gösterdi, fakat dışarıya karışı şu açıklamayı yaptı:

“Biz yapamayız… Öğretmenimiz yok, okul idaresinden anlamayız. Yetişmiş elemanımız idari ve eğitim kadromuz yok..”

Buna rağmen, İzmir’in Bozkaya semtideki talebe yurdunu “Yamanlar Koleji” adıyla koleje çevirdiler ve böylece ilk fesat tohumu ülkeye atıldı..

Buna rağmen Gülen rahat değildi, nasıl “putu” yani “Atatürk büstünü ve resmini oraya koyarız diye…”

Nitekim okulun bir tarafından arkadan lambayla aydınlatıldığında görülebilen camdan bir siluet halinde yapıldı Atatürk portresi… Bir yetkili okula geldiğinde, lamba yakılıyor ve Atatürk portrresi görülüyordu. Yetkili gittiğinde ise duvarda siyah bir cam görülüyordu sadece!!!

1980′lerin ikinci yyarısındayken Atatürk’ün resmine bile tahammül düzeyi bu kadardı…

Bir gün, yukarıda anlattığımız Atatürk portresinin bulunduğu yerde, kablo ateş aldıve yangın çıktı. Gülen o derece Atatürk düşmanıdır ki olayı şöyle açıkladı:

“İşte “bu adamın” yüzünden! Allah’ın hoşuna gitmedi ve o da yandı. İşte görüyorsunuz, Allah razı değil!”

“Bu adam” dediği, Yüce Atatürk’tü…

Gülen, Kestane pazarında da kayıt yapacağı öğrencilere soru olarak “Atatürk’ü sevip sevmediklerini” sorardı. Sevdiği cevabı veren öğrencilerin kaydını da tabi ki yapmıyordu.

Gülen şimdi televizyonlarda Atatürk’ün ne kadar büyük bir asker olduğunu anlatıyor.. Oysa seneler boyunca yaptığı Atatük düşmanlığı biliniyor.

Hoca CHP’yi de “cehennem partisi” olarak adlandırıyordu...

http://fettosh.blogspot.com/2007/09/fetullah-glenin-atatrk-dmanl-1986da.html

Add a comment

Bu okullar ABD-Türkiye işbirliğinde, ABD nin adım atmak istediği ya da kesin yerleşmek istediği yerlerde "öncü karakol" olarak görev yapmaktadır. Eğitim dilleri "İngilizce" , Türkçe "seçmeli dil" olduğu halde, "bu okullar yolu ile Türk kültürü" yayılıyor yalanı söylenmektedir. Okulların eğitim dilinin "İngilizce" olduğu MEB'nda arşivde mevcuttur. Hatta bu arşivlerde "ABD devlet görevlilerine verilen 'Resmi Görevli-CIA' pasaportlu" kişiler olduğu gerçeği vardır.

Laik-Antilaik çatışmanın tırmandırılarak, "İslam"a bir darbe daha vurma peşinde olan AB-D, Fetullah Gülen’e ait okulları teşvik etmekte, onun için sempozyumlar düzenlemekte, İngiliz hükümetince "İngiliz Kültürüne Katkı Ödülü" verilmekte, ABD'de "Dünya barışına hizmet" ettiğinden dolayı "Araştırma" tezleri hazırlanmaktadır.

Tamamen reklama dayalı, Türk’ün vicdanını aldatmaya dönük organizasyonlarla, Türk Milletine karşı oynamaktadırlar. "Türkçe Olimpiyatı" düzenleyebilmek için, Dünyanın dört bir yanına dağılmış bu okullarda ”Türkçe Eğitim“ yapılması icap eder. “Seçmeli Türkçe” ve özel yetiştirilmiş çocuklar ile "Türkçe Olimpiyatı" yapmak, akıllıca hazırlanmış senaryonun parçasıdır.


Amerikalı görevli Graham Fuller Zaman Gazetesi ile yaptığı bir röportajda bakın neler diyor?

-------------------------------------------------------------------------------

Aynı gazetede yazdığım arkadaşlarıma cevap yazmak farz oldu. Bu en son yapmak istediğim hareket olmakla birlikte. Gülen hakkında (mesnetsiz) konuşmayı kul hakkı olarak gören Süleyman Özışık ve ideolojik gözlük taktığımı, inancı ağzıma yakıştıramadığım için Gülen hakkında yazdığımı ve ırkçı olduğumu ( hem de Yahudiler gibi) söyleyen Murat İlkter beylere cevap hakkım doğmuş oldu böylelikle.

Made In Fetullah Gülen hareketine karşı yazdığım her satırda, yapmam gerekeni yapıyorum. Şer odaklar hakkında yazabilmek için "davranışlarına" bakılır. "Rüşvetin belgesi mi olur" dense de, bu grubun bıraktığı izler ortadadır. Ezbere konuşmuyorum.. Bu örgütü ve benzerlerini yıllarca izleyen, İslam başta olmak üzere İslam’ın koruyucusu Türk Milletine yaptıkları tahribatı görerek susmanın bana yakışmayacağını söylüyor ve kendimi "dilsiz şeytan" olarak görmemek adına yazıyorum.

