Rüzgar evini bulamıyor. 80’li yıllarda başlayan İslamcı siyasi rüzgar önce yayınevleri sonra cemaatler sonra holdingler sonra medya sonra partiler sonra resmi kurumlar sonra emniyet sonra Cumhurbaşkanlığı sonra Başbakanlık ve Meclis’te tozu dumana katmadığı yer kalmadı.

Soğuk Savaş mantığının diktatörleri sağ-sol çatışmasının yönünü değiştirip ülkeyi rahatlatmak için sağ-sol çatışmasına sessiz kalıp çatışmalara girmeyen İslamcı yapıları ‘devlete’ davet etti.

Eğer ülkemizde bir ‘gizli devlet’ bir ‘derin devlet’ varsa ve bu günlerde bu ‘gizli el’in ‘Ergenekon’ olduğu iddia ediliyorsa, devleti o gün yöneten ‘cunta’nın büyük tarihi kararı işte buydu.

Soğuk Savaş deyip geçmeyin, ülkenin her evine dışarıdan gizlice getirilmiş silahlarla her gün beş-on insan sokak ortasında öldürülüyordu.

 

İslamcı siyaset rayından çıktı

Bir derin yarayı kapatmak için Amerikancı Paşa zekasıyla icad edilen ve beslenen İslamcı siyaset çok sonra tıpkı Afganistan’da olduğu gibi ‘rayından çıktı’ ve Türkiye’de merkez siyaseti darmadağınık edip siyasetin tüm dengelerini allak bullak eden bir büyük İslamcı rüzgara dönüştü.

Şimdi ‘devletin’ ve ‘kamunun’ tüm kurumları kendilerine açılan bu manyak savaşın yavaş yavaş ve tek tek şehit ve kurbanları oluyor.

İnanılmaz oylar alan bu siyasi rüzgarın Amerikan ‘kurmacası’ olduğu iç savaşı andıran büyük çatışmanın taraflarıyla ortaya çıkıyor, bu taraflar emniyet, istihbarat ve orduya sızmış güçler. Kimler tarafından ‘gazlanıp, önünün hangi gizli eller yardımıyla açtırıldığını artık tüm Türkiye biliyor.

Ancak devletin ballı imkanları ihale oyunlarıyla ellerine geçirdikleri bir çok gazeteyi çok satmayı başarsaydılar bugünkü kadar ‘vahşi’ olmazlardı.

 

Holdinginiz olur, aydınınız olmaz

Eğer gerçekten hukuka belgelere iddianamelere hakim olabilselerdi bugünkü Ergenekon Yargılaması bu kadar insanlık dışı ve vahşi olamazdı.

Eğer siyasete hakim olabilselerdi, başta Annan planı, Ermeni, Güneydoğu ve AB’ye girme, anayasayı değiştirme gibi açılımlarını bu kadar ellerine yüzlerine bulaştırıp tüm dünyalara rezil kepaze olmazlardı.

Sorun bu siyasi rüzgarın ‘entelektüel’ bir varlığının olmayışıdır. Çünkü tüm ‘kurmaca’ ‘kukla’ politik ideolojik tezgah ve ideolojilerin tek beceremediği şey ‘aydın’ olabilmektir. Yani holdingleriniz olur gazeteleriniz olur milyar dolarlarınız olur devasa göz boyama propaganda gücünüz olur ama ‘konuşacak, tartışacak, eleştirecek’ tek bir yazarınız olamaz.

Yani sorun bu kadar abartılı siyasi ve cemaat ve holding gücünün ‘şehirli kurumların’ dilini bir türlü çözemeyişidir. Ve şiddetin en vahşisine başvurmak zorunda kalırlar, cezalandırıcı adalet feodal adaletidir, intikam ve kan. Kendine müslümanım diyenler hala varsa oralarda, bilsinler, intikam ve kan kabilemden olmayan herkes düşmanımdır Ortada bir ‘rüzgar’ var ve zehirli gaz kaçağına benzeyen bu kirli rüzgar, ülkenin medyasında meclisinde dağlarında dört dönüyor, ancak bir türlü ‘esemiyor’, kendini bulamıyor ve ortalıkta deli danalar gibi dönüyor, kasırgalar gibi her tarafı felaketlerle yakıp yıkıyor.

