Amerikancı AKP iktidarının devletin tümünü ele geçirme operasyonunda yeni bir etapla karşı karşıyayız. Daha önce çeşitli yazılarımda da işaret ettiğim gibi, fetihçi bir anlayışla yürütülen bu operasyonda sıranın genel olarak yargı erkine, daha dar planda da yüksek yargı organlarına gelmesi kaçınılmazdı.

Anayasa değiştirilerek Cumhurbaşkanlığına adeta el konulmasının, üniversitelerin büyük ölçüde ele geçirilmesinin ve TSK’ya yönelik operasyonun belli bir sonuca ulaşmasının ardından yargı erkinin, kurulmaya çalışılan düşük yoğunluklu İslami rejime uygun olarak yeniden inşa edilmek istenmesi, projenin bütünlüğü içinde bakıldığında mantıklıdır. Yürütme ve yasama organları üzerinde kurulan hâkimiyetin sacayağı tamamlanmak zorundadır.

Öyle ki, bugün polis yüksek yargı mensuplarını takip etmekte, dinlemekte ve ağır bir baskıdizi hamle yapılmakta, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısıyla oynanmakta ve ne yazık ki, çok sivilleşmeci liberallerden bu konuda tek bir itiraz bile gelmemektedir. altına almaktadır. Zaten çok sorunlu ve sınırlı olan yargı bağımsızlığını ortadan kaldırmaya yönelik bir

Bütün bakanlıklarda yoğun bir kadrolaşmayı gerçekleştiren, sistemin mali kaynaklarını kontrol eden, devlet kurumlarını en küçük taşra örgütlerine kadar ele geçiren, dolayısıyla klasik “iktidar-bürokrasi” ikiliğini tasfiye ederek “kişilikli/direnen” bürokrasi efsanesini yıkan AKP iktidarı, bütün bu özellikleriyle klasik sağcı iktidarlardan nitelik olarak farklıdır. Burada bir parantez açarak belirtmek gerekirse eğer; genel bir kabule dönüşen “iktidar-bürokrasi” ikiliği Türkiye’nin en azından son 25-30 yılında aslında tam bir efsanedir ve gerçekle ilgisi yoktur. Bir tür “gerçek iktidar” iması da taşıyan bu görüş, eğer yüksek bürokrasi kastediliyorsa artık geçerli değildir. Bugün bakanlık esasına dayalı devlet yapılanması içinde tek bir yüksek bürokrat gösterilemez ki AKP’li ya da İslamcı olmasın. Geniş yetkilerle donatılan valiler arasında bugün tek bir Kemalist bulmak bile neredeyse mümkün değildir. Sorun “özerk” kurumlardaydı ve AKP iktidarının ikinci döneminde de bu kurumların icabına bakılmaktadır.

Daha önceki merkez sağ iktidarlardan farklı olarak AKP ve Cemaat, bütünlüklü bir dünya görüşünden yola çıkmakta ve üzerinde çalışılmış bir projeyi planlı şekilde hayata geçirmektedir. Başka bir anlatımla AKP iktidarı ve Fethullah Gülen hareketi, rejimle uzlaşarak faydacı, oportünist ve sistem içinde kendine yer açmaya çalışan eski/klasik İslamcı stratejiyi artık geride bırakmıştır. Bu güçler devletin/iktidarın tamamını isteyen bir politika izlemektedir.

Kemal Okuyan’ın da isabetle işaret ettiği gibi, “Gericiliğin Türkiye’de ciddiye alınması gereken bir siyasal akılla hareket ettiğinden kuşku duymamak gerekiyor. Mücadele alan ve araçlarını seçerken, kendilerince önem verdikleri mevzileri öncelik açısından sıraya dizip ona göre “fetih”çi açılımlara soyunurken, her bir başlıkta amaca en uygun ittifaklar politikasını hayata geçirirken, bu aklı fazlasıyla kullanıyorlar.” (30.07.2009, sol.org)

Ancak, AKP ve Fethullah Gülen hareketinin bu operasyonu yürütürken, son günlerde belirgin bir telaş içinde olduğu da görülüyor. Bu telaşın esas olarak geri dönüş eşiğini aşmak ihtiyacından ve geç kalma korkusundan kaynaklandığı düşünülebilir.

Yükselen güç ve yeni iktidar aracı; polis

Bir tür “darbe” diye nitelendirilebilecek bu sürecin esas olarak Emniyet Teşkilatı’na dayalı olarak yürütüldüğü açıktır. Bu dönemde olağanüstü bir güç kazanan Emniyet Teşkilatı’nın 200 bini aşan personel sayısı ve teknik donanımıyla büyük bir silahlı kuvvet haline geldiği hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak kadar ortadadır. Bütün bir Soğuk Savaş dönemi boyunca anti-komünist, halk düşmanı ve gerici bir zihniyetle eğitilen ve konumlandırılan Emniyet Teşkilatı’nın yeni dönemde ideolojik olarak da konumlandırıldığı ve silahlı bir politik parti gibi hareket ettiği gözlenmektedir.

