“İNSAN BEYNİYLE GÖRÜR”
Geçtiğimiz günlerde Neşe Düzel “sol düşüncenin ideoloğu” olarak tanıttığı Zülfü
Dicleli ile röportaj yaptı. Zülfü Dicleli, solun din düşmanlığı yaptığını, din konusuna
ilgisiz olduğunu söyledi.
Biz de konuyu sol tarih ve teori üzerine çalışmaları ile tanınan yazar Haluk
Yurtsever’e sorduk. Türkiye solu, İslam’a Dicleli’nin ifade ettiği gibi yabancı mı?
Solun İslam ile ilgili çalışmaları melerdir? Zülfü Dicleli bu açıklamalar ile neyi
hedefliyor?
Haluk Yurtsever sorularımızı yanıtladı. İşte Haluk Yursever’in açıklamaları:
Sorunuzu yanıtlamadan önce izninizle birkaç noktaya değinmek istiyorum.
Birincisi şu: Taraf gazetesi, ikrarından dönmüş eski solcuları kendi yönünde
taraflaştırmak ve parlatmak konusunda başarılı bir pratik sergiliyor. Neşe Düzel’in
son söyleşilerini kimlerle yaptığına bakın: Nabi Yağcı, Hüseyin Ergün, Zülfü Dicleli.
Çok belirgin iki ortak paydaları var: Eski solcu olmak, dünü, bugünü ve hatta
yarınıyla solu aşağılamak! Bu zatların piyasa değeri söylediklerinden değil, bir dönem
taşıdıkları “solcu”, “komünist” kimliklerden geliyor. Söylediklerinin daha “iyi”sini
Batıdaki “futurist” denilen üçüncü sınıf gelecek simyacılarından okuyabilirsiniz. Bunu
en iyi kendileri bildikleri için piyasa değerlerini artırmanın yolunun “eski solcu”
sıfatıyla solu değersizleştirmekten geçtiğini görüyorlar. Misyonları budur.
İkincisi, bu yurttaşlar, bu dünyada olup biten her şeye, dönmüş insanlara özgü,
kıraldan fazla kıralcı bir prizmadan bakıyor, “insan beyniyle görür” sözünü çarpıcı
biçimde doğruluyorlar. Taraf’ın yayınladığı metinle başlayan, en önemli iki amacının
Fethullahçılığın toplumsal meşruiyetini artırmak, hatta dokunulmaz kılmak ve otoriter
polis devleti yönündeki gidişi hızlandırmak olduğu şimdi artık net biçimde açığa çıkan
gelişmeleri, Türkiye’nin AKP eliyle “askeri vesayet rejimi”nden kurtulması,
“demokratikleşmesi” yönünde adımlar olarak görüyor, Fethullah Gülen hareketinin
siyasal meşruiyet kazanmasına, “şeffaflaşması iyi olur” gerekçesiyle destek veriyorlar.
Dicleli, içinde doğruluk payı taşıyan şu sözleri söylerken kapitalizmin en temel
gerçeklerini gizliyor: “Büyük fabrika bitti. Dünyada büyük fabrika bir daha hiç
kurulmayacak. En son büyük fabrika, bu son dünya ekonomik krizinde General
Motors’ın iflasıyla bitti.” Sanayi devrimi döneminin büyük fabrikasının bittiği doğru.
Bugün artık, 1917 Rusya’sında devrimin proleter üslerinden biri olan 45 bin işçinin
çalıştığı Putilov fabrikası türünden büyük fabrika yok. Buna bağlı olarak sınıf
mücadelesinin yol ve yöntemlerinde, araçlarında değişiklikler gerektiği de açık. Ama
bugünkü yaşam da maddi üretim, genişletilmiş yeniden üretim üzerinden sürüyor. Artı
değer, sömürü, sınıflar, sınıf mücadelesi, sınıfsal, cinsel vb. baskı, emperyalist
saldırganlık kapitalist dünya sisteminin değişmeyen özellikleri olarak sürüyor.
Dicleli’nin, sigortasız, kayıtsız, esir ücretiyle işçi çalıştıran, işçi sınıfı üzerinde en
yoğun sömürüyü ve baskıyı uygulayan, dinci gerici “Anadolu sermayesinin”
fışkırarak, dünyayla bütünleşerek Türkiye’yi demokratikleştireceği görüşü büyüklere
masallardan başka bir şey değildir.
Aslında sorunun püf noktası bu kişilerin kapitalizme ve egemenlere beyinleriyle ve
yaşamlarıyla teslim olmalarıdır. Ne diyorlar? İşçi sınıfı yok; sağ yok; sol yok;
sosyalizm yok; emperyalizm kalmadı… “Kapitalizmi yıkmak diye bir şey yok artık.”
Yok, çünkü “onu yıkmaya imkan yok.”
Ne denebilir ki? Neşe Düzel, Dicleli’ye “eski solcu” olduğunu anımsatıp, solla ilgili
değerlendirmeler yapması için bin dereden su getirip çanak sorular soruyor.
Söyleşinin en ilginç soru-yanıtı şöyle:
Neşe Düzel soruyor: “Türkiye’de solun geleceğinden ümitli misiniz?” Yanıt aynen
şöyle: “Ben Türkiye’nin geleceğinden umutluyum. Şimdiye dek demokrasi olmadığı
için, askerî vesayet sistemi hüküm sürdüğü ve baskı yapıldığı için bu toplum
dinamizmine kavuşamadı. Ama artık Türkiye’nin önü açılıyor.” Dicleli’yi solun
geleceği filan ilgilendirmiyor. O çoktan varlıksal ve zihinsel geleceğini “önü açılan”
kapitalist Türkiye’ye bağlamış durumda.
Bu durumda Dicleli’nin din, İslam ve sol üzerine söylediklerine şaşırmamak gerekiyor.
Hüseyin Ergün, 1971 devrimcilerini “MİT’le ilişkileri vardı” üzerinden lekelemeye
çalışmıştı. Zülfü Dicleli, şimdi “Sol hep din düşmanı oldu!” buyuruyor. Yalan yanlış
konuşuyor. Türkiye’de sol hiçbir zaman, hiçbir kesimiyle din düşmanlığı yapmadı. Bu
soruna ilgisiz kaldığı da söylenemez. Doğrusu yanlışı, eksiği ve fazlasıyla Hikmet
Kıvılcımlı’dan Doğan Avcıoğlu’na, İdris Küçükömer’den Turan Dursun’a bu konuyla
ilgili geniş bir literatür var. Bu bir yana, Dicleli örneğin TİP’in, THKP-C’nin,
TKP’nin, burada hepsini sayamadığım adı anılır hiçbir sol örgütün din düşmanlığı
yaptığını kanıtlayamaz.
Bu haksız saldırı yalnız kapitalizme değil, iktidardaki siyasal İslam’a biat eden bir
kafanın ve ruh halinin ürünüdür. “Sol din düşmanlığı yaptı!” nın arkasından bakın ne
geliyor: “İslam kültürü bizim kültürümüzdür.”
Dini toplumsal bir gerçeklik olarak algılamak, anlamak, analiz etmek, somut
durumların, siyasal mücadelenin koşullarına vb. bağlı olarak yaratıcı tutumlar almak
başka, sol ve sosyalist hareketin varlıksal ve amaçsal karakteri olan dünyevi, seküler
bir hareket olma özelliğini tartışmalı hale getirmek başka şeylerdir. Evet, İslam bu
topraklardaki kültürel alaşımın önemli bir öğesidir. Sosyalistlerin kendilerine kaynak
alacağı kültür değildir!
Türkiye’nin yakın tarihi, 1960’lı 1970’li yıllar, solun ve sosyalizmin emekçi halk
yığınlarına, insanın bu dünyada mücadele ederek yaşamını, yazgısını değiştirebileceği
mesajını siyasallaşmış bir toplumsallıkla verebildiği dönemlerde dinin emekçiyle
sosyalizmin arasına girmediğini, giremediğini açık seçik göstermiştir.
Bunu anlamayanların dün nasıl solcu olduklarını da ben anlayamıyorum.

