Kars’ta Türk-Ermeni diyaloğunu geliştirmek için öne çıkarılan anlayış
Basit sınır meseleleri bunları boş verin
Doğu’ya sanat götürenler 22 bin kişiye yaşadıkları şehrin ‘mozaik’ olduğunu anlattılar.Yurtdışından alınan fonlarla İstanbul’dan sanat götürülen ikinci şehir Kars. Kars Sanat Merkezi “Türkiye, Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan’için kültürel etkileşimin merkezi” olması için kuruldu. Etkileyen kim, etkilenen kim olacak orası fonlayanların takdirine emanet.
Gürcistan malum bir Soroszede.

Türkiye, Ermenistan ve Azerbaycan, hem acıları yaşayanlar, hem yaşatanlar, hem de bu acılardan etkilenenler ve şahitler olarak ’soykırım’ tanımı konusunda ihtilahlı taraflar...
Kars projesini yürütenlerin gözünde burası “bembeyaz bir Rus kenti”. “Caddelerinde hala Rus ve Ermeni etkileri taşıyan, kiliseleri, katedralleri, Anisi ile bir mozaik”.
Hem de öyle lezzetli bir mozaik ki, methini duyan tadına bakmaya koşuyor.
Kars Sanat Merkezi’nin açılışına otuz yedi ülkenin Türkiye büyükelçileri birlikte katıldı. Türkiye’de diplomatik temsilin bu derece güçlü olduğu bir başka sivil toplum kuruluşu etkinliği olmuş mudur?
Kars’ı bunca ülkenin ’çekim alanı’ kapsamına sokan nedir?
Ülkemin, kendini sanata feda eden, Türkiye’de gönüllü, Avrupa’da maaşlıları, 81 ilden neden ülkenin en doğu ucunu seçtiler acaba?
Anadolu Kültür’ün
Kars faaliyetlerinin en büyük destekçisi İl Belediyesi. Bunun dışında Ka-Mer ve Rotary Kulübü de Kars’taki faaliyetlerin arkasında duruyor. Şehirde sadece iki sezonda 25 sergi, 22 konser, 13 tiyatro gösterisi, 14 söyleşi, 12 atölye çalışması aracılığıyla 22 bin 637 kişiye ulaştılar.
Kars-Kafkas insiyatifi ile Gül’ün ’futbol diplomasisi’ ve liberal aydınların ’soykırım anıtı önü hissiyatı’ nağmelerinden çok önce ’normalleşme’ye adım attılar.

Kars projesinde görev alan Kubilay Özmen ele geçirdikleri insan potansiyeline gerekçe olarak “insanların basit sınır meseleleri yüzünden birbirlerine düşman olmalarını beklemek safça olur” ifadesini kullanıyor.  Bu cümle bile, Anadolu Kültür sorumluları ve gönüllülerinin o ’sınır meseleleri yüzünden her gün şehit veren ülkeleri’ne ne kadar yabancı olduklarını gösteriyor.

Çok kültürlülük’ kullanılıyor
Kars’ta Türkler tarafından bin yıldır korunan binalar, gibi şehrin etnik yapısı da
‘ayrıştırma aracı’ olarak kullanılıyor

Kars sadece Türk kültüründen soyutladıkları mimari mirası ile değil demoğrafik yapısıyla da çekici geliyor.

Şehirde Türk, Kürt, Azeri, Terekeme, Türkmen, Tat, Çerkes, Rus ve Almanlar birarada yaşıyor. Bu nüfus Şii, Sünni ve Hristiyan inancına sahip kişilerden oluşuyor. Bu çeşitlilik, yeni etnik kimlikler yaratmak isteyenler için bulunmaz bir fırsat.
Şehirde hem etnik kimlik hem de azınlık kimliği yaratmak için yeterli malzeme olduğuna kanaat getirenler, ‘çokkkültürlülük’ kavramını kullanıyor. 
Prof. Dr. Mustafa Erkal “Çokkültürlülük küreselleşmenin ideolojisidir; farklılıkların kutsallaştırılmasıdır. Dıştan kumandalı bazı sözde sivil toplum kuruluşları da küreselleşmenin paralı askerleridir. Önü açılmış milli devletler bu tuzağa düşürülerek milli direnç yok edilmeye, vatandaşlık şuuru zayıflatılmaya çalışılmaktadır. Etnik ve mezhep tuzağı Cumhuriyetin önüne dikilmiştir.