Önce birkaç kişi diyor ki, nüfusta "Fethullah Gülen" yazan birine niçin "Fetullah" diyorsunuz?

Cevap: Doğduğunda kulağına ezanla okunmuş olan adı "Fetullah" tır..

(Bu sahtekarın gerçek Nüfus müdürlüğünde kayıtlı ismi, Fetullah’tır; biz de bunu vurgulamak için sürekli FeTTullah deyip durduk. 30,01,1986 yılında İzmir Nüfus Müdürlüğünden, değişme sebebi ile aldığı 3881 kayıt no'lu kimliğinde ismi FeT-ullah' tır. Daha sonra adına bir H harfi ekleyip, Allah'ın fetihçisi anlamına gelen Fet-H-ullah'a dönüştürerek saf insanlar üzerindeki etkisini arttırmaya çalışmıştır (Ergun Poyraz, Fetullah' ın Gerçek Yüzü, s.26, Nisan 2000)

Fetullah müritleri yolu ile uçurulma işini de bizzat kendi yüklenmiştir:

"Birgün bu arkadaşlardan biri rüya görüyor. Hatice validemiz kapının dışında. Efendimiz de içerde oturuyor. Ders yaptığımız bu dört-beş kişiyi kastederek Hatice validemiz, efendimize: ‘Ya Resulullah’ bunlar ‘Bizden hoşnut musun Ya Resulullah’ diye soruyorlar diyor. Ve Efendimiz’den cevap geliyor: ‘Evet hoşnudum. Hele birisi, hele birisi!...’ diyor." Dikkat edilirse, Fetullah, tevazu göstermekten de geri kalmamakta; burada sözü edilen “hele birisi”nin kendisi olduğunun anlaşılmasını okurlara bırakmaktadır" (Bizzat okuduğum F.Gülence yazıldığı iddia edilen şişirme kitaplarından birinde- Adını hatırlayamadım.)

Kul hakkı mı alıyorum?

Binlerce yıllık Türk-İslam diyarında "Müslüman"ın papaza ön yargısını yıkan ve onu savunmasız bırakan bu ekip, "Vatikan’ın üçüncü bin yılda Asya’yı "Hıristiyanlaştıralım" vizyonunun aciz kulu başlarında olmak üzere çalışmalar sürdürmektedirler. Kuran ayetlerini "Yahudiler" lehine değiştirecek kadar da acımasızdılar. "Yahudiler hakkında ki hükümlerin günümüz Yahudilerini" kapsamadığını söyleyerek, "kuran" hükmünü değiştirenler hakkında konuşanları, "kul hakkı alıyorsun" diye suçlamaya bakıyorum da, "Allah’ın kullarının aldatılmamasına vesile oluyorum." diyorum.

Fetullah ekibini yine onların yayını Zaman gazetesinin bir haberi ile anlatalım:

“Gülen'e akademik mercek” –30.4.2001 (Ali H. Arslan-Washington)-Zaman Gazetesi

Georgetown Üniversitesi'nde 26-27 Nisan tarihlerinde yapılan 'İslami Moderniteler: Fethullah Gülen ve Çağdaş İslam' konulu uluslararası konferansta birbirinden ilginç tebliğler sunuldu

Gülen olgusunu farklı boyutlarıyla bilim merceği altına yatıran tebliğlerin kısa birer özeti şöyle: Vatikan Dinlerarası Diyalog Bakanı Peder Dr. Thomas Michel'in tebliğ konusu 'Bir eğitimci olarak Fethullah Gülen' idi.. Fethullah Gülen'in eserlerinde serd edilen eğitim prensipleri ve bunların okullarda nasıl tecessüm ettiğini anlatan Michel, Gülen'in 'tarihsel geçmişiyle bütünleşmiş ve geleceğe zekice hazırlanan' bir nesil yetişmesine vesile olduğunu söyledi.”

Bu yazıdan ne anlamalıyız? (Tamamına erişmek için Zaman gazetesi arşivine bu tarihe bakılabilir.)

· İslami modernite: Saptırılıp, kontrol altına alınma işlemi

· Çağdaş İslam: Siyonizmin kontrolünde ki İslam.

· Önce Işık evlerinde “Risaleler” ile amel eden ve Fetulah’ı Mehdi (Halife) gibi gören, emre amade, “Altın Nesil” olduğuna inandırılan “Sorgulama yetisinden mahrum” gençliğin yetiştirilmesi.

· Bu gençliğin, ABD’nin emri Fetullah’ın işareti ile Dünya’nın çeşitli yerlerinde “Karın tokluğuna” konuşlandırılmaları.

