Mükemmel işbirlikçi tabiri Napolyona aittir.
Napolyon, Mısır halkını ezecek güçte olmadığını anladığı zaman,
Ezher ulemasının Kurânı İmparatorluk lehine yorumlamalarınısağlamaya çalışır.


Bunu temin etmek için Ezherde hocalık yapan altmış âlimi
ordugâha çağırır. Bunlara, askeri payeler verir. Ardından da
İslâma, Hz. Muhammede ve Kurâna duyduğu saygıyı anlatır.
Kutsal değerler üzerinden sahnelediği oyun semeresini verir. Bir
müddet sonra Kahire halkının işgalcilere duyduğu güvensizlikten
eser kalmaz. İşte bu olaydan sonra Napolyon şöyle der: Bu
topraklarda yeterli gücüm yok, fakat mükemmel işbirlikçilerim
var.
Günümüz Türkiyesinde İslâmın AB kriterleri esas alınarak
yorumlanacağını ilan eden ulema için aynı tanımı yapmak
mümkün mü bilemem! Bir ilahiyatçı olarak sadece şunu
söyleyebilirim: Dini geleneğin içinde tarihi ve kültürel olanı
bizzat Münzel Din/Allah tarafından indirilmiş din dediğimiz
vahiyden ayıklamak gereklidir. Varlık, bilgi ve değer
anlayışından insani ilişkiler ağına kadar İslâmın esaslarına ve
ruhuna uygun düşmeyen görüşlerin ve kabullerin elenmesi bir
zarurettir. Fakat bu fikri çaba egemen güçlerin telkini ve alkışı
eşliğinde yapılırsa İslâma karşı türedi bir İslâm anlayışı
üretilmiş olur.
Kurâna göre bütün hayatın temeli olan Allah ebedi ve
değişmezdir. Bu ilke, Müslüman toplumu mutlak ve değişmez
bir ilkeye bağlar. Böyle bir ilkeye bağlanan toplum, kendi hayatı
süresince süreklilik ve değişiklik özelliklerini uzlaştırmak
zorundadır. Bu ikisi arasındaki bağı, anlamlı ve anlaşılabilir
şekilde yerine koyamadığı zaman krize girer.
Çünkü her şeyi değiştirmek değersiz bir dünyayı beraberinde
getirir. Toplum hurafelerin ve sahte kutsallık heyulalarının
çemberinde kıvranıp durur. Tam tersine İslamın Yeni Yüzü adı
altında küresel güçlerin ve küresel sermayenin ekonomik ve
politik hedeflerine uydurulan İslâm ise İslâm olmaktan çıkar,
İslam coğrafyasına karşı sürdürülen savaşın, işgalin ve
katliamın aracı olur. Etrafımızda yaşanan olaylara karşı bu
kadar duyarsız olmamızın nedenini burada aramak gerekir.
Çünkü egemen güçlerin stratejik amaçlarına uydurulmuş İslâm,
egemen güçlere uşak üretmekten başka bir işe yaramaz. Son
zamanlarda yaşadığımız olaylara dikkatlice bakarsak saf bir
şekilde inanarak yaptığımız şeylerin nasıl bir illüzyona
dönüştüğünü rahatlıkla görebiliriz.
Alkışlar boşuna değil
Değişen dünyayı şekillendiren fikri birikim ile gelenek arasında
bir bağ kurarak yeniden yapılanmanın mümkün formunu
geliştirmek yerine tarihin her hangi bir dönemine sığınan veya
egemen güçlerin kültürel-politik kodlarına eklemlenen zevatın
İslamın maksatlarına uygun bir tecdidi gerçekleştirmeleri
mümkün değildir. Çünkü bir milletin çöküşünü ve yıkılışını
önlemenin veya böyle bir yıkılıştan sonra bunu onarmanın
çaresi tarihe sığınmak olmadığı gibi, egemen güçlerin
telkinlerine uymak ve sahte alkışlarına ses vermek de değildir.
Geçmişe karşı yapmacık saygı ve duygusal bağlılıkla tarihi tebcil
eden, başka kültürel ve fikri havzalara bağlanarak kendisine,
toplumuna ve değerlerine yabancılaşan tipler bu ehliyeti haiz
değillerdir. Bunlar, sadece sosyal gerilime ve kutuplaşmaya
malzeme taşırlar. Batılı misyon şeflerinin alkışlaması boşuna
değildir.
Dini kullanma hevesi ve siyasi yandaşlarına iltimas illeti ne
yazık ki Cumhuriyetimizin temel kurumlarından biri olan
Diyanet İşleri Başkanlığı da bulaştı. Politikadan uzak
durduklarını söyleyen temsilciler dünyaya açılma gibi bir
gerekçe ile İslamı küresel politikanın en kaba ve en mülevves
mantığına ekleme ve İslamı iç sömürgeciliğin bir aracı yapma
yoluna girdiler.
Modern dönemde, felsefi düşüncelerle genişletilmiş ve
güçlendirilmiş olan içtihat fikrinin, Türk milletinin dini ve siyasi
düşüncelerinde uzun zamandan beri etkili olduğunu söyleyen
Muhammed İkbal şöyle der: Eğer İslâm düşüncesinde yeniden
yapılanma varsa ve bu gerçekse bunu yeniden değerlendiren ve
çıkış yolu bulan Türkiyedir.
Yani Türkiye Cumhuriyeti köklü bir içtihadın sonucudur. Ne var
ki bu gün Cumhuriyetin emperyalizme karşı tavrı, bağımsızlık
ruhu, dinen dahi müstakil olmalıyız hedefi iç sömürgeciliğin
önünü açan seyyah ve sakin muhterem zevat tarafından
kirletilmektedir. O zaman sormak lazım, bu milletin dinini,
millete karşı kullanmanın, egemen güçlerin sömürüsünü,
işgalini ve katliamını meşru gören bir dini algı kalıbı üretmenin,
bunun politik zeminini oluşturmanın adı nedir Dini düşüncede
akli derinlik midir, yoksa başka bir şey midir Bunun cevabını
siz verin!