Polisin devlet yapılanması içinde kazandığı güç, askerin sistem içindeki “iktidar” alanının daraltılmasına paralel olarak gelişmiştir. Böyle olması da kaçınılmazdır. Boşaltılmak istenen alan, ancak aynı nitelikteki bir başka güç tarafından doldurulmak zorundadır.

Bu anlamda AKP iktidarında yapılanları kısaca hatırlamakta yarar var; bu dönemde çıkarılan yeni yasa ile MGK’nın yapısı değiştirilmiş ve kuruldaki sivil üyelerin sayısı asker üye sayısının üzerine çıkarılmıştır. Kurulun toplantı periyodu da bir aydan iki aya çekilmiş ve genel sekreterlik kurumu “sivilleştirilerek” hükümetin denetimine geçmiştir. Dolayısıyla MGK’nın eski sistem içindeki oynadığı ve “pilot kabini” olmak şeklinde tanımlanabilecek rolü de büyük ölçüde sona ermiştir. Bilindiği gibi Ergenekon operasyonu ile TSK kurumsal olarak paralize edilmiş, sistem içindeki rolü geriletilerek deyim uygunsa “teslim” alınmıştır. Bu operasyon yürütülürken, her aşamada ABD’den stratejik ve tarihsel değeri çok yüksek bir destek ve katkı alınmıştır.

İlk bakışta bir “sivilleşme” gibi görülen (daha doğrusu liberallerin büyük katkısıyla böyle sunulan) söz konusu gelişmeleri, burjuva anlamda da olsa, “demokratikleşme” şeklinde değerlendirmek doğru değildir. Çünkü ülke, ılımlı İslam ideolojisine dayalı, küresel mali sermayenin ihtiyaçlarına göre düzenlenmiş, çalışan sınıflara düşman, toplumun etnik ve dinsel kökenlerine iade edildiği (cemaatleşen), anti-demokratik yeni bir rejime, faşizan bir polis devletine doğru adım adım taşınmaktadır. Eski rejimin kötü, işbirlikçi, halk düşmanı, anti-demokratik ve oligarşik bir yapıya sahip olması, yenisinin otomatik olarak daha iyi ve demokratik olması anlamına gelmeyecektir, değildir de. Ünlü sözdür; eğri cetvelden doğru çizgi çıkmaz.

Asıl iktidar efsanesi ya da büyük sahtekârlık

Bu gelişme karşısında cumhuriyetçi-Kemalist çevrelerin direnmesi mümkün değildir. Bu çevrelerin topluma sunacakları yeni bir seçenek de yoktur. Soğuk Savaş sonrası döneme çok hazırlıksız yakalanan bu çevreler, bir araç olarak kullanmak istedikleri güçler tarafından boğulmuştur. Uzunca bir süredir iktidarın uzağında ve büyük ölçüde devletin dışındadırlar.

Burada, yine genel kabule dönüşen bir yargıya değinmek gerekli sanırım. İslamcılar, muhafazakârlar ve her soydan liberaller CHP’yi işaret ederek “asıl iktidar” vurgusunu yapıyorlar. Daha doğrusu, “CHP+TSK=iktidar” denklemini kurarak, “asıl iktidar” değerlendirmesini yapıyorlar. Ve iktidar sözcüleri büyük bir müjde verir gibi artık bu dönemin, yani “CHP+TSK=iktidar” döneminin kapandığını ilan ediyorlar.

Oysa bu tez büyük bir aldatmacadır. Çünkü bu iddia, kaba bir indirgemecilikle malul olmasının yanı sıra hayatın, siyasetin ve tarihin gerçekleriyle de hiç ilgisi olmayan bir palavradan başka şey değildir. Eğer 27 Mayıs 1960 dönemi dışında tutulursa –ki bu olay bir sapma olarak da görülebilir- kurulan denklemde CHP’nin yerine sağcı-muhafazakâr partileri koymak daha doğru olacaktır. Kısa dönemli koalisyon hükümetleri dışında CHP’nin temsil ettiği varsayılan güçlerin son 60 yıldır bırakın iktidara gelmeyi, gerçek iktidara yaklaştıkları bile söylenemez.

Belirtmeye gerek var mı bilmiyorum; hiç kuşkusuz CHP bir sistem partisidir. Bir ölçüde kurucu ideolojiyi temsil etmektedir ve Kürt sorunu konusunda milliyetçi bir çizgi izlemektedir. Sol değil, cumhuriyetçidir. Diğer taraftan bu partiyi destekleyen kitleler, (negatif ya da pozitif bir anlam yüklemeden ve bir tespit olarak söylersek eğer) büyük ölçüde sol’un da üzerinde hareket ettiği araziyi oluşturmakta ve aydınlanmanın kazanımlarını (ne kadarsa) savunmaktadır. Bu durumu özellikle Türkiye taşrasında somut olarak görmek mümkündür. Nitekim Prof. Binnaz Toprak’ın çok tartışılan saha araştırmasının gösterdiği gerçek de budur.