“Mozaik” ve “Türkiyelilik” yakıştırmaları Anadolu’da hâkim kültürü ve Türk kimliğini reddetmenin başka adıdır. Etniklik biyolojik değil; kültürel değerlere ve unsurlara bağlıdır. Dil grupları etnikliğin tek göstergesi değildir. Milliyet ve etniklik karıştırılmaktadır. Her etniklik milliyetle ifade edilmemektedir. Hâkim kültür reddedilerek varsa farklılıkların bütünü zenginleştireceği ileri sürülemez.” diyor.
Bu sözler kültürel faaliyet adı altında işgal edilen
Kars’ın içinden geçtiği sürecin özetidir.

Kar’alamıştı
“Türkler 1 milyon Kürt ve Ermeniyi öldürdü” diyen Nobel’li Orhan Pamuk’un Kar romanı Kars’ta geçiyordu. Pamuk’un deyimiyle bu etnik ve politik bir kitaptı.
Kars insanının yapısını, ilişkilerini Avrupalı gözüyle anlatan Pamuk, dünyaya istediği malzemeyi cömertçe sunmuştu. Ne de olsa bu topraklar, kendi kızlarını bile intihara sürükleyen yobaz ve barbarlara aitti. Onlar mı Ermenilerle bir arada yaşamıştı... Kim inanırdı ki buna?

Ani, Ermenistan mucizesiymiş
Kars, aynı zamanda Kültür Bakanlığı’nın “marka kent” projesine dahil edilen 15 ilden biri. Taş yapı evleri, Ani Harabeleri, Kars Kalesi, Ebu Menucehr Camii, Havariler Kilisesi, Sarıkamış Süphan, Cıbıltepe Balıkdağ, halı ve kilimleri, kaşar peyniri, balı Kars markasını taşıyan değerlerden bazıları. Şehir ‘bu değerleri birarada tutabilmiş bir Türk şehri’ olarak mı, yoksa son dönemde yüksek sesle vurgulandığı gibi ‘bembeyaz bir Rus şehri’ ifadesiyle mi anılacak?
Bir gün Ani’yi gezen bir devletlü ‘Ermenistan’a giden yol Kars’tan geçer’ derse mesela, o zaman ne olacak?

Bunları oturduğumuz yerde kuşku büyüterek yazmıyoruz elbette. Sağlam referanslarımız var. Çünkü Roma, Bizans, İran, Arap, Gürcü, Ermeni ve Türk kültürlerinden izler taşıyan Ani dünyaya, Birgün için şehri gezen Damla Kayayerli’nin ifadesiyle “Ermenistan’ın mucizesi” olarak pazarlanıyor. Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig’deki “Türk insanı kılıç ve kalemi birlikte düşünen bir millettir.

Kılıç memleket zapteder, kalem ise memleket tanzim eder, düzenler” tespitinde olduğu gibi Selçuklu, Doğu’nun kilidi saydığı bu bölgeyi fethettikten sonra, Alparslan’ın imar seferberliği mi bu mucizenin mimarıdır,  yoksa Ani gerçekten, dibine kurduğu taş ocakları ile buradaki tarihi sarsan Ermenistan’ın mucizesi midir?

