Yaşar Okuyan 1980 öncesinde Ülkücü Hareket’in önemli isimlerinden birisiydi.

Okuyan, MHP davasından 12 Eylül sürecinde yargılandı. ÖHP Genel İdare Kurulu üyesi olduğu yıllarda aynı kurulda bulunan İhsan Karaçam hakkında yakın dönemde önemli açıklamalarda bulundu.

Bir süre önce Başbakan’ın da ziyaret ettiği Karaçam, o yıllarda Ülkücü Hareket’in radikal isimlerinden biriydi.

Ancak Karaçam, 12 Eylül’de buna rağmen yargılanmadı.

Yaşar Okuyan Odatv’ye İhsan Karaçam ile ilgili o dönemde başından geçen şaşrtıcı olayları anlattı.

Okuyan bunun yanı sıra Milli Türk Talebe Birliği üyesiyken “Kanlı Pazar” da nasıl provakasyona geldiklerinden söz etti.

İşte Yaşar Okuyan’ın Odatv’ye yaptığı açıklamalar…

NOT: Yaşar Okuyan’ın açıklamalarını video bölümünden daha detaylı olarak dinleyebilirsiniz…

Odatv.com


1980 ihtilali olduğunda Kenan Evren cuntasının talimatıyla Milliyetçi Hareket Partisi ve Milli Selamet Partisi genel başkanları dahil genel idare kurulu üyelerinin tümünün tutuklanması kararı çıktı. Bunun sonucu olarak da MHP’nin 40 kişilik genel idare kurulunun 39’u tutuklanıp cezaevine konuldu. Açılan davada rahmetli Türkeş ve ben dahil 16 MHP yöneticisi hakkında idam istemi ile dava açıldı. Geri kalanlar için ise 5 ila 15 yıl arasında hapis istemiyle dava açıldı. Burada ilahi tesadüf olarak tek bir kişi istisna oldu; İhsan Karaçam.

İhsan Karaçam daha önce Tokat’ta Milli Selamet Partisi’nden milletvekili seçilmiş, 1977 seçimleri öncesi MHP’ye kaydını yaptırmış ve seçimlere Ankara milletvekili olarak girmiş bir kimsedir. Daha sonraki kongrede de partinin genel idare kuruluna seçilmiştir.

Karaçam’ın siyasete atılmadan önce jandarma binbaşı olarak görev yaptığını biliyoruz.

İlginç olan durum şu: bu şahıs MHP’nin ihtilal öncesindeki genel idare kurulu toplantılarında en agresif ve en sert davranan, “bu komünistleri yok etmek lazım” tarzında konuşan biri olarak hepimizin dikkatini çekerdi.

Bir ihtilal oluyor, 39 üyenin hepsi tutuklanıyor, bir tek İhsan Karaçam aralarında yok. Ben uzun yıllardır nerede olduğunu bilmiyordum. Ama yanılmıyorsam Hürriyet gazetesinde birkaç yıl önce “Başbakan’ın esrarengiz ziyareti” diye evinde ziyaret edilirken çekilmiş fotoğraflar yayınlandı. Daha sonra bir programda konu gündeme gelince bir izleyiciden program yapımcılarına bir mesaj geldi. O mesaja göre Karaçam biriktirdiği parayı afet bölgesi olan Endonezya’ya göndermek istemişti ve başbakan bu sebeple ziyaretine gitmişti. Tabii doğruluğunu bilemiyorum.

‘Kanlı pazar’da bildiğiniz gibi iki kişi öldürülmüştü. Kendilerini devrimci ve solcu olarak nitelendiren gençler yasal izin alarak taksimde miting yapmak istemişlerdi. Ö dönemlerde de çok büyük ilginçliklere şahit olduk. Mesela bir gün öncesinde Milli Türk Talebe Birliği’ne iki büyük kamyon dolusu tornadan çıkmış sopalar getirildi ve bunlar dağıtıldı. Ben o sopayı da uzun süre saklamıştım. O dönemlerde biz oraya da gidiyorduk. Daha da ilginci miting öncesi bize mavi kurdele dağıtıldı. “bu nedir” dedik. “bunu solcular alana girerken yakanıza takın, sakın yakanızdan düşmesin. Polisin haberi var yakanızda kurdele varsa size dokunmayacaklar” denildi. Bunlar çok tarihi konulardır. Bunu da bir bilgi notu olarak düşelim.