Ancak söz konusu değerlendirme, yani TSK ve CHP zımni ittifakına dayalı “asıl iktidar” tezi, AKP iktidarına, bu iktidarın yürüttüğü projeye paha biçilmez bir destek verilmesini sağlamaktadır. Böylece var olan iktidara yönelik değil, muhalefete karşı muhalefet yapmak gibi büyük bir sahtekârlığa da imkân sağlamaktadır. Cumhuriyetin kazanımlarına (yine ne kadarsa) ve insanlığın ilerici birikimine karşı yürütülen gerici operasyon için gerekçe oluşturmakta ve daha da önemlisi bir “demokratikleşme” ve “sivilleşme” yanılsaması yaratmaktadır. Gerçek iktidarı gözlerden saklamaktadır.

Ne yapmalı?

Bütün bu “ahval ve şerait içinde” sosyalist hareket, öncelikle olup biteni soğukkanlı bir şekilde, özgüven içinde ve imanından kuşku duymaksızın analiz edebilmelidir. Yine aynı özgüvenle kendi bağımsız hattını hızla kurmalıdır.

Bugünün ihtiyacı yeni bir sosyalist aydınlanma hamlesini başlatmaktır. Sınıf temelli yeni bir politik mücadelenin araçları yaratılmalı, ileriye doğru güçlü bir atılımın hazırlığı yapılmalıdır. Çünkü geniş çaplı yeni bir tarihsel hamlenin gerçekleştirilmesi için şartlar olgunlaşmaktadır. Yapılacak ilk şey, entelektüel inisiyatifin yeniden ele geçirilmesi, bunun için yoğun bir ideolojik karşı saldırı gerçekleştirilmelidir.

Çok klasik olacak ama bir kez daha belirtmek gerekiyor sanırım; yukarıda sayılan tarihsel görev ve sorumlulukları yerine getirmek için laboratuar çalışması yapmak yetmeyecektir. Sol’un günlük politik mücadele içinde bütün olanaklarıyla yer alması, güç toplaması, örgütlenmesi, çoğalması ve kendisini büyütmesi gereklidir. Bunun için sınanmış ve başarılı olmuş klasik metotları kullanmaktan kaçınmamalıdır. Sol’u büyütmek bugün en önemli devrimci görevdir. Bu nedenle bir birine yakın politik çizgiye sahip sol güçler, gerekiyorsa farklılıklarını da koruyarak, ancak ince ideolojik tartışmaların ötesine geçme becerisini gösterip güç birliği yapabilmelidir.

18.09.2009

Merdan Yanardağ

http://haber.sol.org.tr/


Add a comment
ABD Başkanı Barack Obama’nın yeni sosyal güvenlik politikasına karşı bu hafta başında Washington’da büyük bir protesto gösterisi yapıldı. Başkentte toplanan yüz binlerce kişi (bazı kaynaklar kalabalığın bir milyonun üzerinde olduğunu belirtiyor) yeni yönetimin hazırlıklarını sürdürdüğü sosyal güvenlik reformu yasasını reddettiklerini ilan ettiler.

Her bakımdan ilginç, ilginç olduğu kadar da ibret verici bir eylemdi bu. ABD’li muhafazakâr politikacıların, kanaat önderlerinin, sınırsız liberalizmden yana büyük patronların çağırısıyla toplanan kalabalık, herhangi bir Avrupa ülkesinde görmeye alışkın olduğumuz eylemlerden farklı olarak, sosyal güvenlik sigortasının kapsama alanının daraltılmasını ya da sosyal devletin kazanımlarının budanması girişimini protesto etmiyordu. Tam tersine sosyal güvenlik sisteminin bütün yurttaşları, bu arada hiçbir sosyal güvencesi olmayan, bugüne kadar herhangi bir sosyal güvenlik ağı içinde bulunmayan tam 47 milyon ABD’liyi de kapsamasını engellemek için eylem yapıyordu. Eylemcilerin temel sloganı şuydu; “Bizim paramızla işsizlere, yoksullara bakamazsın”… Yani toplanan kalabalık “herkes için sosyal güvenlik” politikasını istemiyordu.

Add a comment

Devamını oku...

Rüzgar evini bulamıyor. 80’li yıllarda başlayan İslamcı siyasi rüzgar önce yayınevleri sonra cemaatler sonra holdingler sonra medya sonra partiler sonra resmi kurumlar sonra emniyet sonra Cumhurbaşkanlığı sonra Başbakanlık ve Meclis’te tozu dumana katmadığı yer kalmadı.

Soğuk Savaş mantığının diktatörleri sağ-sol çatışmasının yönünü değiştirip ülkeyi rahatlatmak için sağ-sol çatışmasına sessiz kalıp çatışmalara girmeyen İslamcı yapıları ‘devlete’ davet etti.