Kars’taki ‘sanat faaliyetlerine’ katkıda bulunmak için Ekim ayında şehre giden Murat Belge, dönüşünde Taraf’ta kaleme aldığı yazıda tek bir konuyu vurguluyor:  “Festivaldeki işini bitiren konuklar kenti ve çevreyi geziyor, görülecek yerleri gezip görüyor. İnsan Kars’a gelince, bu bağlamda akla ilk gelen yerlerden biri tabii Ani oluyor.  Ani’ye gitmiştim. Bu olağandışı ören yerini, çok güzel kiliseleri hatırlıyorum. Unutamadığım bir şey de, girişteki bir tabela. Burada, on altı madde miydi, kaç taneydi, tam aklımda kalmasa da, bir kere “Ermeni” adının geçmediğini hiç unutmadım. Pakrat hanedanının bir zaman hüküm sürdüğüne dair bir cümle galiba vardı, ama onların bir Ermeni hanedanı olduğunu kim bilir! Şimdi karşıma habire “ani / anı” garabeti çıkıyor. Orayı gezdiren rehber “anı” diyerek anlatıyor. Belli ki bu “resmî politika” haline gelmiş: “Ani” diye bir yer yok, hiç olmadı. Olduğunu düşünür, iddia ederseniz cahilsiniz ya da aptalsınız, ya da kötü niyetlisiniz, ya da vatan hainisiniz. Türk milliyetçiliğinin o andaki ihtiyacı veya o andaki sözcüsünün keyfine göre yukarıda sayılanlardan biri olabilirsiniz.  Niye “anı”? Evliya çelebi öyle yazıyormuş! Bu kentin adının ne olduğunu bir Ermeni mi bilecek, Evliya Çelebi mi bilecek?
Nereye varılacak bununla. Ani denen yerin aslında “anı” adında bir Türk kenti olduğunu mu kanıtlayacaksınız? Neyi sağlayacak bu? Ermeni kıyımı olmadığını mı ispatlamış olacağız?”
Türklerin 1064’ten beri Kars’a vurduğu mühürleri törpüleyen yeni bir sanat dalı yaratanlar, Kars’tan vazgeçmeyecekler, peki ya siz?

YENiÇAĞ GAZETESİ
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/

ANKARA DEVRE DIŞI
ABD ve AB’deki fon veren kuruluşlar, Türkiye’de destekleyecekleri projelerin merkezi yönetimden bağımsız olmasına özen gösteriyor. Desteklenen yerel projelerde etnikçiliğin tırmandırıldığı Diyarbakır ilk sırada.

Türkiye’nin 2008 İlerleme Raporu’nu hazırlayan Avrupa Konseyi Türkiye Delegasyonu da DTP’li Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir’i ziyaret etmişti

Anadolu Kültür AŞ.’nin kurulur kurulmaz, ilk yaptığı çalışma Diyarbakır Sanat Merkezi’nin kurulması oldu (2002). Kuruluş amacı “Diyarbakır ve İstanbul’un insanlarının, sanatçılarının ve yaratıcı enerjilerinin buluşabilmesi ve birlikte üretebilmeleri” olarak duyuruldu. Hedefleri arasında  ’yerelden yönetim’ için örnek olması da vardı. Küresel dünyada, karar alma ve uygulama süreçlerinde zaman kazandıracağı gerekçesiylee ’yerelden yönetim’ anlayışı güçlü bir alternatif olarak sunuluyor.

Diyarbakır, Kars, Antakya gibi iller için bu anlayışı savunanlar, yerelden yönetimin neden yerel kaynaklara dayanmadığını sorgulamıyorlar. Dünyanın dört bir yanından topladıkları, ve toplumlar için ‘sömürge emziği’ niteliği taşıyan paralarla yönetilen ’yerel’ ne kadar ’yerelleşmiş’ sayılabilir ki? Bu durumda ortaya çıkan tablo ’Küreselden yönetilen yerel’ olmuyor mu?

Bu ihtimal karşısında şu soruyu sormak zorunlu hale geliyor:
Amaç Diyarbakır’ın bölücülükle suçlanan yerel yöneticilerinden sonra, sivil toplum eliyle de şehrin ’merkezi idare’ yani başkent, yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile bağlarını koparmak olabilir mi?

DİYARBAKIR KÜLTÜR MERKEZİ
Milliyetçiliğe karşı tartIŞma alanI Sinema, tiyatro, sergi, konferans gibi faaliyetlerle ulaştıkları gençler niye sanat değil bölücülük sahnesine çıkıyor?