Odatv.com
23 Temmuz 2009

Add a comment

EROL BİLBİLİK’İN KALEMİNDEN "AMERİKAPERESTLER"
Abdullah Gül Kanlı Pazar'ı tertipleyen 'Kırklar
Komitesi'nin üyesiydi!
Araştırmacı-yazar Erol Bilbilik, "Amerikaperestler" başlıklı
kitabında, Cumhurbaşkanı Abdullah Gülün hiç bilinmeyen
yönlerini anlattı... 1968'de İstanbul'a gelip İktisat Fakültesi'ne
giren Gül, kısa zamanda "dinci militan" olarak sivrildi. Gül, sıra
arkadaşı Azmi Ateş tarafından önce MTTB Öğrenci Derneği icra
Konseyi'ne, ardından "gizli inzibat" olarak da adlandırılan
"Kırklar Komitesi"ne üye yapıldı! Komite'nin en önemli eylemi
"Kanlı Pazar"!
Araştırmacı-Yazar Erol Bilbilik'in "Amerikaperestler" başlıklı
kitabı, Ekim 2008'de Doruk Yayınları'ndan çıktı. Kitapta Erol
Bilbilik, dikkatle seçtiği 30 Amerikaperesti, kendi ağızlarından
ve bilinmeyen yönleriyle tanıtmış. Aralarında Fehmi Koru, Tansu
Çiller, Fethullah Gülen, Cengiz Çandar gibi isimlerin yer aldığı
"biyografik" çalışma, bir dönemin de tarihini anlatıyor.
Amerikaperestler içinde, öyküsü ve geldiği makam açısından en
çarpıcı olan isimlerden biri Cumhurbaşkanı Abdullah Gül.