Eğer ülkemizde bir ‘gizli devlet’ bir ‘derin devlet’ varsa ve bu günlerde bu ‘gizli el’in ‘Ergenekon’ olduğu iddia ediliyorsa, devleti o gün yöneten ‘cunta’nın büyük tarihi kararı işte buydu.

Soğuk Savaş deyip geçmeyin, ülkenin her evine dışarıdan gizlice getirilmiş silahlarla her gün beş-on insan sokak ortasında öldürülüyordu.

 

İslamcı siyaset rayından çıktı

Bir derin yarayı kapatmak için Amerikancı Paşa zekasıyla icad edilen ve beslenen İslamcı siyaset çok sonra tıpkı Afganistan’da olduğu gibi ‘rayından çıktı’ ve Türkiye’de merkez siyaseti darmadağınık edip siyasetin tüm dengelerini allak bullak eden bir büyük İslamcı rüzgara dönüştü.

Şimdi ‘devletin’ ve ‘kamunun’ tüm kurumları kendilerine açılan bu manyak savaşın yavaş yavaş ve tek tek şehit ve kurbanları oluyor.

İnanılmaz oylar alan bu siyasi rüzgarın Amerikan ‘kurmacası’ olduğu iç savaşı andıran büyük çatışmanın taraflarıyla ortaya çıkıyor, bu taraflar emniyet, istihbarat ve orduya sızmış güçler. Kimler tarafından ‘gazlanıp, önünün hangi gizli eller yardımıyla açtırıldığını artık tüm Türkiye biliyor.

Ancak devletin ballı imkanları ihale oyunlarıyla ellerine geçirdikleri bir çok gazeteyi çok satmayı başarsaydılar bugünkü kadar ‘vahşi’ olmazlardı.

 

Holdinginiz olur, aydınınız olmaz

Eğer gerçekten hukuka belgelere iddianamelere hakim olabilselerdi bugünkü Ergenekon Yargılaması bu kadar insanlık dışı ve vahşi olamazdı.

Eğer siyasete hakim olabilselerdi, başta Annan planı, Ermeni, Güneydoğu ve AB’ye girme, anayasayı değiştirme gibi açılımlarını bu kadar ellerine yüzlerine bulaştırıp tüm dünyalara rezil kepaze olmazlardı.

Sorun bu siyasi rüzgarın ‘entelektüel’ bir varlığının olmayışıdır. Çünkü tüm ‘kurmaca’ ‘kukla’ politik ideolojik tezgah ve ideolojilerin tek beceremediği şey ‘aydın’ olabilmektir. Yani holdingleriniz olur gazeteleriniz olur milyar dolarlarınız olur devasa göz boyama propaganda gücünüz olur ama ‘konuşacak, tartışacak, eleştirecek’ tek bir yazarınız olamaz.

Yani sorun bu kadar abartılı siyasi ve cemaat ve holding gücünün ‘şehirli kurumların’ dilini bir türlü çözemeyişidir. Ve şiddetin en vahşisine başvurmak zorunda kalırlar, cezalandırıcı adalet feodal adaletidir, intikam ve kan. Kendine müslümanım diyenler hala varsa oralarda, bilsinler, intikam ve kan kabilemden olmayan herkes düşmanımdır Ortada bir ‘rüzgar’ var ve zehirli gaz kaçağına benzeyen bu kirli rüzgar, ülkenin medyasında meclisinde dağlarında dört dönüyor, ancak bir türlü ‘esemiyor’, kendini bulamıyor ve ortalıkta deli danalar gibi dönüyor, kasırgalar gibi her tarafı felaketlerle yakıp yıkıyor.

 

Cemaatten polis olmaz, gazeteci olmaz

Sorun basittir, cemaatten polis olmaz, cemaatten vergi memuru olmaz, sorun basittir, köylü çocukları güzeldir, ülkemizin değeri ve çok çalışkandırlar, ancak bir günde ‘gazeteci’ olamazlar, bir günde ‘siyasetçi’ hiç olamazlar.. Sorun basittir, atılmış itilmiş kompleksli bir takım yazarlar ithal ederek bu devasa sorunları çözemezsiniz. Çünkü ‘ahlak’ ve ‘vicdan’ başkasından öğrenilmez. Ancak ajanvari projeleri oluşturanlar malzemenin ‘çürüklüğünü’ hiç düşünmezler, bizden mi değil mi derler, itaat ediyorlar mı etmiyorlar mı, derler..

Şehri ele geçirmenin tek yolu ‘şehre korku salmak’ değil, şehri ikna etmektir. Siyasetiniz, politikalarınız, tavırlarınız, açıklamalarınız, konuşmalarınızla ‘aydınlatarak’ ışıkları açarak şehri ‘tatmin etmelisiniz’. Şehirlileri makarna un verip ‘ikna edemezsiniz’, şehirlileri ihale oyunlarıyla aldığınız gazetelerin köşelerine komitin suratlı adamlarınızı yerleştirip ‘kandıramazsınız’.