· Şakirtlerin “geleceğe zekice hazırlanması”

· Fetullah okullarına kabul edilen öğrencilerin “İngilizce eğitim“ ile kültürlerinden koparılması, geleceğe Batı emperyalizmi yandaşı devlet görevlisi olarak formatlanması.

Bu okullar ABD-Türkiye işbirliğinde, ABD’nin adım atmak istediği ya da kesin yerleşmek istediği yerlerde “öncü karakol” olarak görev yapmaktadır. Eğitim dilleri “İngilizce”, Türkçe ”seçmeli dil” olduğu halde, “bu okullar yolu ile Türk kültürü yayılıyor” yalanı söylenmektedir. Okulların eğitim dilinin “İngilizce” olduğu MEB’nda arşivde mevcuttur. Hatta bu arşivlerde “ABD devlet görevlilerine verilen Resmi Görevli-CIA pasaportlu” kişiler olduğu gerçeği vardır.

Laik-Anti laik çatışmanın tırmandırılarak, “İslam”a bir darbe daha vurma peşinde olan AB-D, Fetullah Gülen’e ait okulları teşvik etmekte, onun için sempozyumlar düzenlemekte, İngiliz hükümetince ”İngiliz Kültürüne Katkı Ödülü“ verilmekte, ABD de “Dünya barışına hizmet” ettiğinden dolayı "Araştırma" tezleri hazırlanmaktadır.

Tamamen reklâma dayalı, Türk’ün vicdanını aldatmaya dönük organizasyonlarla, Türk Milletine karşı oynamaktadırlar. “Türkçe Olimpiyatı” düzenleyebilmek için, Dünyanın dört bir yanına dağılmış bu okullarda ”Türkçe Eğitim“ yapılması icap eder. “Seçmeli Türkçe” ve özel yetiştirilmiş çocuklar ile “Türkçe Olimpiyatı” yapmak, akıllıca hazırlanmış senaryonun parçasıdır.

Amerikalı görevli Graham Fuller Zaman Gazetesi ile yaptığı bir röportajda bakın neler diyor?

“Batı, Fethullah Gülen gibi örnekleri görünce çok umutlanıyor. Çünkü Gülen, modern devlet ve toplumda İslam’ın nasıl bir rol oynaması konusunda geniş bir vizyonu temsil ediyor.”

Peki kim bu Graham Fuller? F.Gülen’in Müslüman yaptığı bir Amerikalı mı? ..Hayır efendim , bu kişi ünlü bir CIA görevlisidir.

Fetullah Gülen’e verilen görev ile öncelikle içinde bulunduğu toplumu arkasına alması sağlanarak, geçmişte halifeliğin Türklerde olduğu gerçeği de kullanılarak, ”Tahrif edilmiş" Kuran ile “İslam Dünyasını” kontrol altına almaktır. “Modern devlet de İslam’ın alacağı rol”ün senaryosunun ise Washington’ca yazıldığını söylemek için “kahin“ olmaya gerek yok sanırım. (Unuttukları gerçek Kuran-ı Kerim’in bizzat Allah tarafından koruma altına alındığıdır.)

“Sözde Kürdistan”da kurulan iki Gülen kolejinin eğitim dili “İngilizce”dir. Bu okulların yine ABD nin teşvik ve onayı ile kurulduğu pek tabidir. Burada ki okulların varlığını bizzat “nurcu” kanat, “barış köprüleri” kuruyoruz açıklaması ile duyurmuştur.. “Sözde Kürdistan”ın temelinde “Binlerce Türk Vatandaşının“ kanı vardır. Uluslararası arenada her cepheden sarılan Türkiye Cumhuriyetinin topraklarını bölmeye yönelik PKK hareketinin, askerlerini oluşturduğu “Israkürt” devletinde “okul kurmanın” vicdani açıklaması nedir? Binlerce askerimi şehit eden, “Kürtçü unsurun” yapılandığı K.Irak topraklarında ki “sözde devletin“ nihai hedefleri arasında “G.Doğumuz“ da var iken, hangi mantık bu okulları bana “Barış Köprüsü” olarak kabul ettirebilir?

Sovyetler Birliğinin kendi derdine düştüğü, dağılma günlerinde, Türkçesi Türk Cumhuriyetlerinden çekildiği yıllarda, ABD'nin icazeti- Türkiye’nin kefaleti ile Fetullah Gülen okulları buralarda hızlı bir şekilde açılmaya başladı. Kozadan çıkan “şakirtler” , “altın nesil” olmanın gurur ve şuuru ile ABD'ye yol açmaya gittiler.. Aynı dönemde Türkiye’de başlayan PKK terörü ile Türkiye Cumhuriyeti ve insanın dikkati, Türk Devletlerinden çekilmesi de sağlandı. Böylelikle, bağımsızlıklarına kavuşan bu devletlerdeki tek önemli yapılanma “Amerikan Kolejleri “ oldu.