 

Cemaatten polis olmaz, gazeteci olmaz

Sorun basittir, cemaatten polis olmaz, cemaatten vergi memuru olmaz, sorun basittir, köylü çocukları güzeldir, ülkemizin değeri ve çok çalışkandırlar, ancak bir günde ‘gazeteci’ olamazlar, bir günde ‘siyasetçi’ hiç olamazlar.. Sorun basittir, atılmış itilmiş kompleksli bir takım yazarlar ithal ederek bu devasa sorunları çözemezsiniz. Çünkü ‘ahlak’ ve ‘vicdan’ başkasından öğrenilmez. Ancak ajanvari projeleri oluşturanlar malzemenin ‘çürüklüğünü’ hiç düşünmezler, bizden mi değil mi derler, itaat ediyorlar mı etmiyorlar mı, derler..

Şehri ele geçirmenin tek yolu ‘şehre korku salmak’ değil, şehri ikna etmektir. Siyasetiniz, politikalarınız, tavırlarınız, açıklamalarınız, konuşmalarınızla ‘aydınlatarak’ ışıkları açarak şehri ‘tatmin etmelisiniz’. Şehirlileri makarna un verip ‘ikna edemezsiniz’, şehirlileri ihale oyunlarıyla aldığınız gazetelerin köşelerine komitin suratlı adamlarınızı yerleştirip ‘kandıramazsınız’.

 

Köylülerden en çok nefret eden Mevlana’dır

İçimizde köylülerden en çok nefret eden insan evladı Mevlana’dır, Mevlana köylülüğünü şehirde sürdürenleri ağır sözlerle yargılar. Sekiz asır sonra bugün köylü alışkanlıklarını ‘şehirde’ sürdürmeyi çalışanların bu toprakların güzel mi güzel Müslüman geleneklerine verdikleri onarılmaz yaraların hem kurbanları hem çok geç kalmış saf yazarlarıyız.

Şehirde yaşamanın ilk kuralı ‘bağımsız birey’ olma gücüne sahip olmaktır. Şeyhlerine, ağalarına hatta paşalarına bu kadar derin sadakatla bağlı insanların bağımsız birey olmalarını ancak torunlarından belki bekleyebiliriz.

Şehirde yaşamanın ikinci kuralı, yeteneğin eğitimin ve kültürün ve kariyerinle kendi karnını kendi başına doyuracak gücün olmalıdır. Karınlarını şeyhleri ve cemaatlerin inayetiyle doyuranlardan hukuk beklemek siyaset beklemek ‘kamu yayıncılığı’ beklemek herhalde dünyanın sonudur..

Şehirde yaşamanın üçüncü kuralı, yaşadığınız şehir ve toplumdan kendini ‘sorumlu’ tutmaktır. Diyelim, Ayamama Deresi niçin ölüm kustu diye mimarları mühendisleri siyasetçileriyle saçını başını yolan bir utançla o şehirdeki herkes bu sorunu kendi kişisel sorunu haline getirmeli ve işçi kadının kalkan cenazesi hepimizin evinden kalkmış gibi bu sosyal sorunlara çok derin hassasiyet gösterebilmeliyiz.

 

Utanmadan Kadir Gecesi’ni kutluyorlar

Acıyla şahit oluyoruz ki siyaset ve belediyecilik, sadece ‘ağbilerinin’ ve ‘şeyhlerinin’ sorunu.. Bu yazarların tek kullanıldıkları yer yani varlık sebepleri, ağbilerinin acemilik ve ihale oyunlarıyla suçlandıkları böyle günlerde onları‘korumak’ ve ‘laf ettirmemek’, yani toplum değil. Şeyhlerini ve siyasi önderlerini korumaktan başka hiçbir sorumluluk üstlenmemiş bu insanların hepsi utanmaksızın Ramazan akşamları duayla oruç açıyor utanmaksızın mesajlarla Kadir Gecesi kutluyor.

Şehirde yaşamanın dördüncü kuralı, şehrin mimari eserlerini tanımaktır, şarkılarını bilmektir, şehirlilere kitaplarıyla konuşmalarıyla hikayeler anlatabilmektir, şehirde yaşamak için şehirlilerin giydiği renkleri içtiği şeyleri, oturduğu evleri yani ‘kültürünü’ öğrenmektir. Cemaatin yurtlarında büyümüş ve bir İslamcı büyüğün torpiliyle yazar olmuş insanlar sadece kendi ‘ağbileriyle’ konuşur, bunun ortaçağlarda dahi adı el etek öpmektir.