Diyarbakır’da 5 sezon içinde 211 söyleşi, 71 sergi, 48 saat atölye çalışması, 35 tiyatro gösterisi, 31 yazar okuması, 11 şiir dinletisi, 14 dia gösterisi, 11 konser ve 387 film gösterimi yapıldı. Uzun süre terörle anılan bu şehirde sanat yapılması kötü bir şey değil elbette. İnsanların sosyalleşmesi, iletişme açık hale gelmesi çok olumlu. Olumsuzluk Diyarbakırlılarla bunca etkinlik sırasında binlerce  defa birebir temas kuranların misyonlarında. Diyarbakır halkı 2002 yılından beri büyük bir etki bombardımanı altında. Bunun birinci derecedeki muhatabı sivil toplum kuruluşları.
DSM yöneticilerinden Melike Coşkun’un 26 Ekim 2008’de Radikal’den Cem Erciyes’e verdiği röportajda ‘sanat’ın bilmediğimiz yeni bir misyonunu daha öğrendik. Buna göre sanat ile “milliyetçiliğe karşı kamusal tartışma alanı” yaratlabiliyormuş.
Sanatın önceliği ne zamandır kendisine varolma alanı yaratan devletin kuruluş ideolojisini yıkmaya çalışmak oldu?
Aynı röportaja ortak olan Anadolu Kültür’ün proje koordinatörü Cengiz Çiftçi de “taraf” olduklarını söyledi.
Ayna ayna söyle bana
Kültür iki takımın kıran kırana mücadelesi sonunda atılan ‘gol’ müdür?
Çiftçi keşke, Anadolu Kültür neyin veya kimin tarafında onu da açıklasaydı.
Diyarbakır Sanat Merkezi’nin desteklediği Pitoresk Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmeni Azad Ziya Eren yaşadıkları şehir ile ‘yüzleşme’ye aracı olduklarını vurguluyor.
Umarım, Diyarbakır Ulu Camii, Artuklu Sarayı, Selçuklu motifleriyle süslü kale duvarlarını da bu yüzleşme de ayna olarak kullanmayı ihmal etmezler. 
Yüzlerini sadece ‘dağlara’ dönerler, ve sordukları sorunun yankısını ‘cevap’ sayarlarsa, bunun Pamuk Prenses masalındaki ‘ayna ayna söyle bana’ kandırmacasından farkı kalmaz...
Ki ‘kötü kalpli kraliçenin hazin sonu’nu hatırlatmaya bilmem lüzum var mı?

AB yerelden yönetimi neden destekliyor?
Anayasal düzen ve üniter yapının tasfiyesini öngören model uygulanırsa, bazı bölgeler tamamen terör örgütü sempatizanları ve aşiretlerin eline geçebilir

56 belediye başkanı PKK’ya yardım, propaganda, övgüden yargılanıyor.

Türkiye’de AB’nin talepleri doğrultusunda hazırlanan reform paketleri arasında ’Yerel Yönetimler’e ilişkin bölüm önemli yer tutuyordu. Merkezi Yönetimin elindeki yetkilerin yerel yönetimlere devredilmesini öngören bu sistem ile oluşan tehditler; anayasal düzenin ve milli devlet anlayışlarının rafa kaldırılması biçiminde özetlenebilir.
Bölge veya şehir halklarının seçtikleri yerel yöneticiler tarafından, kendi iç işleyişlerinde özgür olmalarını öngören yerelden yönetim, anayasanın, bakanlıkların yani devletin tasfiyesi anlamını taşıyor.


Kültür politikalarında da taktik aynı: Böl-parçala-yönet
Nemalandırdığı işbirlikçileri ile yandaş aradığı sistemi normalleşirmek isteyen küresel güçler “bakın bizde aynısını yapıyoruz” diyerek ABD, Kanada gibi, hiçbir zaman “uluslaşma” sürecinden geçmemiş, ortak dil, kültür ve medeniyet yaratamamış genç devletleri örnek gösteriyorlar. Oysa Türkiye’nin yaşadığı tarihsel ve toplumsal süreçler düşünüldüğünde, yerel yönetimleri özerkleştirmek Sevr’in ısıtılıp servis edilmesinden başka bir şey değildir. Milli Mücadeleyi, Misak-ı Milliye ve Lozan’ı yok sayan anlayış, emperyalizmin ’ulusları etnik ve dinsel kimliklere parçalama stratejisi’nin aynası.
Bir an için Türkiye’nin yerelden yönetim anlayışını benimsediğini, devletin varlığının kağıt üzerinde kaldığını varsayalım.