14 Eylül 2009

Yorumlar:

Niyazi Doğan
15/09/2009 19:46
Başbakan'ın ani nezaket ziyareti, emektar bir siyasetçiyi tekrar gündeme getirdi. Erdoğan, geçtiğimiz günlerde evinden program dışı çıktı ve 1970'li yılların efsane milletvekili İhsan Karaçam'ın kapısını çaldı. Peki Başbakan 86 yaşındaki siyasetçi ağabeyini neden ziyaret etmişti? Adı İhsan Karaçam... O siyasetçilerin ağabeyi... Eskiler bir zamanların efsane milletvekili 86 yaşındaki İhsan amcayı iyi tanıyor. Ancak yeni nesil onun adını Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın evine yaptığı süpriz ziyaretle öğrendi.Peki neydi bu ani ziyaretin sebebi... Birkaç gün önce Başbakan Erdoğan'ı ağırlayan İhsan Karaçam'a bu defa TGRT Haber ekibi konuk oldu. Emektar siyasetçi, bizi güleryüzü ve cömertliğiyle karşıladı. 1970'li yılların en önemli isimlerindendi İhsan Karaçam... Önce Milli Selamet Partisi, sonra Milliyetçi Hareket Partisi'nde kritik konumlarda bulundu, siyaset sahnesinin kilometre taşlarını şekillendirdi. 12 Eylül sonrası aktif politika yaşamını sona erdirdi.Şimdi ise Üsküdar'daki evinde sakin bir hayat sürüyordu. Ta ki Başbakan kapısını çalana kadar.. TGRT 31 AĞUSTOS 2005

 

Add a comment
ABD’yi oluşturan 50 birlikteş (federe) devletten (Kaliforniya dahil) 48’i gitgide derinleşen ve yayılan bunalımla iflas aşamasında.

Bu “48” sözcüğü rasgele söylenmedi. Önümüzde karanlık gerçeği yansıtan Amerikan kaynaklı sayılar var. Yerel yönetimlerin gelirleri yok; bütçeleri tamtakır. Bir zamanlar yaşam düzeyinde (zaten parçası olduğu) ABD’den sonra ikinci gelen “Güneş Devleti”ne bugün bolluk diyarı diye bakana “deli” derler. Her şey daha kötüye gidiyor, hem de hızla. Yalnız yoksullar değil, orta sınıfın da dizi yerde. Bunalım “Amerikan düşü” söylencesini temelden sarstı. Sarsıntıyı hiçbir sınıf ve ara tabaka kurbanlar vermeden atlatamaz.

41 birlikteş devlette ve başkentte işten çıkarılan devlet memurlarından ordular oluştu. Çalışanlar “İşten ne zaman atılacağım?” tasasıyla yaşıyorlar. 32 birlikteş devlette yükseköğretime katkı kuşa çevrildi. 22’sinde yaşlılara ve özürlülere yardım sıfıra yakın noktalarda durmadan aşağıya iniyor. 21’inde az gelirlilere ve çocuklara resmi sağlık yardımı diye bir şey kalmadı. “Kara günler” için saklanan fonlar çoktan bitti.

Yurttaşın alıştığı en temel hizmetler sona eriyor, okullar öğretmenlere yol veriyorlar, güvenlik ağından elde ne kaldıysa çöküyor. Harcamaları azaltmak için tutukevlerindeki suçluları küme küme salıveriyorlar. Ama iki yaka gene de bir araya gelmiyor. Hastalığın kökü çok eskide; örneğin, 1930’larda. Şu söz Los Angeles’ın (bir daha aday olmayacağını açıklamış olan) Belediye Başkanı A. Villaraigosa’ya ait: “Kuşku yok ki, düzen çöktü!”