Gün batımı, köylü, yük taşımaktan sırtı yorulur, çalışmaktan elleri kolları yorulur ama kalbi yorulmaz. Kalbi yorulan Şehirli’dir. Sırf vahşi bir gözdağı vermek için ülkenin en değerli baş yargıçların evine girenlerin ‘vicdanı’ yorulmaz ama orada altı saat arama yapan polislerin kasları yorulur ve yazarlarının cahil çeneleri yorulmaz.. Kanlı bir ihtilal girişimden daha beter uydurdukları ‘belge’nin varlığına Allah’a iman ediyorum gibi inanıyorum diyenler şimdi susmuşlar, laf değişsin başka konularda üfürelim diye hazır kıta beklemekteler.

 

Bunlar bu işten anlamazlar

Kalbinizin yorulabilmesi için önce bir kalb inşa edebilmelisiniz. Kalb’i inşa edebilmek için ülkenin şarkılarına türkülerine mimarisine sosyal sorumluluklarına ülkenin hayallerine ve şehrin karmaşasını çözecek zekice projelere hakim olmak zorundasınız. Ajanvari projelere ve sinsi tuzaklara ve yalan belgelerle iş görenlerin azgın gaddar yerleri gelişir büyür ama zekalarını besleyecek duygu ve bilginin tadından zırnık anlamazlar.

Köylüler, birilerinin ısmarladığı, iş buyurduğu, hadi hallet, hadi taşı hadi götür, diye emrettiği ‘işleri’ yapmaya meyillidir, tıpkı iktidarımız gibi, kendisine dışarıdan verilen işlerin takipçisi. ( her işi de beceremiyorlar, Suriye sınırının mayınlı arazileri gibi..)

Şehirli olmanın tek ve vazgeçilmez kuralı, kendi projelerini kendi aklın zekan ve kendi marifetinle kendin oluşturacaksın.

Köylü kadını hamileyse, şöyle düşünür, tarlaya bir işçi daha geliyor, şehirli kadın hamileyse şöyle düşünür, bir kişi daha geliyor, ona yer açmalı elbiseler dikmeli gelecek hazırlamalıyız, önlüğü, trafiği, maması, ezilmemesi, horlanmaması için doğmadan bir şeyler yapmalıyız. Yani, şehirli çocuk annesinin karnında, evi ve şehri daha doğmadan düzenlemeye çalışır, yani henüz rahimdeyken o belli belirsiz minicik elleriyle işleri yoluna koymaya çalışır. Şehir henüz doğmamış çocuklarımıza düşündüğümüz hayali tasarımlarla imkanlarını zorlar ve kaldırımlarını ve meydanlarını ve okullarını ve sanat kurumlarını hergün biraz daha büyütür.

 

Şehir herkesi bilmektir

Köylüler soy sop kan davası sülale yani feodal değerleri şeref bilir, şehirdekiler için şeref bir şeyhin bir ağanın bir aşiretin asla değil, herkesin içinde herkes’in değerleriyle yaşamayı bilmektir. Çünkü şehirde ‘herkes’ vardır, herkes, insanlığın çeşitleridir. Bu çeşitliliklerin her birine saygı gösterecek ve bu çeşitlilikten saygı duyacak bir ‘siyasal eşitlik ve bölüşüm’ ve ‘fırsat eşitliği’ talep eder..

Cemaatten gelenler tabii ki siyaseti etnik ve din ve mezhep merkezli tartışacak, tabii ki ‘insanlık’ ve ‘çeşitlilik’ denen şeyi anlamaları birkaç kuşak sürecek, şeyhim aşağı ağbilerim yukarı diye yaptığı hamallığı köleliği siyaset sanması yetmiyor, bu aşağılık köleliğin siyaset olduğunu bize ve çocuklarımıza öğretmeye alışkanlık haline getirtmeye çalışıyor. Kendileri köleliğini benimsemiş olabilir bize ne, hiç değilse Osmanlı’yı bilseler, Osmanlı’da ikinci kuşak kölelik yoktur, yani kölenin çocukları özgürdür, ancak batının kölelik sisteminde kölenin çocuğu da köledir, bu köpekliği öğrendikleri yer bu toprak olamaz.

Mesela Abdi İpekçi şehirliydi ama Aydın Doğan köylü, Aydın Doğan’ın birinci kuşak kızları dahi babalarından emanet köylülüğü üstlerinden atamıyor, çok havalı okullarda okumuşlar ama babalarının ağalık gücüyle Türkiye’nin en büyük kurumlarına başkanlık yapmayı içlerine sindirebiliyorlar.

Aydın Doğan ve benzeri medya patronları, ülke yağmalanırken şeytani haz duydular. Her hükümetin huyuna suyuna akıntısına göre halkımız kürek mahkümü kürek çekerken, onlar mavi serinliklere bembeyaz pupa yelken açtılar.