 

Köylülerden en çok nefret eden Mevlana’dır

İçimizde köylülerden en çok nefret eden insan evladı Mevlana’dır, Mevlana köylülüğünü şehirde sürdürenleri ağır sözlerle yargılar. Sekiz asır sonra bugün köylü alışkanlıklarını ‘şehirde’ sürdürmeyi çalışanların bu toprakların güzel mi güzel Müslüman geleneklerine verdikleri onarılmaz yaraların hem kurbanları hem çok geç kalmış saf yazarlarıyız.

Şehirde yaşamanın ilk kuralı ‘bağımsız birey’ olma gücüne sahip olmaktır. Şeyhlerine, ağalarına hatta paşalarına bu kadar derin sadakatla bağlı insanların bağımsız birey olmalarını ancak torunlarından belki bekleyebiliriz.

Şehirde yaşamanın ikinci kuralı, yeteneğin eğitimin ve kültürün ve kariyerinle kendi karnını kendi başına doyuracak gücün olmalıdır. Karınlarını şeyhleri ve cemaatlerin inayetiyle doyuranlardan hukuk beklemek siyaset beklemek ‘kamu yayıncılığı’ beklemek herhalde dünyanın sonudur..

Şehirde yaşamanın üçüncü kuralı, yaşadığınız şehir ve toplumdan kendini ‘sorumlu’ tutmaktır. Diyelim, Ayamama Deresi niçin ölüm kustu diye mimarları mühendisleri siyasetçileriyle saçını başını yolan bir utançla o şehirdeki herkes bu sorunu kendi kişisel sorunu haline getirmeli ve işçi kadının kalkan cenazesi hepimizin evinden kalkmış gibi bu sosyal sorunlara çok derin hassasiyet gösterebilmeliyiz.

 

Utanmadan Kadir Gecesi’ni kutluyorlar

Acıyla şahit oluyoruz ki siyaset ve belediyecilik, sadece ‘ağbilerinin’ ve ‘şeyhlerinin’ sorunu.. Bu yazarların tek kullanıldıkları yer yani varlık sebepleri, ağbilerinin acemilik ve ihale oyunlarıyla suçlandıkları böyle günlerde onları‘korumak’ ve ‘laf ettirmemek’, yani toplum değil. Şeyhlerini ve siyasi önderlerini korumaktan başka hiçbir sorumluluk üstlenmemiş bu insanların hepsi utanmaksızın Ramazan akşamları duayla oruç açıyor utanmaksızın mesajlarla Kadir Gecesi kutluyor.

Şehirde yaşamanın dördüncü kuralı, şehrin mimari eserlerini tanımaktır, şarkılarını bilmektir, şehirlilere kitaplarıyla konuşmalarıyla hikayeler anlatabilmektir, şehirde yaşamak için şehirlilerin giydiği renkleri içtiği şeyleri, oturduğu evleri yani ‘kültürünü’ öğrenmektir. Cemaatin yurtlarında büyümüş ve bir İslamcı büyüğün torpiliyle yazar olmuş insanlar sadece kendi ‘ağbileriyle’ konuşur, bunun ortaçağlarda dahi adı el etek öpmektir.

Gün batımı, köylü, yük taşımaktan sırtı yorulur, çalışmaktan elleri kolları yorulur ama kalbi yorulmaz. Kalbi yorulan Şehirli’dir. Sırf vahşi bir gözdağı vermek için ülkenin en değerli baş yargıçların evine girenlerin ‘vicdanı’ yorulmaz ama orada altı saat arama yapan polislerin kasları yorulur ve yazarlarının cahil çeneleri yorulmaz.. Kanlı bir ihtilal girişimden daha beter uydurdukları ‘belge’nin varlığına Allah’a iman ediyorum gibi inanıyorum diyenler şimdi susmuşlar, laf değişsin başka konularda üfürelim diye hazır kıta beklemekteler.

 

Bunlar bu işten anlamazlar

Kalbinizin yorulabilmesi için önce bir kalb inşa edebilmelisiniz. Kalb’i inşa edebilmek için ülkenin şarkılarına türkülerine mimarisine sosyal sorumluluklarına ülkenin hayallerine ve şehrin karmaşasını çözecek zekice projelere hakim olmak zorundasınız. Ajanvari projelere ve sinsi tuzaklara ve yalan belgelerle iş görenlerin azgın gaddar yerleri gelişir büyür ama zekalarını besleyecek duygu ve bilginin tadından zırnık anlamazlar.

Köylüler, birilerinin ısmarladığı, iş buyurduğu, hadi hallet, hadi taşı hadi götür, diye emrettiği ‘işleri’ yapmaya meyillidir, tıpkı iktidarımız gibi, kendisine dışarıdan verilen işlerin takipçisi. ( her işi de beceremiyorlar, Suriye sınırının mayınlı arazileri gibi..)