Türkiye’de eğitim dilinin İngilizce olduğu “Anadolu Liseli” ve üniversiteli gençlerimizin “kendi kültürüne yabancı” olarak yetiştiği gerçeğini, aradan geçen onca zaman sonra yakın gözlemlerim neticesinde belirtiyorum. Çocuklarımızı “İngilizce eğitim“ yolu ile Türk Milletinden koparmışlardır. Anadili ile eğitim yapılmayan ülkelerin sadece “sömürgeler” olduğunu hatırlatmaya gerek var mıdır?

“Amerikan Yüzyılı” projesi sadece "Amerikalı askerle” kurulmayacaktır. Yandaş siyasetçi, medya, aydın ve cemaatler stratejik ortağın neferleri olarak yola çıkarılmıştır.

Fetullah Gülen cemaatinin yayın organı Zaman Gazetesinde on yıl başyazarlık yapan, yazdığı kitapla Gülen’i “Anadolu Müslümanı'nın lideri” konumuna yükselten Fehmi Koru’nun “Bilderberg”e katılması az mı bir iştir? Dünyayı kendi lehlerine değiştirmek isteyen “Küresel-Siyonist baronların” kontrolünde, sadece hizmetkarların çağrıldığı bir organizasyondur. Güvenlik tedbirlerinin abartılmasında “Dikkat çekme ve güç gösterisi” hâkimdir. Katılımcılara, döndüklerinde ki “görevleri” verilir. Burada konuşulanlar kesinlikle açıklanamaz. Fehmi Koru, Bilderberg’e “gazeteci” sıfatı ile değil, Gülen örgütü içindeki “etkin kişilik” olması sebebi ile çağrılmıştır.

Bilderberg’de “konuşulanları yazıyorum“ saçmalığına “uzaktan kumandalı cemaat” ve Gülen’in kimliğinden habersiz temiz Anadolu insanı inanır.

Fetullah Gülen’in "onursal başkanı" olduğu, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfınca hazırlanan, “Diyalog ve Hoşgörü” toplantıları ile sadece “Müslüman’ın” gönlüne gönderme yapılmaktadır. Dünya Barışı için yola çıktıklarını söyleyen bu grubun seyircileri sadece “Müslüman“ kitledir. “İslam”ı din olarak kabul etmeyen, Hz. Muhammed’i şair, Kuran-ı Kerim’in de onun eli ile yazıldığını söyleyen Papaz ya da Hahamlar ile neyin diyaloğu yapılmaktadır?

15-18 Nisan 2000 tarihinde Urfa ve İstanbul’da yapılan “Uluslararası Halil İbrahim Sempozyumu"nda neler yapılmıştır?

· Haham, Papaz ve hoca imal edilen “sırat köprüsün”den geçirilerek, son dinin İslam olmadığı vurgusu yapılmıştır. (Elinin beğendiğini seç göndermesi yapılmıştır. İslam gelene kadar elbette ki önceki dinler geçerlidir. İslam’ın gelmesi ile diğerlerinin geçerliliği kalktığı halde bu düzenekler ile İslam’ın aklı niçin karıştırılıyor? )

· "Ortak ata İbrahim" denilerek, Hıristiyan ve Yahudiliğinde benimsenebileceğine vurgu yapılmıştır.

· Çift dinli olunabileceğinin örneği Lester’in şahsında verilmiştir.

Avrupa’nın göbeğinde binlerce Müslüman-Boşnak’ın katliamında, Afganistan ve Irak’ta hala süren katliamlara sessiz kalışları ile destek veren Vatikan – Kudüs hattı ile neyin diyalogu yapılıyor?

Vatikan ve Yahudiler, “İslam dinini“ kabul ettiğini resmen açıklamadan yapılan bu toplantılar “misyonerlik çalışması” olmaktan öteye geçemez.

“Amerika ile iyi geçinmezseniz işinizi bozarlar. Amerika’nın bize yarım arpa kadar sadece bizim menfaatimize desteği yoktur. Buna rağmen şurada bulunmamıza izin veriyorsa, bu bizim için bir avantajsa, bu avantajı sağlıyor demektir." (Fethullah Gülen İle New York Sohbeti- Nevval Sevindi) diyerek doğruyu söyleyen Fetullah Gülen’e niçin inanmıyorsunuz?

“Amerika şu andaki konum ve gücüyle bütün dünyaya kumanda edebilir. Bütün dünyada yapılacak işler buradan idare edilebilir. Amerika hala bu dünya gemisinin dümeninde oturan bir milletin adıdır." (s.6- N.Sevindi- F.Gülen ile New York Sohbeti) diyen Gülen yalan mı söylüyor diyorsunuz? (ABD ye tam teslim olmuş görüntü çizilen bu satırların sahibi, hangi İslam için çalışır diye sormak hakkımız değil mi?)