 

Başbakanları pijamayla karşıladılar

Başbakanları pijamayla karşılayıp Türkiye’yi ayak ucu mesafesine yerleştirdiler, ülkenin aydınları sendikaları yok edilip ne güneşler batarken onlar sadece gazetelerinin ihalelerine baktılar. Siyasilerle iyi geçinmek için işinden atılan yoksul insanları görmezlikten geldiler ve bu yoksulların çürüyen etleriyle beslendiler. Ne ilke bildiler ne kültür. Aydın Doğan ve benzerleri ‘beyzadeleriyle’ ekranlarda ışıklı şatolar kurmayı ‘gazetecilik’ sandılar. Şimdi yüzlerce yazarıyla eğlendiği altın şatosunda avlıyorlar onu..

Aydın Doğan ve benzerlerinden hiç beklemeyin demir zincir örmeli savaş zırhını giymesini, yüreği yoktur bu insanların. Kılıçsız ve kalkansız ancak bağımsız yazarlar savaşır.

Aydın Doğan şehre kendini kabul ettirebilmek için çok çırpındı, aklına gelen herkese kapılarını açtı, ancak köylülüğü burda önünü kesti, çünkü ‘gazeteleri’ tarihin en tuhaf ‘çorbasına’ dönüştü.

 

Erkeklik organları çocuk pipisinden

Sağ, sol, ilerici, bohem çeşitliliği derken, yazarları sanki bir ‘botanik bahçe’ kurma hevesiyle renk renk sayfalarına yerleştirdi. Her birine Zeus gibi şöhret bağışladı ama her birine yine Yunan heykellerindeki Zeus gibi erkeklik organlarını ‘çocuk pipisinden’ yaptı. Yıldırım Türker’le Kemal Zeybek yan yana.. Ve Ahmet Inseller Murat Belgeler ve bugün aydınım diye oraya buraya kompleks kusarak imza atan onlarca yazar ve ben çok şöhret oldum diye sonradan görme yüzlerce sanatçı şöhretini ve varlığını Aydın Doğan’a borçlu.

Ve unuttuğu bir şey vardı Aydın Doğan’ın, kendi iştahını açan bu uçsuz bucaksız ülke daha başka nicelerinin ağzını sulandırıyordu..

Aydın Doğan’ın gazeteleri bu ülkenin her rengine açık melamin tabaklar gibi, Milliyet’in kültür ilavesini Aydın Doğan’ın gücüyle çıkartıp Aydın Doğan’dan bir ‘kale’ kapatmanın hevesiyle şekil yapanlar Aydın Doğan’a en muhalif insanlar, şaşırılacak bir ‘ittifak’, hem Aydın Doğan’a meyhanelerinde küçücük partilerinde küfret hem de Aydın Doğan’ın sayfalarında çarşaf çarşaf şekil ol..

 

Aydın Doğan’ın eklerinde çalışmayanı Cihangir Kahvesi’ne almıyorlar

Al sana, Radikal 2, son on yılda bu ülkedeki laik-şeriat ve etnik tartışmayı ‘gazlayan’ meşhur karışık kafaları, her konuda kaypak ne dediğini kendi bilmez yüzlerce imzacı yazarların fidanlıkları oldu, ve şaşkınlığımızı hala çözemedik çünkü acayip muhalif her biri, Aydın Doğan’ın eklerinde çalışmamışları Cihangir Kahvesi’ne almıyorlar, ne zamandır.

Aydın Doğan bu fidanlıklarda solcu sağcı eşcinsel feminist çevreci Kürtçü, herkesi kucağına aldı, herkese kucaklarını açtı..

Ancak bugün Aydın Doğan’ı her şeye rağmen mazur gösteren, artık bu feci yangının her yere sıçramış olmasıdır, artık nesini ayıracaksın koca şehrin yapıları içinde, her biri aynı felaket sona hazırlanıyor ve binaların hangisi meyhane hangisi kerhane demeden hepsini korumak zorundayız, şehirliysek.

Ve Aydın Doğan’ı birazcık kabul etmemizi sağlayan, Aydın Doğan gazeteye geldiğinde orada bulduğu hala yazarlıklarını sürdüren Aydın Doğan Öncesi Yazarlar’ın yüzü suyu hürmetinedir, fikirlerini benimsiyor oluşumuz ya da yıkılmamış olmaları değil, gazeteciliğe en yakın yalnız onları tanıyoruz bu koca ülkede..