SOLCULARA KARŞI EYLEMLERİN MERKEZİNDE
Bilbilik, 1969 yılında İstanbul Üniversitesi Öğrencisi olan
Abdullah Gül'ün, 'Kırklar Komitesi' üyesi olduğunu yazıyor.
Kırklar Komitesi nedir? Kitapta şöyle tanıtılıyor: "Üniversite ve
üniversite dışında dincilerin güvenliğinin sağlanması ve eylemlerin
daha etkinleştirilmesi için, başkanlığını Osman
Yamukoğulları'nın yaptığı, yönetiminde İsmail Kahraman vb.
militanların yer aldığı, 40 kişiden oluşan gizli bir İnzibat (Asayiş)
Komitesi."

KONTRGERİLLAYLA BAĞLANTILI
Kırklar Komitesi'nin, CIA'nın Türkiye'de halka ve devrimcilere
karşı örgütlediği Kontrgerilla hareketiyle bağlantılı olduğu da
anlaşılıyor. Bilbilik kitabında şu satırlara yer veriyor:
"Komite'nin kurulmasına, eylemlerde bulunmasına zamanın MİT
Müsteşarı Fuat Doğu katkı sağladı. Komite'nin eylemlerinden
İstanbul Emniyet Müdürü Şükrü Balcı, Ilgız Aykutlu, Nihat Kaner
vb. emniyetçiler haberdardı ve önemli eylemlere de katılıyorlardı...
Bu Komite üyeleri solculara ve komünistlere karşı eylemler
planlıyor, uyguluyor ve bunların tümünü komandoların
üstüne yıkıyorlardı..."

KOMİTE'NİN EYLEMLERİNDEN BİRİ: KANLI PAZAR!
Erol Bilibilik "Amerikaperestler" kitabının 68. sayfasında "Asayiş
Komitesi'nin önemli eylemlerinden biri de Kanlı Pazar'dı" diyor.
Kanlı Pazar, 16 Şubat 1969 tarihinde İstanbul'da ABD'nin 6.
Filo'sunu protesto etmek için toplanan gençlere yapılan örgütlü
saldırı. Saldırı sonunda iki devrimci öldürüldü, 200 kişi de
yaralandı.
Erol Bilbilik, Kanlı Pazar eyleminde Mahmut Hoca Cemaatinin
(bugünkü adıyla İsmailağa Cemaati) militanlarının kullanıldığını
belirtiyor. Tayyip-Gül' ikilisinin iktidara taşınmasında kritik rol
üstlenen Cemaatin Kanlı Pazar'daki rolüyle ilgili
"Amerikaperestler" kitabında şu satırlara yer veriliyor:
"Komite, Karaköy'den Dolmabahçe rıhtımına kadarki alanda
bine yakın militanını toplamıştı. Mahmut Hoca Cemaati de tam
kadro oradaydı ve Dolma-bahçe Camii'nde 20 bine yakın sopa
depolanmıştı, sopalar buradan dağıtılmıştı."

ADINI CIA'DAN ALMIŞ
Henry Kissenger'ın dışişleri bakanlığı döneminde CIA bünyesinde
kurulan, ABD adına başka ülkelerde girişilen gizli operasyonlara,
darbe ve silâhlı müdahalelere karar veren birimin adı
da "Kırklar Komitesi". CIA başkanlarından William Colby'nin
daha sonra itiraf ettiği Komite'nin başkanlığını Kissenger
yapmış. Kırklar Komitesi'nin en ünlü eylemi, Şili'deki Salvador
Allende'ye karşı 1970'te yapılan Amerikan darbesi. Darbecileri
yönlendiren CIA elemanlarına Washington'dan yağdırılan talimatlar,
istikrarsızlaştırma eylemleriyle ilgili belgeler sonradan
ortaya dökülmüştü.