"Amerikalılar istemezlerse kimseye dünyanın değişik yerlerinden hiçbir is yaptırmazlar. simdi bazı gönüllü kuruluşlar dünya ile entegrasyon adına gidip dünyanın değişik yerlerinde okullar açıyorlarsa, bu itibarla, mesela Amerika ile çatıştığınız sürece bu projelerin gerçekleştirilmesi mümkün olmaz." (s.8- N.Sevindi- F.Gülen ile New York Sohbeti) diyen Gülen, ABD'den habersiz “yaprak dahi kımıldamaz” mesajını kendisi vermiyor mu?

Bunlar aradan çekilen ya da uydurulan sözler değildir. Kitabın tamamı okunduğunda da bu manalar çıkmaktadır.

İçinde bulunduğumuz çağı “Amerikan Yüzyılı“ yapmak için yola çıkmış, öncelikle İslam coğrafyalarında kan döken stratejik ortağın, “Müslüman Fetullah Gülen ve ekibine!” izin vermesini hangi mantık kabul edebilir? George W. Bush Müslüman mı olmuştur? Ki Fetullah ekibinin önünü açsın. K.Irak’ta “İlan edilmek“ için geri sayıma geçen, İsrail’den sonra ikinci çıbanbaşı olmaya hazırlanılan “Sözde Kürdistan”daki okulların ABD “himaye ve kontrolü” dışında olması mümkün müdür? “Normal prosedürdeki ”Türk okulunu”, normal şartlarda“ Peşmergeler ‘olası Devletlerinin’ içinde yapılandırırlar mı?

"Amerika daha uzun zaman dünyanın kaderinde çok önemli rol oynayacaktır. Bu realite kabul edilmeli. Amerika gözardı edilerek şurada burada bir iş yapılmaya kalkılmamalı." (s.7- N.Sevindi- F.Gülen ile New York Sohbeti) diyen F.Gülen, icazet almadan yani ABD gerçeğini kabul etmiş, “hakiki manada inanmış!” bir insan olarak Washington’a entegre olduğunu daha nasıl açıklayacaktır?

Fetullah Gülen sadece vitrindir. Nasıl ki Türkiye’nin zengini diye geçen bir takım kişiler “Türk kimliği“ taşıyan paravanlarsa, F.Gülen’de ayni öyledir. İslami coğrafyalarda “Türk”e yakınlık duyulması (Halifelik ve adalet sebebi ile), M.Fetullah Gülen’in ABD tarafından yaratılmasına vesile olmuştur. Stratejik ortak, Gülen vesilesi ile tüm cemaati kontrol altında tutmaktadır , diyen rahmetli Hablemitoğlu’na katılıyorum.

“Yönetim sisteminde, kâinat imamından, düz müride kadar inen hiyerarşik sıralama önem taşımaktadır. ABD için hiyerarşinin sadece tepesini kontrol altında tutmak yeterlidir, çünkü cemaat disiplini nedeniyle tabanda sıkıntı yaşanmayacaktır. Oysa, ulus-devlet yapılanması içinde sömürüye dur diyenler her zaman var olacaktır, dolayısıyla da hedef ülkeye yönelik her yatırımının maliyeti ve riski yüksek olacaktır. ABD'nin tarikatlara öngördüğü modelde, önemli olan hiyerarşinin tepesinde yer alan tek karar vericiyi ve veliahtlarını-varislerini sımsıkı kontrol altında tutabilmektir. Bu modelde, hocaefendinin yanısıra, kıta imamları ülke imamları ve de az sayıdaki danışman ABD'ne (CIA) muhataptır." ( N.Hablemitoğlu)

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı organizasyonu, ”Abant Platformları”,”Sivil inisiyatif - her görüşten insanın yer aldığı oluşum" olarak tanıtılması yalandır. Oluşumun çekirdeğinde ve yönetiminde “belli kişiler” yer alır. Değişenler sadece, adlarını kendi menfaatleri için kullandıkları, Türk Milletinin önem verdiği kişilerdir. Konuşulacak konular hatta sonuç bildirgesi önceden hazırdır. Katılımcılardan konuşup bunu sonuç bildirgesine yazdırması (amaçlanan neticenin dışında) mümkün değildir. Batı emperyalizminin Türkiye Cumhuriyetinden istediklerinin sivil inisiyatif olarak, işte halkta istiyor adı altında, “hükümetlerce” yapılamasının önünü açmaktır. Bilderberg’in yerlisidir.

Yapılan Abantlarda şimdiye kadar sonuç bildirgesine yazılanlardan örnekler, yorumlarınıza açıktır efendim:

1- Vahiy’in akla hitap etmesi gerçeğinden yola çıkılarak, İslami problemlerde “salt aklın“ kullanılabileceği, çağdaş çözümlerin bulunulabileceği, (1. Abant)

2- Atatürk’ün “Hakimiyet kayıtsız, şartsız milletindir” ifadesindeki milletin Türk Milleti değil siyasi irade olduğu kabul edilmiştir. Böylelikle bu sözün içi boşaltılmıştır. Kabul edilen bu hali ile “Türk Milletinin” Anadolu’da hakimiyeti yoktur denmektedir. (1. Abant)