 

Elif Şafak’ı tek cümlecik eleştiremezler

Aydın Doğan’la Türkiye’nin o büyük isimli yazarları (aklınıza isimleri hemen gelenler) hadi söyleyelim Orhan Pamuklar’dan Murat Belgeler’e hepsi gizli bir andlaşma yapmıştır, bu gizlilik bugüne kadar sürmüş, ve bu liberal ve güya muhalif yazarların hepsi istisnasız bütün şöhretlerini Aydın Doğan’a borçlu oldukları için ve yarın yeniden muhtaç oluruz diye bir tek cümlecik Aydın Doğan eleştirisi hayatlarını boyu yapamamıştır. Bugün dahi Orhan Pamuk’u Elif Şafak’ı tek cümlecik eleştiri buyursalar kazara, o kötü kitaplarını unutur saygı duyarım o bir cümlecik eleştirinin hatırına yazarlıklarına..

İşte Aydın Doğan’ın gücü budur.. Önce şöhret yap, sonra şöhretlilerin ‘suskunluğuyla’ büyük bir entelektüel ‘zırh’ inşa et.

 

Aydın Doğan’In ambargo uyguladığı ben bu saldırının karşısındayım

Tüm basın tarihinde en başta Aydın Doğan’dan eşi benzeri görülmemiş kin ve nefretle en büyük ambargo ve sansürleri görmüş ben Nihat Genç, dilim döndüğü kalemim yazdığı sürece Aydın Doğan’a yapılan bu vahşi saldırının kayıtsız şartsız karşısındayım.. Çünkü inanmadım hiçbir savaşın tuzakla hileyle hainlikle kazanıldığına..

Ancak merakla bekliyorum, şöhretlerini Aydın Doğan sayesinde yapmış ve bugün bu şöhretleriyle şekil yapan özellikle liberal solcu bilmem ne yazarlara, patronlarının vahşi keser ve vahşi kazmalarla sırtından ve kafatasından darbelerle paramparça edildiği bugünlerde neler yazacaklar?

Yoksa onlar yine karışmaz mı bu Hizbullahvari Lübnan İç Savaşı’na ya da ne zaman tek kelimecik kınadılar, savaş naralarıyla destek verip kahramanlaştırdıkları Amerikan askerlerinin bir buçuk milyon insan öldürmelerine, bugünün burjuva Amerikan yazarları kadar dahi bir cümlecik sorgulayamadılar.

Aydın Doğan medyası öğretti bu profesyonel suskun entelektüelliği, işte böyle günlerde bir bahaneyle oyalanıp geçiştireceksin en can alıcı yani erkek işi konuları…

 

Bağımsız olmayanın rüyası olmaz

Bir yazar olarak iddiam hep şu oldu, ‘vicdan’ ‘ahlak’ ithal edilmez, sipariş hiç edilmez ve başkalarının ‘ahlakıyla’ yazar olunmaz..

Köylüleri bırakın, onlar öldürdükleri ülkenin tahtının sahibi olacaklarına inanacak kadar saflar, o tahtı onlara bu gücü verenler asla yar etmez, aksine, size silahı verenler yarın bu silahı diğerlerine verirler, veriyorlar..

Aydın Doğan gazetelerinden şöhret edinenler için bu şöhret sırtlarında bir ‘kambur’du, ancak, bu kambur onlar için hep bir şans çuvalı oldu. Sırtlarındaki kambur, Aydın Doğanlar yaşadıkça, gelsin şöhretler gitsin bedelsiz yazar olmanın dayanılmaz havalarının şans kutusu oldu.

Yazarlar yaşadıkları ülkeye bir ‘hayal’ bir ‘rüya’ bir ‘proje’ verebilmenin tek imkanıdır. Aradan koca otuz sene geçti ve bu ‘hayal’ sadece onları meşhur etti, hikayemiz bu kadar.

Bağımsız birey gücü olamayanların hayali rüyası olamaz, bağımsız birey olamayanların hayalleri ancak başkalarının ısmarladığı projelerdir, bakın medyaya son otuz yıldır neyi tartışıyor, dışarıdan birilerinin etnik ve din merkezli ırkçı tartışmalarını bizatihi militanlığını yapıyorlar..

 

Bu patlama Türkiye’yi Mamak Çöplüğü’ne çevirmesin

Ve bu toplumun geçmiş trajedi ve travmalarından sızmış bir zehirli ‘gazı’, ülkemiz için ‘büyük değişim’ ‘büyük açılım’ diye yağlayıp ballayıp Cumhuriyet Tarihimiz’in güya en büyük rüzgarını gözlerinizin önünde işte bu yazarlar karnaval sevinciyle kutladılar.