Belediye Başkanlarımızı, kimi milletvekillerimizi gözden geçirelim. Topraklarımızın ve insanımızın kaderini bu zihniyete teslim ettiğimizi düşünelim.
Çok partili siyasi hayata geçişle hortlayan ve ancak Kuvvetler Ayrılığı ilkesiyle önüne geçilebilen ’tarikatleşme, cemaatleşme’nin kafasını çıkarmak için beklediği deliğin tıpası açılmış olmaz mı?
Özellikle yabancı fonlarla, yerel bilinç oluşturulan bölgelerde halkın seçimleri aşiret, cemaat ve tarikatlerce şekillendirilmiyor mu? Türkiye’de güçlendirilecek ‘yerel güç’ tanımı nedir?
Diyarbakır’da ’merkeziyetçi olmayan bir kültür’ ile ‘halklara özgürlük’ vaad edenler ’sizi, kuklamız olacak şeyhlerin, köleleri yapıyoruz’ itirafında bulunabilirler mi?


YENİÇAĞ GAZETESİ
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/

Anadolu Kültür’ü kimler fonluyor?
Dünyada açlık, terör, küresel ısınma, enerji kaynaklarının tükenmesi gibi sayısız sorun varken, bütün uluslararası kuruluşlar İstanbullu sanatçılar, Diyarbakır’a sanat götürebilsin diye seferber olmuş

Anadolu Kültür’ün en büyük destekçisi Soros tarafından kurulan, Sırbistan, Ukrayna, Gürcistan gibi ülkelerdeki iktidar değilikliklerinde aktif rol oynayan Açık Toplum Enstitüsü ve Türkiye’deki kan kardeşi Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı, yani bilinen kısa adıyla TESEV.

Gizli yemeklerin adamı
TESEV’in başında Can Paker var. Bu isim son bir kaç yılda, Bebek’te ABD’nin CIA bağlantılı eski Ankara Büyükelçisi Mark Parris, Hasan Cemal, Cengiz Çandar, eski MİT Müsteşarı Sönmez Köksal ve eski TRT Genel Müdürü Cem Duna ile yediği ’izahı yapılamamış yemek’, Başbakanı evinde ağırladığı ve kardeşi Canan Barlas ile eşi Mehmet Barlas, Ergun Babahan, Nazlı Ilıcak, Hasan Cemal, Taha Akyol, Mustafa Karaalioğlu,  Cengiz Çandar, Ethem Sancak ve Cem Duna’nın katıldığı yemek ve son olarak Başbakan’ın bu kez Nursuna Memecan’ın evinde ağırlandığı, Mehmet Altan, Emra Aköz-Nur Çintay, Prof. Nur Vergin, Eser Karakaş, Deniz Ülke Arıboğan gibi isimlerin de yer aldığı yemek ile gündeme geldi.

Başında bulunduğu ve Soros’dan 1 milyon 800 bin dolarlık destek alan TESEV ise, Kıbrıs’ta Çözümsüzlük, Ermenistan ve Türkiye Vatandaşları Karşılıklı Algılama ve Diyalog, Türkiye’de Ülke İçinde Yerinden Edilme Sorunu,  Heybeliada Ruhban Okulu’nun Geleceği Üzerine Öneriler, Türkiye Terörle Mücadele Kanunu, Vakıflar Kanunu Tasarısı Gayrimüslim Cemaat Vakıflarının Sorunları için Çözüm Getirmiyor, Türkiye’de Din, Toplum ve Siyaset raporları ile sistem içinde çatışmya neden
olmuştu.