3- Türk Milletince kutsal görülen “Devlet” inancı için “Kutsal devlet” yoktur, sivil inisiyatif vardır. ( 1. Abant)

4- Mevcut merkeziyetçi hantal, bürokratik yönetim yerine, yerel topululukları, il, ilçe, belde ve köy düzeyinde sisteme ortak eden, katılımcı yönetimi, üniter devlet anlayışı içinde yapılandıracak bir idari reform gerekmektedir. (3. Abant- Yerel yönetimler yolu ile öncelikle G.Doğunun fedarasyon yapısına geçişi)

5- Ülkenin sivil bir anayasaya ihtiyacı olduğu, İslam'ın demokratik-hukuk devletinin önünde bir engel olmadığı vurgulandı (3. Abant - Sivil anayasa denilen Türkiye’de yaşayan tüm kimliklerin ortaklaşa anayasası- İslam..Hangi İslam? Gülen’in başını çektiği “Kontrol altında ki İslam" modeli mi?)

6- Prof. Dr. Tunçay ve Prof. Dr. Öktem, Abant benzeri toplantıların demokratik duyarlılığı artırdığına dikkat çektiler; 4. Abant'ta anayasanın tartışılmasını önerdiler. ( 3. Abant)

7- Çoğulculuğu gözeten bir uzlaşma, toplumsal sözleşmeye dayanan yeni bir anayasada ifadesini bulmalıdır. Bu husus, toplumun farklı kesimlerinin eşitlik statüsünde bir araya gelerek…(4. Abant- Türkiye’yi Türkler kurdu diyen anayasa yerine, barış için ‘Türkiye’yi Kürt, Gürcü, Çerkez, Rum, ermeni, Yahudi, Kürt..vb etnik kökenler kurdu' demek)

8- Uzlaşmayı hedefleyen çoğulculuk anlayışı ve farklı kimliklerin birarada yaşaması her kimliği ve kültürü zenginleştirebileceği gibi; onların etkileşimine ve değişimine de imkan sağlar.(4. Abant)

9- Modernleşme adına homojen bir toplum yaratma çabaları kabul edilemez;… Türkiye'nin, bütün vatandaşlarına ve her toplumsal kesime eşit mesafede duran, bütün farklılıkların kamusal alanda temsil edilmesini mümkün kılan bir devlet anlayışına ihtiyacı vardır..( 4. Abant)

10- Çoğulculuk ve uzlaşma ile ilgili olarak alınan bu kararların hayata geçirilebilmesi için, eğitim ve öğretim, Türkiye'nin sosyo-kültürel gerçeklikleri doğrultusunda, sivil toplum örgütlerinin katkılarıyla yeniden düzenlenmelidir.(4. Abant)

11- Küreselleşme, devletin geleneksel işlevinde bazı değişiklikler meydana getirmektedir. Ancak, ulus devletler bu süreçte temel aktörler olarak varlıklarını yeni şartlar çerçevesinde sürdüreceklerdir.(5. Abant)

12- Tarihi-kültürel değerleri, toplumsal dinamikleri ve coğrafyası dikkate alındığında, Türkiye’nin yersiz korku ve kaygılarından kaynaklanan içe kapanma eğilimlerini bir kenara bırakarak, küreselleşmeye kendinden emin olarak ve cesaretle yönelmesi ve olumlu katkılarda bulunması mümkündür..( 5. Abant)

13- Türkiye’nin küreselleşme sürecine katılmasının önemli aşamalarından birisi Avrupa Birliği’dir. Esasen bu, Türkiye’nin genel yönelimine uygun bir hedeftir. Bu süreçte, Türkiye’nin varlık ve çıkarlarını gözeten bir anlayışla üyelik için gerekli hazırlıkların yapılması uygundur.( 5. Abant)

14- Toplantının bilimsel koordinatörü Prof. Dr. Mehmet Aydın bugüne kadar tartışılan konuların hep birbirinin devamı ve tamamlayıcı nitelikte olduğunu anlattı.(5. Abant)

15- İslam’la demokrasi arasında çelişki yoktur. Küresel güvenin pekişmesi için İslam ülkelerinde demokratikleşmenin gerekliliğine inanıyoruz..(6. Abant)

16- Savaşı engellemenin ve barışı egemen kılmanın önemli bir esası barışçı bir zihniyetin yerleştirilmesi ve insanların barışa yönelik olarak eğitilmesidir… Bunun için sivil alanın genişletilmesi, sivil toplum örgütlerinin gelişimine müsait zemin oluşturulması, elitlerle toplum arasındaki iletişim sorunlarının giderilmesi gerekmektedir.(6. Abant)

17- Genellikle uluslararası düzenlerin savaşlardan sonra kurulduğu ve galiplerin kuralları koyduğu bir vakıadır. Bu kez olup-bitmiş bir savaştan sonra kurulacak düzenin yeni çatışmalara yol açmayacak esaslara dayalı olarak kurulması gerekmektedir. (6. Abant)