ABDULLAH GÜL HUKUKTAN İKTİSAT'A GEÇİYOR...
Abdullah Gül 1968'de Kayseri Lisesi'nden mezun oluyor, aynı yıl
İstanbul'a gelerek Kayseri Yurdu'na yerleşiyor. Hukuk
Fakültesi'ne yazılan Gül, 2 ay sonra yatay geçişle İktisat
Fakültesi'ne kaydını yaptırıyor. Daha önce solcuların
hakimiyetinde olan İktisat Fakültesi, giderek "solculara karşı
dincilerin savaş komuta karargâhı" haline getiriliyor.

DİNCİ MİLİTAN!
Erol Bilbilik, kitabında "Gül Fakülteye başlar başlamaz böylesine
bir çatışmanın içine girdi" diyor. "Gül, üniversite içinde ve
dışında sol gruplara karşı sürekli çatışmaya girdi. Dinci militan
olarak sivrildi. O kadar ki, 'Faşisttir, okula almayın' yazılı resimleri
üniversite duvarlarına asıldı. Ve yasaklı ilan edildi..."

SINIF VE SIRA ARKADAŞI AZMİ ATEŞ'LE BİRLİKTE
Abdullah Gül'ü Kırklar Komitesi'ne sokan kişi, Fakülte'den sınıf
ve sıra arkadaşı Azmi Ateş. Abdullah Gül, önce İktisat Fakültesi
Talebe Derneği yönetici üyesi yapılıyor. Daha sonra Gül,
Başkanlığını Azmi Ateş'in yaptığı Milli Türk Talebe Birliği (MTTB)
Öğrenci Derneği İcra Konseyi üyeliğine getiriliyor. Ardından, Gül
ve Ateş, Kırklar Komitesi üyesi oluyorlar.
Erol Bilbilik, Azmi Ateş'in Kanlı Pazar eyleminde görev alan kilit
isimlerden biri olduğunu belirtirken, Abdullah Gül'ün eylemden
haberdar olduğunu, ama üniversite çevrelerinde adı faşiste
çıktığı için eyleme fiilen sokulmadığını belirtiyor.

GÜL'E UZUN SAÇ BIRAKTIRILIYOR
Fazla sivrilen ancak "İstikbal vaat eden dinci militan" Gül'e,
üniversiteyi kazasız belasız bitirmesi için uzun saç bıraktırılıyor,
solcu görüntüsü veriliyor ve eylemlerden uzak tutuluyor. Ancak,
12 Mart sürecinde 1972'de Fatih'teki Vakıflar Yurdu'nda kalırken
polisin yaptığı baskınla MTTB mensubu 50 kişiyle birlikte
gözaltına almıyor.
"Gül, 1969'da girdiği İstanbul İktisat Fakültesi'nden 1974'te
mezun oldu" diyor Erol Bilbilik kitabında, "Üniversiteye
gidemediği dönemler ve siyasi eylemleri mezuniyetini
geciktirmişti." Necip Fazıl Kısakürek'e yazdığı 3 Temmuz 1969
tarihli mektupta "İslam dünyasının aksiyoneri Büyük Doğu
gençliği olarak emrinizdeyim" diyor...

EXETER'İN ÖZELLİKLERİ
Abdullah Gül, üniversiteden hocaları Amerikancı-İslamcı Prof.
Dr. Sabahattin Zaimoğlu,
Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş ve Prof. Dr. Amiran Kurtkan'dan,
üniversite dışında da destek alıyor.
Gül, hocalarının önerisiyle, 1976-1978 yıllarında Milli Kültür
Vakfı bursuyla Exeter Üniversitesi'nde öğrenim görmesi için
Londra'ya gönderiliyor. Gül, aynı burstan yararlanan Fehmi
Koru'yla birlikte Müslüman Öğrenciler Birliği'nin yurdunda kalıyor...
Exeter Üniversitesi'nin özelliği, İngiliz istihbarat servislerinin
yurt dışı görevlere gönderilecek ajanlarının burada eğitim görüyor
olması. Exeter'in bir başka özelliği, buradan mezun olan
veya doktorasını burada yapan kişilerin, daha sonra özellikle
İslam ülkelerinde önemli ekonomik ve siyasi kuruluşların basma
veya devlet görevlerine yükseliyor olmaları.
1978 Ağustosu'nda Türkiye'ye dönen Gül, Sakarya
Üniversitesi'nde Prof. Dr. Sabahattin Zaimoğlu'nun kurduğu
Endüstri Mühendisliği bölümünde iktisat dersleri vermeye
başlıyor. Bu sırada, 12 Eylül'de "öğrencilere dini propaganda
yaptığı" iddiasıyla gözaltına alınıp Metris cezaevine gönderiliyor.
Kendisini cezaevinden kurtaran da, Turgut Özal'ı bu iş için
devreye sokan da, hocası Prof. Dr. Sabahattin Zaimoğlu.