Şehirli olmanın tek ve vazgeçilmez kuralı, kendi projelerini kendi aklın zekan ve kendi marifetinle kendin oluşturacaksın.

Köylü kadını hamileyse, şöyle düşünür, tarlaya bir işçi daha geliyor, şehirli kadın hamileyse şöyle düşünür, bir kişi daha geliyor, ona yer açmalı elbiseler dikmeli gelecek hazırlamalıyız, önlüğü, trafiği, maması, ezilmemesi, horlanmaması için doğmadan bir şeyler yapmalıyız. Yani, şehirli çocuk annesinin karnında, evi ve şehri daha doğmadan düzenlemeye çalışır, yani henüz rahimdeyken o belli belirsiz minicik elleriyle işleri yoluna koymaya çalışır. Şehir henüz doğmamış çocuklarımıza düşündüğümüz hayali tasarımlarla imkanlarını zorlar ve kaldırımlarını ve meydanlarını ve okullarını ve sanat kurumlarını hergün biraz daha büyütür.

 

Şehir herkesi bilmektir

Köylüler soy sop kan davası sülale yani feodal değerleri şeref bilir, şehirdekiler için şeref bir şeyhin bir ağanın bir aşiretin asla değil, herkesin içinde herkes’in değerleriyle yaşamayı bilmektir. Çünkü şehirde ‘herkes’ vardır, herkes, insanlığın çeşitleridir. Bu çeşitliliklerin her birine saygı gösterecek ve bu çeşitlilikten saygı duyacak bir ‘siyasal eşitlik ve bölüşüm’ ve ‘fırsat eşitliği’ talep eder..

Cemaatten gelenler tabii ki siyaseti etnik ve din ve mezhep merkezli tartışacak, tabii ki ‘insanlık’ ve ‘çeşitlilik’ denen şeyi anlamaları birkaç kuşak sürecek, şeyhim aşağı ağbilerim yukarı diye yaptığı hamallığı köleliği siyaset sanması yetmiyor, bu aşağılık köleliğin siyaset olduğunu bize ve çocuklarımıza öğretmeye alışkanlık haline getirtmeye çalışıyor. Kendileri köleliğini benimsemiş olabilir bize ne, hiç değilse Osmanlı’yı bilseler, Osmanlı’da ikinci kuşak kölelik yoktur, yani kölenin çocukları özgürdür, ancak batının kölelik sisteminde kölenin çocuğu da köledir, bu köpekliği öğrendikleri yer bu toprak olamaz.

Mesela Abdi İpekçi şehirliydi ama Aydın Doğan köylü, Aydın Doğan’ın birinci kuşak kızları dahi babalarından emanet köylülüğü üstlerinden atamıyor, çok havalı okullarda okumuşlar ama babalarının ağalık gücüyle Türkiye’nin en büyük kurumlarına başkanlık yapmayı içlerine sindirebiliyorlar.

Aydın Doğan ve benzeri medya patronları, ülke yağmalanırken şeytani haz duydular. Her hükümetin huyuna suyuna akıntısına göre halkımız kürek mahkümü kürek çekerken, onlar mavi serinliklere bembeyaz pupa yelken açtılar.

 

Başbakanları pijamayla karşıladılar

Başbakanları pijamayla karşılayıp Türkiye’yi ayak ucu mesafesine yerleştirdiler, ülkenin aydınları sendikaları yok edilip ne güneşler batarken onlar sadece gazetelerinin ihalelerine baktılar. Siyasilerle iyi geçinmek için işinden atılan yoksul insanları görmezlikten geldiler ve bu yoksulların çürüyen etleriyle beslendiler. Ne ilke bildiler ne kültür. Aydın Doğan ve benzerleri ‘beyzadeleriyle’ ekranlarda ışıklı şatolar kurmayı ‘gazetecilik’ sandılar. Şimdi yüzlerce yazarıyla eğlendiği altın şatosunda avlıyorlar onu..

Aydın Doğan ve benzerlerinden hiç beklemeyin demir zincir örmeli savaş zırhını giymesini, yüreği yoktur bu insanların. Kılıçsız ve kalkansız ancak bağımsız yazarlar savaşır.

Aydın Doğan şehre kendini kabul ettirebilmek için çok çırpındı, aklına gelen herkese kapılarını açtı, ancak köylülüğü burda önünü kesti, çünkü ‘gazeteleri’ tarihin en tuhaf ‘çorbasına’ dönüştü.

 

Erkeklik organları çocuk pipisinden

Sağ, sol, ilerici, bohem çeşitliliği derken, yazarları sanki bir ‘botanik bahçe’ kurma hevesiyle renk renk sayfalarına yerleştirdi. Her birine Zeus gibi şöhret bağışladı ama her birine yine Yunan heykellerindeki Zeus gibi erkeklik organlarını ‘çocuk pipisinden’ yaptı. Yıldırım Türker’le Kemal Zeybek yan yana.. Ve Ahmet Inseller Murat Belgeler ve bugün aydınım diye oraya buraya kompleks kusarak imza atan onlarca yazar ve ben çok şöhret oldum diye sonradan görme yüzlerce sanatçı şöhretini ve varlığını Aydın Doğan’a borçlu.