Örneğin, geçmiş kuşakların düşlerinde gördükleri Kaliforniya yönetilemeyen bir karabasana dönüştü. Bütçe açığı 26 milyar dolar. Vali Arnold Schwarzenegger, hizmetlilerinin maaşlarını yüzde 15 indirmek zorunda kaldı. İşsizlik yüzde 12’den yukarı tırmanıyor. Yoksulluk yüzde 20’de. Okulların niteliği ilk 50 sıralamasında 47’nci. Öğretmenler açlık grevinde. Kaliforniya kolejleri 2010 ilkbaharı için öğrenci almıyor; ücretlerini de yüzde 20 arttırdı. Devlet parkları harcama kısıntısı nedeniyle kapandı. Özellikle güneyde iflaslar rekor düzeyde. Konut değerleri yüzde 70 düştü. Yerel devlet eridi. Vali Arnold’un oradaki paralı Ermeni azınlığa şirin görünme siyaseti de onu kuyudan çıkaramadı.

Yayımlanan değerlendirme yazılarında şu yargı var: “Onun sözüne inanan kimse artık kalmadı!” Devlet memurlarının zaten düşük emeklilik maaşları dahil, sosyal devletin her damlasını kaldırmaktan yana. Görülmemiş bir tutuculuğun tutsağı olarak sanki ayda yaşıyor.

Dört yıl önce eksiksiz bir özelleştirme gündemi önerdiğinde, gelen tepkilerden ötürü, halktan özür dilemişti. Yurttaş emeklilik fonunun dibe vurduğunu daha yeni anlıyor.

Kaliforniya’da Meksika’dan gelen tarım işçileri çölleşen güneyin sıcağında kavruluyor, ücretleri kiraya yetmediğinden, güneş batınca yere serilip kendilerinden geçiyorlar.

Çevrede su yok, sağlık bakımı sıfır. Ama yarım saat ileride ufak azınlık için mega-gazinoları, villaları, golf alanlarıyla başka bir dünya var. Ne var ki, işsizlik orada da yüzde 30 oranında. Bu iki sınıf arasındaki uzaklık ölçüme sığmaz. Destek ancak başkentteki federal yönetimden gelebilir. Ama oradaki yerleşmiş düşünce küçültülmüş devletten yana. Devlet gelirleri zaten azaldıkça azalıyor. 48’ine birden yollanacak cankurtaran simidi orada da yok. “Titanik” büyük yara aldı; herkese yetecek sandal zaten düşünülmemiş bile. Kısa süre önce Ankara’daki Meclis konuşmasında bize “çözüm” yolları sıralayan Obama kendi ülkesindeki beş parasız yerel yönetimlerin iflasını uzaktan seyrediyor. Şimdi yaptığı eski tutucu çizginin yıkıcılığına “başkanlık” etmek...

Prof. Dr. Türkkaya ATAÖV

4 Eylül 2009 Cumhuriyet

Add a comment
TÜRKİYE’DE ŞERİATIN KISA TARİHİ
Halil Nebiler
Sorun hep dindarlık-dinsizlik, doğuculuk-batıcılık,
müslümanlık-laiklik gibi çelişkilerle değerlendiriliyor. Oysa
ben, bu değerlendirmelerin, tarih bilincinden yoksun ve yanlış
olduğunu düşünüyorum. Yaptığım araştırma sonucunda da,
şeriatçı yükselişlerin, sınıfsal ve ulusal sorunlarla çok yakından
ilgisi olduğunu, uluslararası politikanın ve devletin seçtiği
yöntemlerin güdümüne girdiğini görüyorum.
31 Mart Vakası'nın, Alman emperyalizminin Osmanlıya
ilişkin programının en yoğun uygulandığı döneme denk
düşmesi, hiç de tesadüf değil. Cihat fetvaları yayınlanıyor ve
Sultan, onlarca ülkeye İslam ihracına girişiyor. Sonuçta telef
olan, yine bu ülkenin insanlarıdır.
Devamını oku... Add a comment

Son Yazılar