PROF. DR. ZAİMOĞLU: CIA'YLA ÇALIŞTIM!
9 Aralık 2007'de vefat eden Prof. Dr. Sabahattin Zaimoğlu,
ölümünden sonra yayımlanan "Bir Ömür Böyle Geçti" başlıklı
biyografisinde (İşaret Yayınları, sf. 203-222) "Amerikan derin
devletinin" Türkiye'deki adamlarından biri olduğunu, Amerika'ya
nasıl hizmet ettiğini Övünerek ve ayrıntılarıyla itiraf ediyor.
Erol Bilbilik, 3 Ağustos 2008 tarihli Aydınlık'ta kitabın ilgili
bölümlerinden geniş bir özet yayımlamıştı.

SUUDİ ARABİSTAN'DA ABD İLİŞKİLERİNİ SIKILAŞTIRDI
İslam Kalkınma Bankası'nın bütün önemli yöneticileri Exeter
Üniversitesi'nde yüksek lisans veya doktora yapmışlar. Abdullah
Gül de, Korkut Özal ile Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş'ın girişimleriyle
İslam Kalkınma Bankasına, diğer Exeter mezunu arkadaşları
ile birlikte ekonomi uzmanı olarak gönderildi. Gül, 1983-
1991 yılına kadar 8 yıl "çok yüksek maaşla" Cidde'de yaşadı.
Erol Bilbilik, Abdullah Gül'ün bu dönem Suudi Arabistan Kralı
Abdullah'la bizzat görüştüğünü, Faysal Finans'ın sahibi Veliaht
Prens El Faysal ile de yakın dost olduğunu vurguluyor. Gül,
ABD'nin Suudi Arabistan'daki diplomatik misyon şefleriyle,
Pentagon ve Dışişleri bakanları ile bu dönem tanışma, görüşme
imkânı buluyor, dostluklar, yakınlıklar kuruyor.
Bilbilik, El Faysal'ın ABD yönetimlerine Kral Abdullah'tan daha
yakın olduğunu vurguluyor ve şöyle diyor: Gül, Suudi
Arabistan'daki görevi sırasında 'ABD'ye rağmen politika yapılmaz'
kesin siyaset ve fikir çizgisine gelmiştir. Ve bunu değişmez
ilke edinmiştir... Gül bu çizgide Fethullah Gülen'le de buluşmuştur.

DÖNER DÖNMEZ MİLLETVEKİLİ
Abdullah Gül Türkiye'ye döndüğü 1991 yılında RP'den Kayseri
milletvekili seçildi. RP'nin Yeni Dünya Düzeni'ni benimseyip 'Anti
Batıcı' söylemini bıraktığı 10 Ekim 1993 tarihli Büyük
Kongresinden sonra Gül'ün yıldızı parlamaya başladı.
"Amerikaperestler" kitabında, Gül'ün 1993'te Ankara'da Türkiye
Gönüllü Kültür Teşekkülleri 3. İstişare toplantısında yaptığı
konuşmadan alıntılar da yer alıyor. Biz bunlardan birini alıyoruz:
"Türkiye'nin bütünlüğünü tehdit eden en ziyade tahribat vermiş
olan sistemin ilkelerinden birisi de laikliktir."
Gül Erbakan'la birlikte ilk ABD ziyaretini 1994'te RP Genel
Başkan Yardımcısı olarak yaptı.
Bilbilik, ayrıntılarıyla anlattığı ziyaretle İlgili olarak "Bu toplantıda
Gül'ün ABD politikaları doğrultusunda kullanılması konusunda
kendisinin ne derece güvenilir olduğunun testi
yapılmıştır" diyor. "Gül, 1995'te Erbakan'ın başbakanlığındaki
Refah-yol koalisyonun hükümetinde Devlet Bakanı, Hükümet
Sözcüsü ve Dışişleri Bakanı olan Tansu Çiller'in İsteği üzerine de
Dışişleri Bakanlığına vekalet etmiş; bakanlığın bütün gizli şifre
ve yazışmalarına hakim olmuş, Amerikalılarla çok fazla
yakınlaşarak onların itimatlarım ve desteklerini kazanmıştır."