27 Haziran 2009 Cumartesi
NADİM MACİT

http://www.21yyte.org/tr/
rte_bop_kalbimdesin225
Hatırlatalım dedik!

Amerikanın düşündüğü Büyük Ortadoğu Projesi var ya,
Genişletilmiş Ortadoğu Projesi; Diyarbakır işte bu proje içinde
bir yıldız, bir merkez olabilir. Bunu başarmamız lazım.
Tayyip Erdoğan

*
Sen ne mutlu Türküm dersen, o da ne mutlu Kürdüm der.
Türklük yerine Türkiyelilik bilinci yerleştirilmelidir.
Tayyip Erdoğan
*
Cumhuriyetin ilanı İstanbulun tarihi değerini ve saygınlığını
düşürmüştür
Kadir Topbaş
*
Kürtlerin geleceği ve özgürlüğü için Türk askerinin kanının oluk
oluk akması gerekir
Leyla Zana
*
Vatan sevgisi nedir ki
Vatanı seveceğinize gidin evde karınızı sevin
Çetin Altan
*
Toprak tek başına bir anlam ifade etmiyor.
APO Türklere Allahın bir lütfüdür.
İnsanları öldürmek yerine Kürtlere istedikleri toprakları vermek
gerekir
Ahmet Altan
*
Atatürk öldüğünden beri hala zenginlik ve özgürlük
üretemiyorsak, sebebi Kemalizmdir
Ahmet Altan
*
Memleketi bir çift kadın memesine satarım
Ahmet Altan
*
Türkiye, sadece Türklere bırakılmayacak kadar önemli bir
ülkedir
M.Ali Birand
*
Kimse söylemiyor bari ben söyleyeyim.
Türkiyede 1 milyon Ermeniyle 30 bin Kürt katledildi
Orhan Pamuk
*
Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı sırtımızı Amerikaya dönmeliyiz
Fetullah Gülen
*
Boğazlar milletler arası bir komisyona devredilmelidir
Rahmi Koç

*

ABDullah Gül'ün 9 Aralık 1992 tarihli konuşmasının tam metni

Yurtta sulh Cihanda sulh' anlayışının çok yanlış olduğunu ve bir de bunu harp okullarının duvarlarına yazarak yanlışı daha da büyüttüğümüzü, 'Ne mutlu Türküm diyene' lafının Türkiye'yi ilkelleştirdiğini ve en nihayetinde ağzındaki baklayı çıkartarak 'Kuklanın arkasındaki kuklacıları mutlaka vurmamız gerekir. Onları mutlaka tespit etmemiz gerekir' diyen Abdullah Gül'ün tarihi konuşması:

Gül, TRTdeki bir canlı yayında Böyle bir konferansa katılmadım demesine rağmen, Yeniçağ bu konuşmanın basılı olduğu bir kitapçığa ulaşmıştı. Ankarada düzenlenen Türkiye Gönüllü Kültür Teşekkülleri 3. İstişare Toplantısı kayıtları İş Dünyası Vakfı tarafından Türkiyenin Milli Bütünlüğü ve Güvenliği adı altında kitap olarak 1993 yılınının Kasım ayında basılmış.

Yer : Ankara Diyanet Vakfı Konferans Salonu

Tarih : 9 Aralık 1992

Dönemin RP Kayseri Milletvekili Abdullah Gül


Ali Coşkun: Efendim, şimdi söz sırası çok değerli kardeşimiz ve milletvekili Doç. Dr. Abdullah Gül beyefendi de; "Moral Değerleri Açısından Türkiye'nin Millî Bütünlüğü ve Güvenliği" konusunu dile getirecekler. Buyurun.

Sayın Başkan, çok değerli dinleyiciler, sayın başkanın da söylediği gibi bana verilen konu; Türkiye'nin Güvenliği ve Bütünlüğü Açısından Moral Değerler

Tabiî her şeyden önce konuya biraz bağlı kalmak için, moral değerler dediğimiz zaman neyi anladığımızı, moral değerlerin neyi ifade ettiğini doğrusu önce ortaya koymak gerek. İster lügat anlamında bakın, ister istilahat anlamında bakın moral değerler deyince manevî değerlerin, ahlâki değerlerin ve neticede de dinin bunu oluşturduğunu görüyoruz. Şimdi bu durumda, peki o zaman bizim moral değerlerimiz nedir, bizim moral değerlerimizi oluşturan değerler nedir diye sorduğumuzda, araştırdığımızda tabiî ki bunun İslâm olduğu, İslâm dini olduğu, Müslümanlık olduğu apaçık yine ortaya çıkıyor.
Yüzyıllardır bu coğrafyayı vatan yapan ve bu coğrafyada hep beraber yaşayan insanlarımızın İslâmî değerlerle yoğrulduğu. İslamî değerlerle kimliğim bulduğu ve kendi kimliğinin müşahhas misalinin islâm olduğu yine apaçık gerçek. Öyle olmuş ki bunun dışında değişik karakterler değişik tabiî ki değerler her toplumda olduğu gibi bizde de olmuş fakat, hiçbiri tanı bir bütünlük arz etmemiş ve bütünlük arzeden, müşahhas misal olarak tam aydenti dediğimiz esas İçimliğini İslâm'da bulmuş. Şimdi moral ve ahlâki ve manevi değerleri böyle belirttikten sonra ülkemiz açısından özellikle bugün bazı tehditler altında olan ülkemiz açısından ne derece önemli ona bakmalıyız ama, ondan önce bu değerler açısından Türkiye'nin içinde bulunduğu konum nedir Ve sistem olarak Türkiye'nin yapısı ve bunun devam ettirilebilirliği nedir Doğrusu bunu bir sorgulamak gerek, bana göre.

Bugün Türkiye'de bir sistem bunalımı var, kendi bünyesine uygun düşmeyen, kendi değerlerine zıt ve zoraki uygulanmaya çalışılan ve halka zorla diretilen bir sistem. Bu sistemin yanlışlıklarını ve bünyemize ne kadar zıt olduğunu dış politikadan iç politikaya kadar, kültürden ekonomiye kadar görüyoruz. Aslında daha önce konuşan değerli konuşmacılardan meselâ Kâmran İnan Beyin konuşmasında da gördüğünüz gibi söylediği şeyler aslında kendisinin olması gerektiğini söyleyipte maalesef olmayan şeyler. Aslında sistemin müsaade etmediği şeyler, Türkiye'deki düzenin ister düzen deyin, ister rejim deyin ne derseniz deyin onun müsaade etmediği gerçekleri ifade etti. Bir gün ben kendisine meclis koridorunda dedim ki, nasıl olur dedim siz bu fikirleri söylüyorsunuz parlamentoda uzun süre bulundunuz ve ayrıca da iktidar partisi olarak hükümette bulundunuz, niçin siz dışişleri bakanı olmadınız dedim. Bana dedi ki, "Sen gençsin anlamazsın" dedi "Anayasa da bir madde var dedi, Kâmran İnan dışişleri bakanı olamaz' diye." Şimdi burada tabii demek istediği, tam açık olarak söyleyemediği Kâmran İnan Bey'in yanı Türkiye'deki o sistemin, o kurulu düzenin, artık bunu siz nasıl ifade ederseniz edin rejimin, onun sınırlarına çıkılmaya müsaade edilmediğini gösteren bir ifadeydi bu söylemek istediği ve aslında haklıydı.