Ve unuttuğu bir şey vardı Aydın Doğan’ın, kendi iştahını açan bu uçsuz bucaksız ülke daha başka nicelerinin ağzını sulandırıyordu..

Aydın Doğan’ın gazeteleri bu ülkenin her rengine açık melamin tabaklar gibi, Milliyet’in kültür ilavesini Aydın Doğan’ın gücüyle çıkartıp Aydın Doğan’dan bir ‘kale’ kapatmanın hevesiyle şekil yapanlar Aydın Doğan’a en muhalif insanlar, şaşırılacak bir ‘ittifak’, hem Aydın Doğan’a meyhanelerinde küçücük partilerinde küfret hem de Aydın Doğan’ın sayfalarında çarşaf çarşaf şekil ol..

 

Aydın Doğan’ın eklerinde çalışmayanı Cihangir Kahvesi’ne almıyorlar

Al sana, Radikal 2, son on yılda bu ülkedeki laik-şeriat ve etnik tartışmayı ‘gazlayan’ meşhur karışık kafaları, her konuda kaypak ne dediğini kendi bilmez yüzlerce imzacı yazarların fidanlıkları oldu, ve şaşkınlığımızı hala çözemedik çünkü acayip muhalif her biri, Aydın Doğan’ın eklerinde çalışmamışları Cihangir Kahvesi’ne almıyorlar, ne zamandır.

Aydın Doğan bu fidanlıklarda solcu sağcı eşcinsel feminist çevreci Kürtçü, herkesi kucağına aldı, herkese kucaklarını açtı..

Ancak bugün Aydın Doğan’ı her şeye rağmen mazur gösteren, artık bu feci yangının her yere sıçramış olmasıdır, artık nesini ayıracaksın koca şehrin yapıları içinde, her biri aynı felaket sona hazırlanıyor ve binaların hangisi meyhane hangisi kerhane demeden hepsini korumak zorundayız, şehirliysek.

Ve Aydın Doğan’ı birazcık kabul etmemizi sağlayan, Aydın Doğan gazeteye geldiğinde orada bulduğu hala yazarlıklarını sürdüren Aydın Doğan Öncesi Yazarlar’ın yüzü suyu hürmetinedir, fikirlerini benimsiyor oluşumuz ya da yıkılmamış olmaları değil, gazeteciliğe en yakın yalnız onları tanıyoruz bu koca ülkede..

 

Elif Şafak’ı tek cümlecik eleştiremezler

Aydın Doğan’la Türkiye’nin o büyük isimli yazarları (aklınıza isimleri hemen gelenler) hadi söyleyelim Orhan Pamuklar’dan Murat Belgeler’e hepsi gizli bir andlaşma yapmıştır, bu gizlilik bugüne kadar sürmüş, ve bu liberal ve güya muhalif yazarların hepsi istisnasız bütün şöhretlerini Aydın Doğan’a borçlu oldukları için ve yarın yeniden muhtaç oluruz diye bir tek cümlecik Aydın Doğan eleştirisi hayatlarını boyu yapamamıştır. Bugün dahi Orhan Pamuk’u Elif Şafak’ı tek cümlecik eleştiri buyursalar kazara, o kötü kitaplarını unutur saygı duyarım o bir cümlecik eleştirinin hatırına yazarlıklarına..

İşte Aydın Doğan’ın gücü budur.. Önce şöhret yap, sonra şöhretlilerin ‘suskunluğuyla’ büyük bir entelektüel ‘zırh’ inşa et.

 

Aydın Doğan’In ambargo uyguladığı ben bu saldırının karşısındayım

Tüm basın tarihinde en başta Aydın Doğan’dan eşi benzeri görülmemiş kin ve nefretle en büyük ambargo ve sansürleri görmüş ben Nihat Genç, dilim döndüğü kalemim yazdığı sürece Aydın Doğan’a yapılan bu vahşi saldırının kayıtsız şartsız karşısındayım.. Çünkü inanmadım hiçbir savaşın tuzakla hileyle hainlikle kazanıldığına..

Ancak merakla bekliyorum, şöhretlerini Aydın Doğan sayesinde yapmış ve bugün bu şöhretleriyle şekil yapan özellikle liberal solcu bilmem ne yazarlara, patronlarının vahşi keser ve vahşi kazmalarla sırtından ve kafatasından darbelerle paramparça edildiği bugünlerde neler yazacaklar?