18- 11 Eylül sonrası, oldukça hassas hale gelen (veya getirilen) ve adeta “Müslüman paranoyası”na sevk edilen Avrupa kamuoyunda İslam’ın, barışı, sevgiyi ve hoşgörüyü emreden yönü hiç mi hiç bilinmemektedir. Bu nedenle, Johns Hopkins Üniversitesi işbirliği ile 19-20 Nisan’da Washington’da gerçekleştirilen Abant Washington Toplantısı, bu eksikliği gidermek amacıyla organize edilmiştir. ( 7. Abant)

19- Daha önce de belirttiğim gibi, Osmanlı deneyimi, sandığımızın, takdir ve/ya teslim ettiğimizin ötesinde demokrasi filizi için toprağı hazırlamıştır…. İslam ile birlikte: Modernleşme ortamında dinin mütalaa ve yorumlanmasına ilişkin diyalojik ilişki. Öyle bir diyalojik ilişki ki, modernleşmeyi hem kalıp, hem de içerik olarak etkilesin!... Son onyıllar içinde “ orta yol “ reformculuk özellikle gelişmektedir. Bu yeni oluşum, bir bakışla hem liberal ve modernisttir; fakat bir başka açıdan da kadim dinsel ılımlılığın temel dokusuna sadıktır. Evet, “ dine rağmen çağdaşlaşma“yı reddetmektedir…..Bir mütevazı uyarı yapmak istiyorum. Demokrasinin ya da kendi semavi dini değerlerimizin faziletlerinden bahsederken onları bir şekilde tekelimize alacak kıskançlıkla davranmamalıyız. Kur’an’ın “maruf“ hükmüyle yüzyıllardır öğrettiği değerler başka kültürlerin de geleneğinde ve uygulamalarında yok mudur? Bunlar sadece Hıristiyanlığa ya da Yudeo - Kretien kültüre veya İslam’a özgü (münhasır) değillerdir. Hepimize aittir…( 7. Abant- Mehmet Aydın’ın açış konuşması)

20- 7 Abant’ın ABD ye taşınması üzerine..dış politika alanında Washington’ın en prestijli mekanlarından biri olan Johns Hopkins Üniversitesi İleri Uluslararası Araştırmalar Bölümü’nde (SAIS) gerçekleştirildi. Anladığımız kadarıyla SAIS bir nevi lisansüstü eğitim merkezi olup, elan dekanlığını ünlü CIA uzmanı, Japon asıllı Francis Fukuyama yapmaktadır. Kendisinden önce buranın dekanı Paul Wolfowitz…(Mehmet Durmuş)

21- Atatürk’ün ‘muasır medeniyet’ ve ‘yurtta sulh, cihanda sulh’ hedeflerine kenetlenmiş, iç ve dış sorunlarını çözerek uluslararası camiayla daha fazla entegre olmuş, komşularıyla barışık, Avrupa Birliği ile bütünleşmiş, ABD ile dostluğunu pekiştirmiş, NATO’da yerini muhkemleştirmiş, demokrasi, laiklik ve İslam’ın en güzel yorumlarıyla taçlanmış bir Türkiye, medeniyetler arasında köprü kurmaya daha iyi namzet teşkil edecektir..(7. Abant-F.Gülen)

22- Abant toplantısı ve kararları bütün dünyayı ilgilendiren ABD'nin başkentini mekân olarak kullanıyor. Burada konuşulanlar bir yolunu bulup muhataplarına ulaşabilirse, global köyün bütünüyle sahipsiz olmadığını onlara hatırlatabilir... Zaten, toplantının Washington'da yapılmasıyla amaçlanan da bu. Bakalım Abant kokusu Washington'u etkisi altına alabilecek mi? (Taha Kıvanç(Fehmi Koru), 21 Nisan 2004 - Yeni Şafak)

23- "Türkiye'nin AB'ye Üyeliği Sürecinde Kültür, Kimlik ve Din" (3-4 Aralık 2004, Brüksel) Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Hüseyin Gülerce, farklı din, dil, kültür ve geleneğe sahip olmalarına rağmen Türkiye ve Avrupa'nın entegrasyonunun güzel neticeler verebileceğini kaydetti. (8. Abant)

24- Katolik Kilisesi'nin İtalya ve İspanya'nın demokratikleşmesinde önemli rol oynadığını anlattı. Broglio, “Neden Türkiye'de Müslümanlık böyle bir rol oynamasın?” sorusunu yöneltti. (8. Abant)

25- İsveç'in İstanbul Başkonsolosu İngmar Karlsson, ‘Avrupa İslamı' kavramını ele aldı. Karlsson, İslam'ın Avrupa'nın bütünleyici bir parçası olduğunu belirterek çok yakında “Batı İslamı”ndan bahsedileceğini söyledi..(8. Abant)

26- Atatürk’ün gösterdiği “muasır medeniyet” hedefi Avrupa Birliği vesilesiyle yeni bir noktaya gelmiştir… Önceki hükümetlerle başlayan, şimdiki hükümetle zirveye ulaşan AB reformları için ilgili her kurum ve kuruluşun gösterdiği gayret takdire layıktır…(8.Abant-F.Gülen’den mesaj)

27- 9. Abant Toplantısı: "Eğitimde Yeni Arayışlar" (1-3 Temmuz, Erzurum) eğitimle “Dünya vatandaşı” yetiştirilmelidir.. Eğitimin bu yeni hedefi için, eğitim kurumları yeniden yapılandırılmalıdır denmektedir.