Kolları her yere uzandı
Kurumun faaliyetleri için fon veren diğer kuruluşlar; Avrupa Komisyonu Türkiye Delegasyonu, British Councill, Chrest Foundation, The Chrestensen Fund, Eurımages Fund, European Cultural Foundation, Bilgi Üniversitesi, Fransız Kültür Merkezi, Goethe Enstitüsü, Hollanda Matra Programı, Swiss Academy for Development, Norveç Büyükelçiliği, İsveç Başkonsolosluğu, Prince Klaus Fund, Heinrich Böl Stiftung Derneği vs...
Bu kuruluşlarının her birinin ayrı birer hikayesi var.
Chrest Fonu; Osman Kavala’nın Amerikan versiyonu. Hayırsever bir ailenin, kaynaklarını dünyanın dört bir yanıyla paylaştığı, adı gibi ’iyi niyetli’ bir kurum... İKSV ve Diyarbakır odaklı sosyal projeler dışında, Türkiye fonlarının büyük bölümünü Anadolu Kültür’e ayırmış durumdalar.
Hollanda Matra Programı; toplumsal dönüşüm projeleri üreten sivil toplum kuruluşları ve yerel yönetimleri destekliyor. Parayı verirken ’toplumu nasıl dönüştürecekleri’ konusunda detaylı görüş alışverişinde bulunuyorlar mı orası muallakta.
Düz mantıkla şunu sormakta mümkün:
Bizim Şereflikoçhisar belediyesinden veya Çemişgezek belediyesinden Hollanda’ya ne?

Aralarında misyonerler de var
Goethe Enstitüsü; Alman dili ve kültürünün misyoner kurumu  Heinrich Böll Stiftung Derneği: Merkezi Almanya’da.  AB’ye entegrasyon, sivil toplumun güçlendirilmesi, küreselleşme, azınlıklar konularında çalışıyor.  Destek verdiği yayınlar arasında Türkiye’de Kürtler, Barış Süreci İçin Temel Gereksinimler ve  Milletin Bölünmez Bütünlüğü Demokratikleşme Sürecinde Parçalayan Milliyetçilik(ler) yayınları var.

Dünya çok hayırsever
Anadolu Kültür ortaya çıkış nedenini  “İstanbullu sanatçılarla, Anadolu’daki sanat meraklılarını buluşturmak”  olarak açıklıyor.
Açlık, ekonomik kriz, küresel ısınma, enerji darboğazı, savaş, terör... milyonlarca sorun varken, dünyanın bütün fonlarından Osman Kavala ve ekibine destek yağması, elin Hollandalısı’nın, Almanı’nın, Fransızı’nın, Amerikalısı’nın ’
Diyarbakır’a da sanat gitsin’ diye üstünü başını parçalaması ne kadar etkileyici değil mi?

Soykırım filmine sponsor oldular
Eurimages; Avrupa Görsel-İşitsel Destek Fonu, Avrupa Konseyi’ne bağlı. Sözde soykırım iddialarını savunan Tarla Kuşu Çiftliği filmine verdiği destek TBMM’de tartışma yaratmıştı. Türkiye’de bu fonun cömertçe sunulduğu kişiler arasında Güneşe Yolculuk, Bulutları Beklerken gibi ‘tabu yıkıcı’ filmlerle tanınan Yeşim Ustaoğlu da var.

Tahrik ve provokasyonun adı ’bilinçlendirme’ olunca Sivilleştirdikleri yerlerde bunlar yaşandı
38 ilde çalışma yapan Anadolu Kültür’ün faaliyetlerinde Diyarbakır, Kars, Trabzon, Malatya, Şemdinli, Yüksekova gibi yerlerde ‘sivil alan oluşturma’ düşüncesi vurgulanıyor. 
Kültür politikaları, iyi niyetle üretildiklerinde, insanlığın “farklılıklarına rağmen benzerliklerini” bulmaya çalışır. Bununla amaçlanan birlikte yaşamayı mümkün kılacak “bir uygarlık  modeli” ortaya çıkarabilmektir. Buna ulaşmak için sanat faaliyetlerine başvurulmasının temel nedeni, sanatın “güzeli arama” işlevidir.