"ABD'DE BANA 'GÜVENİLİR' DİYORLAR"
Ve 1996. Abdullah Gül, Ankara'ya gelen CIA Başkanı John
Dutch'la görüşüyor, görüşmenin ardından ABD'ye gidiyor...
1997'de ABD'ye 10 günlük bir ziyaret daha... 1998'de
Grossman ve Abromowitz ile gizli görüşmeler... Bütün bunların
ayrıntıları kitapta yer alıyor.
18 Mayıs 2000 tarihinde Milliyet'te yer alan bir röportajından
Abdullah Gül, Amerika ziyaretleriyle ilgili şu cümleyi kuruyor:
"Ben ayrıldıktan sonra intihalarını öğrendim. Bana 'Güvenilir'
diyorlardı..."
2003 Nisan'ında ABD Dışişleri Bakanı ile Abdullah Gül arasında
"iki sayfa dokuz maddelik gizli mutabakat" yapılıyor.
2007 Şubatı'nda Abdullah Gül, artık "Condolezza Rice'ı sabah
saat 5'te uyandırarak konuşmasıyla" övünmeye başlayacaktır.

"GİZLİ (İKİNCİL) KANALLAR"
Erol Bilbilik "Amerikaperestler" kitabının Abdullah Gül'le ilgili
bölümünün sonunda, yukardaki ara başlık altında şu satırlara
yer veriyor:
"ABD'nin SSCB'yi yıkarken hayata geçirdiği aşağıdaki gizli
kanallar, bugünkü Türkiye'deki değişim-dönüşümü kavramak ve
buna karşı durmak için ne derece önem taşıdığını açıkça
göstermektedir.
"ABD-SSCB İşbirliği açısından Albert Göre ve Viktor
Çermomirdin 'Gizli Kanalı' harekete geçirilmiştir.
"Edvard Şevardnadze'nin Merkez Komitesi Sekreter Yardımcısı
Valentin Falin, Şevardnadze'nin Batı Alman sanayicilerinden
'gizlice para aldığını' iddia etti ve Dışişleri Bakanı'nı 'Amerika'nın
en güçlü ajanı' olarak suçladı."

http://www.guncelmeydan.com/pano/

Add a comment
Fonculara rapor verirken Hatay fişleniyor mu?..
Yerel Kültür Politikaları için Kapasite Geliştirme Projesi çerçevesinde, şehirde alınan nefes bile fon veren yabancı kuruluşlara rapor edilecek
Hatay, Anadolu Kültür’ün pilot şehirleri Diyarbakır ve Kars’tan sonra en değer verdiği projelerden birine ev sahipliği yapacak. Burası da, diğer iki şehir gibi etnik çeşitliliği ile öne çıkıyor.
Milattan önce 100 bine giden buluntulara ulaşılan Hatay’da Araplar, Türkler ve Ermeniler sahip oldukları alevi, sünni, ortodoks, hristiyan, maruni ve musevi inançlarıyla mozaikçilerin iştahını kabartıyor. Hristiyanların ’hac’yeri
kabul ettiği ve dünyanın en eski mağara kiliselerinden biri olarak da ilgi çekici bir özeeliğe sahip olan Saint Pierre Kilisesi her yıl 29 Haziran’da Katolik Kilisesi’nin geleneksel ayinine de ev sahipliği yapıyor.
Hatay ile sanatın kesiştiği en önemli nokta kuşkusuz Hatay Arkeoloji Müzesi. Burası alanında dünyanın ikinci büyük müzesi sayılıyor.
Şehre sanat götürenlerin öncelikli tercihi neden buraya yatırım yapmak yerine, binyıllardır temsil ettikleri farklı dil, din ve ırklarla, tarihin çeşitli dönemlerinden taşıdıkları izlerle kendilerine has bir ’birlikte yaşama modeli’oluşturarak, şimdi şehirlerinde ’medeniyet buluşturma’ya çalışanların fersah fersah önüne geçmiş bir şehrin insanlarının ’kapasite’siyle uğraşıyor olabilirler?

Burada uygulanan ’Yerel Kültür Politikaları İçin Kapasite Geliştirme Projesi’yle ilgili dışarıya yansıyan bilgilerden, bu çalışmanın popüler ifade ile bir fişleme çalışması olduğunu düşündüm. Bilgi Üniversitesi ve Avrupa Kültür Vakfı işbirliği ile yürütülen ve üç yıl sürecek proje kapsamında sivil toplum kuruluşları, gençler, kadınlar, üniversite, kamu, yerel yönetimler gibi farklı statüdeki gruplar ve cemaatlerle ayrı ayrı toplantılar yapılacak. Bu toplantılar da Antakya’nın kimliği konuşulacak ve bu kimliği yaşatacak ’eylem planları’ yapılacak. Bu süreçte atılan her adım, söylenen her söz, yapılan her hareket, her cemaat, her isim, her gelenek kayıt altına alınacak. Ciddi bir envantere dönüşecek bu bilgiler, ’verdikleri paranın karşılığını alıp alamayacaklarını görsünler diye’ fon veren kuruluşlara raporlanacak. Böylelikle gerek ABD, gerek AB’nin elinde Türkiye’nin, dil, din, ırk esaslarında kaşınabilir bölgelerine ait kapsamlı bir ’data’oluşturulacak.