Yoksa onlar yine karışmaz mı bu Hizbullahvari Lübnan İç Savaşı’na ya da ne zaman tek kelimecik kınadılar, savaş naralarıyla destek verip kahramanlaştırdıkları Amerikan askerlerinin bir buçuk milyon insan öldürmelerine, bugünün burjuva Amerikan yazarları kadar dahi bir cümlecik sorgulayamadılar.

Aydın Doğan medyası öğretti bu profesyonel suskun entelektüelliği, işte böyle günlerde bir bahaneyle oyalanıp geçiştireceksin en can alıcı yani erkek işi konuları…

 

Bağımsız olmayanın rüyası olmaz

Bir yazar olarak iddiam hep şu oldu, ‘vicdan’ ‘ahlak’ ithal edilmez, sipariş hiç edilmez ve başkalarının ‘ahlakıyla’ yazar olunmaz..

Köylüleri bırakın, onlar öldürdükleri ülkenin tahtının sahibi olacaklarına inanacak kadar saflar, o tahtı onlara bu gücü verenler asla yar etmez, aksine, size silahı verenler yarın bu silahı diğerlerine verirler, veriyorlar..

Aydın Doğan gazetelerinden şöhret edinenler için bu şöhret sırtlarında bir ‘kambur’du, ancak, bu kambur onlar için hep bir şans çuvalı oldu. Sırtlarındaki kambur, Aydın Doğanlar yaşadıkça, gelsin şöhretler gitsin bedelsiz yazar olmanın dayanılmaz havalarının şans kutusu oldu.

Yazarlar yaşadıkları ülkeye bir ‘hayal’ bir ‘rüya’ bir ‘proje’ verebilmenin tek imkanıdır. Aradan koca otuz sene geçti ve bu ‘hayal’ sadece onları meşhur etti, hikayemiz bu kadar.

Bağımsız birey gücü olamayanların hayali rüyası olamaz, bağımsız birey olamayanların hayalleri ancak başkalarının ısmarladığı projelerdir, bakın medyaya son otuz yıldır neyi tartışıyor, dışarıdan birilerinin etnik ve din merkezli ırkçı tartışmalarını bizatihi militanlığını yapıyorlar..

 

Bu patlama Türkiye’yi Mamak Çöplüğü’ne çevirmesin

Ve bu toplumun geçmiş trajedi ve travmalarından sızmış bir zehirli ‘gazı’, ülkemiz için ‘büyük değişim’ ‘büyük açılım’ diye yağlayıp ballayıp Cumhuriyet Tarihimiz’in güya en büyük rüzgarını gözlerinizin önünde işte bu yazarlar karnaval sevinciyle kutladılar.

Rüzgar yıktıkça parçaladıkça ve artık yön ve istikametinin kontrol edemeyip dağıttıkça, ve bir akıl ve zekasının olmadığı ortaya çıkınca, artık yavaş yavaş anlıyoruz ki, bu rüzgar değil, 12 Eylül öncesi bir büyük trajedi ve travmaların gaz patlaması..

Gazetelerine transfer ettikleri güya kamuoyu yapıcıları güya siyaset ve toplum mühendisleri, işin doğrusu, bu patlayan gaz’ın bir dümeni varmış gibi bugüne kadar şaşkınca aptalca ama maaşları hatırına yine de iyi idare ettiler..

Türkan Saylanlar Erol Manisalar ve Aydın Doğanlar.. Dua edelim bu gaz patlaması Türkiye’yi Mamak Çöplüğü gibi havaya uçurmasın..

 

Gözleri bu kadar kararmış olanlar Aydın Doğan’ı çöpe atar

Hiç düşünmez misiniz okunmadan çöplüğe atılan altıyüzbin Zaman Gazetesi ne işe yarar? Bu okunmadan çöplüğe atılan altıyüzbin gazete, bir deli hırsı, bir manyak ideolojiyi, bir ölümüne kapışmayı, bir vahşi saldırıyı, bir garez ve intikamı, tek başına bize anlatmıyor mu?

Kendi parasıyla bastığı altıyüzbin gazeteyi bir ideoloji uğruna hergün çöpe atmayı göze alacak kadar gözleri kararmış olanlar, Aydın Doğan’ı aynı çöplüğe niçin atmasın?

Yalnız çöpleri eşeleyenler çöplükte sadece Aydın Doğan hurdaları değil, Aydın Doğan üretimi şişme bebek yazarların şişmiş balonlarını da toplayıp, gariban çoçuklar işte, üfleyip üfleyip eğlenirler, belki evlerine götürürler bu cici renkli şeyleri… Sadece iktidardaki azgın siyasiler değil çöplükte eşinenler de nasiplenir, birkaç şişi inmiş balonla.. Artık yırtılmış ve delinmiş bu balon çöplerine iyi baksın bu gariban çocuklar, işte renkli balonlar bir zamanlar sirenler gibi kudretle ne kızıl kıyamet borazanlığına soyunmuşlar, ahh kader işte..

 

Nihat Genç

Odatv.com

17 Eylül 2009 Add a comment

Son Yazılar