Gittikleri yerde olay var

Altı yıl içinde Anadolu kültürün toplumu ‘asker devlet’ten kopararak ‘sivil alanlara’ın taşımak’ için uğradığı şehirlerde yaşananlar, “Aranan gerçekten de güzel miydi?” sorgulammıza neden oluyor. Bu süre zarfında Türkiye gündemine oturan olayları hatırlayalım isterseniz:

Şemdinli: 9 Kasım 2005 günü eski PKK’lı Seferi Yılmaz’a ait kitapçı bombalandı.

ROJ TV aracılığıyla olayı bütün dünya Türkiye’den önce öğrendi. Kısa sürede provokasyonun her aşaması sahnelendi. Halk sokağa döküldü. Polis noktaları ateşe verildi. Elektrik direkleri söküldü. Barikatlar kuruldu. Olayın ardından oluşan galeyan ve dava aşamasın ‘askerle hespalaşma’ya çevrildi.
Yüksekova: Şemdinli olayları buraya sıçradı ve 15 Kasım 2005 günü yaşanan isyan girişimi üç kişinin ölümü ve çok sayıda yaralanma ile noktalandı.
Trabzon: TAYAD, eylemleri için şehri mesken tuttu.Trabzonlular, sistemli biçimde tahrik edildi, çatışmanın içine çekilmeye çalışıldı. 5 Şubat 2006’da Santa Maria Katolik Kilisesi Rahibi Andrea Santoro  öldürüldü.
Malatya: Misyoner yayınlarıyla tanınan Zirve Yayınevi’ne yapılan saldırı biri Alman vatandaşı üç kişinin ölümüyle sonuçlandı.  Kars ve Diyarbakır’da da, Ermeni ve Kürt lobilerinin çalışmaları hızlandı.

Azınlık ve diyaspolarla ilişki
Cinayet, öfke, vahşet, tahriklerin hakim olduğu bu illere ‘neyin sanatı’nın ulaştırıldığını merak etmemek elde mi?
Bu faaliyetleri yürütenler politikalarını ‘azınlık hakları, diyasporalar ve diyalog’dan bağımsız düşünemiyor. Bu çerçevede Diyarbakır ve Kars tesadüfi seçimler mi?
Bu illeri bir başka sembolik üs olan ‘Medeniyetler İttifakı’nın beşiği Antakya faaliyetleri takip ediyor. Beş yılılarını değerlendiren Çiğdem Mater, “AB’ye üyelik sürecinin kolaylaştırıcılığı ile merkezi idarenin yetkilerini yerele devretmeyi, şehir temelli kültür politikaları aradıklarını, kentlere ulaşmak için etkinlikleri kullandıklarını” söylüyor. Mater, Kars’tan Kafkasya’ya, Diyarbakır’dan Ortadoğuya, İstabul’dan Balkanlar’a uzanmaya çalıştıklarını’açıkladı. Bir sonraki adımları “ülkenin kültür politikasını değiştirmek” olacakmış.  Türkiye’nin kültür politikasının temeli ‘ulus bilinci oluşturmak ve onu korumak’ olarak atıldı. 1930’lar, bu politikanın en yoğun uygulandığı dönem oldu.

50’lerden itibaren ise, teoride ‘milli’lik kültürün temel unsuru olarak kalsa da, pratikte iktidarlar değiştikçe tezahürleri de farklılaşan bir politikasızlık dönemine girildi.  Anadolu Kültür, kültürün millileşme dönemine karşı.

Onların hedefinde ‘çok kimlikli’, mozaik olarak tanımlanabilecek, diyasporaların dayatmalarına göre şekillenen bir kültürel program var.

Sanat yerine kargaşayla tanıştılar
Yabancı fonlarla sivil toplum oluşturulan şehirler provokatif eylemler, kaos ve çatışmalara sahne olmaya başladı.

YENİÇAĞ GAZETESİ
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/

Son Yazılar

Rain

8°C

Istanbul