Açılışı Tayyip Erdoğan tarafından yapılan, organizesi Hatay Valiliği, Müftülük ve Evrensel Değerleri Koruma Derneği tarafından yürütülen Medeniyetler Buluşması’na Rum Ortodoks Patriği Bartholomeos, Türkiye Musevileri Hahambaşı Rav İzak Haleva, Türkiye Ermenileri Patriği 2. Mesrob, Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu katılarak, Katoliklerin ruhani lideri Papa 16. Benedict de yolladığı mesajla destek vermişti. Etkinlik sadece muhalefeti değil, “Hatay Vatikanlaştırıldığı”nı düşünen AKP’lileri de kızdırmıştı. AKP Hatay Milletvekili Fuat Geçen, “Önce Kürt sorunu söylemi, arkasından Ermeni oyunu, şimdi de din olayları. ToplantıyıAB finanse ediyormuş. Niye yapıyor bunu? Fakir öğrencilere yardım yapıyor ve dinlerini değiştiriyorlar. Misyonerlik çalışması Hatay‘da artıyor.‘ diyerek kaygılarını dile getirmişti. Hatay’ın Türkiye’ye dahil olduğunu tanımayan AB tarafından bilinçli olarak üyelik sürecinin içine çekilmek istendiğini yazanların sayısı da az değildi.” Buluşmaya tepki gösterenler sert polis müdahalesiyle karşılaşmıştı.

Vatikanlaştırılıyor tepkisi Bilgi Üniversitesi
Boğaziçi Üniversitesinde yapılacakken mahkeme kararı ile durdurulan Osmanlı Ermenileri Konferansı’na gönüllü olarak ev sahipliği yapmıştı.

Diyarbakır Sanat Merkezi’nin internet faaliyetlerini de yine gönüllü olarak yürütüyor. Birçok öğretim üyesi ve idarecisi, Soros’un desteklediği TESEV’de ve Açık Toplum Vakfı’nda görev aldı, alıyor...
Avrupa Kültür Vakfı

Merkezi Amsterdam’da. Europist kuruluşu ve Anna Lindh Vakfı’yla bağlantılı. Maksadı, Avrupa’nın bütünleşme süreci için kültürel işbirliği.
Düşünce Ufkunu Geliştirme Programı vasıtasıyla AB’nin komşularıyla da çalışma yapıyor. Türkiye projelerinde mahalli düzeyde katılımcı politika oluşturmayı canlandırmayı hedefliyor.

Cüretkâr, davetkâr olmuş

Şinasi Haznedar, Çanakkale’deki sanatsal çalışmalarına, Anadolu Kültür’ü çağırarak başladı
Canakkale’de Anadolu Kültür’den ’etkinlik talep
eden’ kişi tesadüfe bakın ki Kültür Müdürü Şinasi Haznedar!
Hani “kıçlarına cop sokan anlayış...”  diye köşe yazıları kaleme alan entelektüel zat var dı ya...
Anadolu Kültür AŞ’nin Çanakkale’deki en büyük destekçisi olan Haznedar hakkında fikir sahibi olmak isteyenler için devletin, siyasetin, medyanın, yargının, TSK’nın çeşitli kademelerini hedef alan bu satırların okunması kafi olacaktır: “Cumhuriyet, tek tip bir vatandaş, yeni bir ulus inşası, yeni bir dil,  hatta resmi bir din ve inanç inşası projesiydi. Kemalist terör örgütü, Atatürk ilke ve inkılaplarının savunucusu bir gazeteye bomba attırıyor...  Baykal’ı izlerken utandım. En sosyal demokrat CHP en devlet gibi davranan, en askerci olmadı mı?  Van savcısı Ferhat Sarıkaya meslekten men edildiğinde 100 bin kişi Adalet Bakanlığı önüne yığabildik mi? Ergenekon heryere kon diye bir zamanlar arkadaşlarının kıçlarına cop sokan anlayışların 2008 uantılarına kol kanat germeye ’sürekli faşizm’ mühendisliğine su taşımaya devam ettiler. 7 defa darbe görüp 8 defa şamar oğlanı pozisyonunda devleti idare ettiğini sanan zat..”
Yeniçağ’ın konunun TBMM’ye taşınmasını sağlayan yayınlarından da hatırlayabileceğiniz gibi jeoloji mühendisi olan Şinasi Haznedar farklı kademelerde memuriyetten sonra Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’na bağlı Devlet Su İşleri’nin
Trabzon İl Müdürlüğü’nde çalışmış, Van’a yapılan tayini ’psikolojik bozukluk yaşadığına dair’ doktor raporuyla durdurulmuştu.