Rüzgar yıktıkça parçaladıkça ve artık yön ve istikametinin kontrol edemeyip dağıttıkça, ve bir akıl ve zekasının olmadığı ortaya çıkınca, artık yavaş yavaş anlıyoruz ki, bu rüzgar değil, 12 Eylül öncesi bir büyük trajedi ve travmaların gaz patlaması..

Gazetelerine transfer ettikleri güya kamuoyu yapıcıları güya siyaset ve toplum mühendisleri, işin doğrusu, bu patlayan gaz’ın bir dümeni varmış gibi bugüne kadar şaşkınca aptalca ama maaşları hatırına yine de iyi idare ettiler..

Türkan Saylanlar Erol Manisalar ve Aydın Doğanlar.. Dua edelim bu gaz patlaması Türkiye’yi Mamak Çöplüğü gibi havaya uçurmasın..

 

Gözleri bu kadar kararmış olanlar Aydın Doğan’ı çöpe atar

Hiç düşünmez misiniz okunmadan çöplüğe atılan altıyüzbin Zaman Gazetesi ne işe yarar? Bu okunmadan çöplüğe atılan altıyüzbin gazete, bir deli hırsı, bir manyak ideolojiyi, bir ölümüne kapışmayı, bir vahşi saldırıyı, bir garez ve intikamı, tek başına bize anlatmıyor mu?

Kendi parasıyla bastığı altıyüzbin gazeteyi bir ideoloji uğruna hergün çöpe atmayı göze alacak kadar gözleri kararmış olanlar, Aydın Doğan’ı aynı çöplüğe niçin atmasın?

Yalnız çöpleri eşeleyenler çöplükte sadece Aydın Doğan hurdaları değil, Aydın Doğan üretimi şişme bebek yazarların şişmiş balonlarını da toplayıp, gariban çoçuklar işte, üfleyip üfleyip eğlenirler, belki evlerine götürürler bu cici renkli şeyleri… Sadece iktidardaki azgın siyasiler değil çöplükte eşinenler de nasiplenir, birkaç şişi inmiş balonla.. Artık yırtılmış ve delinmiş bu balon çöplerine iyi baksın bu gariban çocuklar, işte renkli balonlar bir zamanlar sirenler gibi kudretle ne kızıl kıyamet borazanlığına soyunmuşlar, ahh kader işte..

 

Nihat Genç

Odatv.com

17 Eylül 2009
Yaşar Okuyan 1980 öncesinde Ülkücü Hareket’in önemli isimlerinden birisiydi.

Okuyan, MHP davasından 12 Eylül sürecinde yargılandı. ÖHP Genel İdare Kurulu üyesi olduğu yıllarda aynı kurulda bulunan İhsan Karaçam hakkında yakın dönemde önemli açıklamalarda bulundu.

Bir süre önce Başbakan’ın da ziyaret ettiği Karaçam, o yıllarda Ülkücü Hareket’in radikal isimlerinden biriydi.

Ancak Karaçam, 12 Eylül’de buna rağmen yargılanmadı.

Yaşar Okuyan Odatv’ye İhsan Karaçam ile ilgili o dönemde başından geçen şaşrtıcı olayları anlattı.

Okuyan bunun yanı sıra Milli Türk Talebe Birliği üyesiyken “Kanlı Pazar” da nasıl provakasyona geldiklerinden söz etti.

İşte Yaşar Okuyan’ın Odatv’ye yaptığı açıklamalar…

NOT: Yaşar Okuyan’ın açıklamalarını video bölümünden daha detaylı olarak dinleyebilirsiniz…

Odatv.com


1980 ihtilali olduğunda Kenan Evren cuntasının talimatıyla Milliyetçi Hareket Partisi ve Milli Selamet Partisi genel başkanları dahil genel idare kurulu üyelerinin tümünün tutuklanması kararı çıktı. Bunun sonucu olarak da MHP’nin 40 kişilik genel idare kurulunun 39’u tutuklanıp cezaevine konuldu. Açılan davada rahmetli Türkeş ve ben dahil 16 MHP yöneticisi hakkında idam istemi ile dava açıldı. Geri kalanlar için ise 5 ila 15 yıl arasında hapis istemiyle dava açıldı. Burada ilahi tesadüf olarak tek bir kişi istisna oldu; İhsan Karaçam.