28- Evrensel barış için Türkiye’de bulunan; Gürcü, Kürt, Rum, Ermeni, Çerkez, Boşnak vb..ların eğitimi önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır.

29- Çoğulculuğu kabul etmiş, içinde ki toplumluklara yönelik, sosyolojik verilerine bakarak oluşturulan eğitimle bölge dünya barışına katkıda bulunmak gerekir. Bölge barışına katkıda bulunmak için İsrail politikalarını da kabul ederek, ayni zamanda dünya barışına katkı sağlanmalıdır. (9. Abant)

30- Eğitim merkezden değil, her grubun kendi inisiyatifi doğrultusunda olmalıdır. Türkiye milli devlet değil ve milli eğitim değil, yöresel, kendi inisiyatiflerinde eğitim gerçekleştirilmelidir. Bunun içinde bir an önce yerel yönetim yasası çıkmalıdır.(9. Abant)

31- Eğitim temel bir haktır. Bu hak kılık, kıyafet, etnik, dinsel, cinsel vb. gerekçelerle engellenmemeli; toplumsal, kültürel eşitsizlikler giderilmeli ve diğer halkların anadil de eğitimleri başlatılmalıdır.(9. Abant)

32- Yurt dışındaki Türk okullarının Türkçenin ve Türk kültürünün yaygınlaştırılması konusundaki başarılı deneyimlerinden istifade edilmelidir. (Türkiye Cumhuriyeti’nin yurt dışındaki okulları hangisidir? Bahsedilen okullar Fetullah Gülen’in okullarıdır. Toplantıda Millî Eğitim Bakanı H.Hüseyin Çelik’te vardır.) (9. Abant)

Amerikan Yüzyılı için yola çıkmış “İnançlı” görünümleri ile bu müfreze, “Türkiye, Türk Milleti” ya da daha genel anlamı ile “İslam alemi” için mi çalışmaktadır?

"Abant Platformu, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın Düşünce Kuruluşudur.” Şeklindeki ifadeye ve Dinlerarası diyalog çalışmaları için kullanılan paranın büyük kısmının Amerikan Ulusal Demokrasi Fonu (NED) tarafından finanse edilmesine bakarak, buradaki sonuçlarında stratejik ortak tarafından kaleme alındığını söyleyebilir miyiz?

Son olarak, Gülen Cemaatini yine kendilerinden dinleyelim diyorum:

“Fethullah Gülen sürekli olarak diyalogdan ve hoşgörüden söz ediyor. Bence bu kavramların, görünenin ötesinde anlamları var. Mesela şöyle: Gerçek dünyada diyalogun karşılığı “pazarlık”, hoşgörünün karşılığı ise “centilmence rekabet”tir. (İlk buluştuklarında Fener Rum Patriği Bartholomeos’un Heybeliada’daki Ruhban Okulu’nun açılması için Gülen’den destek istediğinde, Gülen’in Selanik’te bir Atatürk Lisesi açılmasını tavsiye etmesi, Gülen’in gerçekçi ve yaman bir pazarlıkçı olduğunu gösterir.) Ayrıca içine kapanık Müslümanları, küreselleşen dünyada Hıristiyanlarla “dinî rekabete açmıştır.“ (Hüseyin Gülerce, Zaman, 07.01.2005-Yükselen Değer “ Gülen Hareketi”)

Şimdi sözü tekrar ben alayım:

Bu söylem, yaman pazarlık mıdır, emperyalizme teslimin kamuoyunca yadırganmasının önüne geçme operasyonu mudur?

Ruhban Okulu, 1971’de 'Özel Yüksekokulları Kapatan Kanun'un yürürlüğe girmesiyle kapanmıştır. Devletin denetiminde olmak şartı ile Özel okulların açılması gündeme geldiğinde, Patrikhane “Devlet kontrollü eğitimi” kabul etmemiştir. İstedikleri, “Vatikanvari” devlet içinde devlet olmak projesini hayata geçirmektir. “(N.Kavcar–Heybeliada Ruhban MYO- 4 Aralık 2005)

Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz .

Geçmişte ve günümüzde yapılanlar ortadadır. Bu sebepten cemaatin tamamına “Fetullah Gülen hareketi” değil, “Fetullah Gülen Harekatı” demek daha yerinde olur düşüncesindeyim.

Neval Kavcar 19 Haziran 2006

http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=5452

Add a comment

Son Yazılar