Bu olaydan sonra İstanbul Köy Hizmetleri Müdürlüğü’ne atanan Haznedar, kurum kapatılınca Büyükşehir Belediyesi’ne geçiş yaptı. Haznedar Dinlerarası Diyalog çalışmalarıyla dikkat çeken II. Cumhuriyetçi Empati Grubu’nun kurucuları arasında yer almışt, çalışmaları Fehmi Koru, Ali Bayramoğlu, Cengiz Çandar, Mustafa Karaalioğlu gibi isimlerce takdirle karşılanmıştı. KESK’in dönem başkanlığını da yapan Haznedar’ın Trabzon’daki yerel gazeteler için kaleme aldığı yazılar, MAZLUMDER Genel Başkan Yardımcısı sıfatıyla Öcalan’ın yaşam hakkının takipçisi olacağını ilan etmesi, anlayışının ne olduğunu gösteriyor.
Haznedar, şimdi şehitler diyarı Çanakkale’de, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay tarafından atandığı Kültür Müdürlüğü koltuğunda yerli Soros’ların etkinliklerini ’devlet adına’ destekliyor.

Bitirirken; Okurdan gelen yorum ve tespitler böyleydi
Küresel güçlerin medya, siyaset ve sivil toplumdaki işbirlikçileri ile birlikte özel gündemler oluşturarak Türkiye’yi teslimiyete alıştırdıkları sürekli üzerine yazdığımız bir konuydu.
‘Sanatı İstanbul’un dışına çıkarmak istiyoruz’ diyerek, başta Soros’un TESEV’i olmak üzere, ABD ve AB’den fon alanların ilk iş olarak Diyarbakır, Kars ve Hatay’da ‘kültürel çıkarma’ yapmasından huylanmıştık. Yapılan faaliyetler, bu faaliyetleri detekleyen ve yürütenlerin kimliği ve gidilen yerlerin özelliklerine dair küçük bilgiler topladık. Parçaları birleştiridiğinizde sizde kendinizi “Sivil Örümceğin Ağında” hissetmiş olabilirsiniz. O ağı çırpınarak parçalayamayacağınızı unutmayın. Bu kuşatmayı yarmanın tek yolu, binyıllardır oluşturduğunuz güçlü gövdenizden koparılmak istenen parçaların ‘kangren’li olmadığına inanmak ve kesip atmak isteyenlere boyun eğmemek. Kürdü, Ermenisi, Rumu, Çerkezi, Lazı, Gürcüsü... Hitit’i, Urartu’su, Fenike’si... Romas’sı, Selçuklu’su, Osmanlı’sı...
Bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne ait olan, onun öncesinde de binlerce yıl Türk beylik, devlet ve imparatorluklarının hakimiyetinde kalan bu topraklardan gelip geçmiş, bu topraklarda konaklamış sayısız kültür var, ama o kültürlerin adlarının biliniyor, izlerinin görülüyor olması bile gerçek bir Türk mucizesi değil mi?

Beş gün boyunca, birbirine eklesek kitap olacak nitelikte yorumlarla sağladığınız katkı için sağolun. Hepsini olmasa da, genel fikri özetleyen, hiç olmazsa birkaç satırı bütün Yeniçağ okurları adına paylaşmayı borç biliyorum:
“Böyle iktidara böyle sivil toplum yakışır. Gırnatayı yıkıp binlerce müslümanı kazığa oturtan Ferdanand ile Elizabeth’in torunu Jose Luis Rodriguez Zapatero’nun medeniyetiyle bu kadar olur. Haçlı siyonist bayrağının arkasında “orada bir de minare olacaktı” diye aranıp dururlar.”
Selvi Gürel

“Kars Sanat Merkezi’nin düzenlediği birçok etkinliğe katıldım. Basıt sınır meselelesi konusunu hep hocalarımızın hümanizmine bağlamıştım. Refleksimizi kırabileceği konusunda uyarıya ihtiyacımız varmış. Teşekkürler.”
Saffet Arslan

“Neyin sanatını götürüyorlar diye sormuştunuz ya; ben ‘başkaldırı’nın diyorum.”
Melike Aysan

“Boşuna dememişler, bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyeim. Bana fon verenini söyle, sana misyonunu söyleyeyim durumu bu da.”
Ahmet Gündoğdu

BİTTİ
YENİÇAĞ GAZETESİ
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/

Add a comment

Son Yazılar