İhsan Karaçam daha önce Tokat’ta Milli Selamet Partisi’nden milletvekili seçilmiş, 1977 seçimleri öncesi MHP’ye kaydını yaptırmış ve seçimlere Ankara milletvekili olarak girmiş bir kimsedir. Daha sonraki kongrede de partinin genel idare kuruluna seçilmiştir.

Karaçam’ın siyasete atılmadan önce jandarma binbaşı olarak görev yaptığını biliyoruz.

İlginç olan durum şu: bu şahıs MHP’nin ihtilal öncesindeki genel idare kurulu toplantılarında en agresif ve en sert davranan, “bu komünistleri yok etmek lazım” tarzında konuşan biri olarak hepimizin dikkatini çekerdi.

Bir ihtilal oluyor, 39 üyenin hepsi tutuklanıyor, bir tek İhsan Karaçam aralarında yok. Ben uzun yıllardır nerede olduğunu bilmiyordum. Ama yanılmıyorsam Hürriyet gazetesinde birkaç yıl önce “Başbakan’ın esrarengiz ziyareti” diye evinde ziyaret edilirken çekilmiş fotoğraflar yayınlandı. Daha sonra bir programda konu gündeme gelince bir izleyiciden program yapımcılarına bir mesaj geldi. O mesaja göre Karaçam biriktirdiği parayı afet bölgesi olan Endonezya’ya göndermek istemişti ve başbakan bu sebeple ziyaretine gitmişti. Tabii doğruluğunu bilemiyorum.

‘Kanlı pazar’da bildiğiniz gibi iki kişi öldürülmüştü. Kendilerini devrimci ve solcu olarak nitelendiren gençler yasal izin alarak taksimde miting yapmak istemişlerdi. Ö dönemlerde de çok büyük ilginçliklere şahit olduk. Mesela bir gün öncesinde Milli Türk Talebe Birliği’ne iki büyük kamyon dolusu tornadan çıkmış sopalar getirildi ve bunlar dağıtıldı. Ben o sopayı da uzun süre saklamıştım. O dönemlerde biz oraya da gidiyorduk. Daha da ilginci miting öncesi bize mavi kurdele dağıtıldı. “bu nedir” dedik. “bunu solcular alana girerken yakanıza takın, sakın yakanızdan düşmesin. Polisin haberi var yakanızda kurdele varsa size dokunmayacaklar” denildi. Bunlar çok tarihi konulardır. Bunu da bir bilgi notu olarak düşelim.

14 Eylül 2009

Yorumlar:

Niyazi Doğan
15/09/2009 19:46
Başbakan'ın ani nezaket ziyareti, emektar bir siyasetçiyi tekrar gündeme getirdi. Erdoğan, geçtiğimiz günlerde evinden program dışı çıktı ve 1970'li yılların efsane milletvekili İhsan Karaçam'ın kapısını çaldı. Peki Başbakan 86 yaşındaki siyasetçi ağabeyini neden ziyaret etmişti? Adı İhsan Karaçam... O siyasetçilerin ağabeyi... Eskiler bir zamanların efsane milletvekili 86 yaşındaki İhsan amcayı iyi tanıyor. Ancak yeni nesil onun adını Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın evine yaptığı süpriz ziyaretle öğrendi.Peki neydi bu ani ziyaretin sebebi... Birkaç gün önce Başbakan Erdoğan'ı ağırlayan İhsan Karaçam'a bu defa TGRT Haber ekibi konuk oldu. Emektar siyasetçi, bizi güleryüzü ve cömertliğiyle karşıladı. 1970'li yılların en önemli isimlerindendi İhsan Karaçam... Önce Milli Selamet Partisi, sonra Milliyetçi Hareket Partisi'nde kritik konumlarda bulundu, siyaset sahnesinin kilometre taşlarını şekillendirdi. 12 Eylül sonrası aktif politika yaşamını sona erdirdi.Şimdi ise Üsküdar'daki evinde sakin bir hayat sürüyordu. Ta ki Başbakan kapısını çalana kadar.. TGRT 31 AĞUSTOS 2005

 

ABD’yi oluşturan 50 birlikteş (federe) devletten (Kaliforniya dahil) 48’i gitgide derinleşen ve yayılan bunalımla iflas aşamasında.

Bu “48” sözcüğü rasgele söylenmedi. Önümüzde karanlık gerçeği yansıtan Amerikan kaynaklı sayılar var. Yerel yönetimlerin gelirleri yok; bütçeleri tamtakır. Bir zamanlar yaşam düzeyinde (zaten parçası olduğu) ABD’den sonra ikinci gelen “Güneş Devleti”ne bugün bolluk diyarı diye bakana “deli” derler. Her şey daha kötüye gidiyor, hem de hızla. Yalnız yoksullar değil, orta sınıfın da dizi yerde. Bunalım “Amerikan düşü” söylencesini temelden sarstı. Sarsıntıyı hiçbir sınıf ve ara tabaka kurbanlar vermeden atlatamaz.

41 birlikteş devlette ve başkentte işten çıkarılan devlet memurlarından ordular oluştu. Çalışanlar “İşten ne zaman atılacağım?” tasasıyla yaşıyorlar. 32 birlikteş devlette yükseköğretime katkı kuşa çevrildi. 22’sinde yaşlılara ve özürlülere yardım sıfıra yakın noktalarda durmadan aşağıya iniyor. 21’inde az gelirlilere ve çocuklara resmi sağlık yardımı diye bir şey kalmadı. “Kara günler” için saklanan fonlar çoktan bitti.

Yurttaşın alıştığı en temel hizmetler sona eriyor, okullar öğretmenlere yol veriyorlar, güvenlik ağından elde ne kaldıysa çöküyor. Harcamaları azaltmak için tutukevlerindeki suçluları küme küme salıveriyorlar. Ama iki yaka gene de bir araya gelmiyor. Hastalığın kökü çok eskide; örneğin, 1930’larda. Şu söz Los Angeles’ın (bir daha aday olmayacağını açıklamış olan) Belediye Başkanı A. Villaraigosa’ya ait: “Kuşku yok ki, düzen çöktü!”

Örneğin, geçmiş kuşakların düşlerinde gördükleri Kaliforniya yönetilemeyen bir karabasana dönüştü. Bütçe açığı 26 milyar dolar. Vali Arnold Schwarzenegger, hizmetlilerinin maaşlarını yüzde 15 indirmek zorunda kaldı. İşsizlik yüzde 12’den yukarı tırmanıyor. Yoksulluk yüzde 20’de. Okulların niteliği ilk 50 sıralamasında 47’nci. Öğretmenler açlık grevinde. Kaliforniya kolejleri 2010 ilkbaharı için öğrenci almıyor; ücretlerini de yüzde 20 arttırdı. Devlet parkları harcama kısıntısı nedeniyle kapandı. Özellikle güneyde iflaslar rekor düzeyde. Konut değerleri yüzde 70 düştü. Yerel devlet eridi. Vali Arnold’un oradaki paralı Ermeni azınlığa şirin görünme siyaseti de onu kuyudan çıkaramadı.

Yayımlanan değerlendirme yazılarında şu yargı var: “Onun sözüne inanan kimse artık kalmadı!” Devlet memurlarının zaten düşük emeklilik maaşları dahil, sosyal devletin her damlasını kaldırmaktan yana. Görülmemiş bir tutuculuğun tutsağı olarak sanki ayda yaşıyor.

Dört yıl önce eksiksiz bir özelleştirme gündemi önerdiğinde, gelen tepkilerden ötürü, halktan özür dilemişti. Yurttaş emeklilik fonunun dibe vurduğunu daha yeni anlıyor.

Kaliforniya’da Meksika’dan gelen tarım işçileri çölleşen güneyin sıcağında kavruluyor, ücretleri kiraya yetmediğinden, güneş batınca yere serilip kendilerinden geçiyorlar.

Çevrede su yok, sağlık bakımı sıfır. Ama yarım saat ileride ufak azınlık için mega-gazinoları, villaları, golf alanlarıyla başka bir dünya var. Ne var ki, işsizlik orada da yüzde 30 oranında. Bu iki sınıf arasındaki uzaklık ölçüme sığmaz. Destek ancak başkentteki federal yönetimden gelebilir. Ama oradaki yerleşmiş düşünce küçültülmüş devletten yana. Devlet gelirleri zaten azaldıkça azalıyor. 48’ine birden yollanacak cankurtaran simidi orada da yok. “Titanik” büyük yara aldı; herkese yetecek sandal zaten düşünülmemiş bile. Kısa süre önce Ankara’daki Meclis konuşmasında bize “çözüm” yolları sıralayan Obama kendi ülkesindeki beş parasız yerel yönetimlerin iflasını uzaktan seyrediyor. Şimdi yaptığı eski tutucu çizginin yıkıcılığına “başkanlık” etmek...

Prof. Dr. Türkkaya ATAÖV

4 Eylül 2009 Cumhuriyet

Son Yazılar

Mostly cloudy

6°C

Istanbul