Bugün söylemek istediği hepimizin ne kadar coşkuyla işte beğendiğimiz, alkışladığımız konular. Şimdi halkına zıt, halkı ile barışık olmayan ona düşman bir sistem bu sistemdir ki bizi bugün Türkiye'nin ve ülkenin bütünlüğünü konuşmaya getiren, onu gündem noktası haline getiren böyle bir sistem içerisindeyiz doğrusu, 70 senedir. İşte bunun içindir ki bugün bu milletin bir parçası olan senelerdir beraber olduğumuz bazı insanlar, ayrılıkçı mücadele içerisine girmişler, bunu derken onları haklı gösterir bir ifade kesinlikle anlaşılmasın, fakat bu işte, bu içinde bulunduğumuz düzenin, sistemin ne derseniz deyin bunların ortaya çıkardığı neticeler, yani sistem 70 sene içinde, bırakın büyümeyi Türkiye'nin maddî ve manevî olarak halkını daha refaha daha zenginliğe ulaştırmayı ve bu şartlar altında bütünlüğü bile koruyamaz, ülke bütünlüğünü bile, memleket bütünlüğünü bile tehlikeli duruma getirir hale gelmiş böyle bir sistem.

Türkiye'nin bu resmî ideolojisinin tabiî karakterleri bu sistemi kuran tek partinin altı sloganı ile ortaya çıktı. Hepinizin bildiği gibi; cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devrimcilik, devletçilik ve lâiklik adı altında bunları özetleyebiliriz. Ama işin ilginç yanı şu ki bu milletin halkı, bu millet bir araya gelipte; biz işte devletçi olalım, biz işte lâik olalım, biz işte milliyetçi olalım, biz işte şöyle olalım, diye böyle bir karar vermemişler. Yani bir konsensüs neticesinde müşterek bir kararın veyahut ta bir meclisin kararının neticesinde çıkmamış bu ilkeler. Bu ilkeler hep, bu halka, bu coğrafyada bu millete, Türk milletine bir zorlatma şeklinde dayatılmış ve öyle uzun bir süre devam etmiş.

İşte bana göre bu zorlatma, bu diretme ki Türkiye'nin bütünlüğünü, Türkiye'nin ve burada yaşayan insanların senelerdir, yüzyıllardır beraber yaşayan insanların, birliğini tehlikeli noktaya getirir hale düşmüş. Şimdi cumhuriyetçilik ki biz bunu demokrasi olarak ta genişletebilirsek, uygulamada aslında öyle bir şey olmamış uzun senelerdir.

Uygulamada tam bir diktatörlük, tam bir tek parti devri, tam bir oligarşik bir devre geçmiş ve öyle olmuş ki tam halka zıt bir yönetim. Demokrasi açısından tek parti devrinin yaptığı şeyleri ve halka verdiği özgürlüğü, hürriyeti kendi halkına gösterdiği saygıyı yine hep beraber gayet iyi hatırlarız. Bu haliyle bütün demokratikleşme, bütün cumhuriyetleşme sözlerine nutuklarına rağmen, Türkiye bugün de hâlâ demokrasiyle idare edilen ülkelerden çok bazı konularda dünkü demirperde ülkelerini veyahut ta bu günün belki meclisleri olmasına rağmen, Irak'ını, Libya'sını, Suriye'sini andıran büyük karakteristikleri var. Hâlâ tabuların olduğu, hâlâ söylenmez şeylerin olduğu, hâlâ halkın yıldırıldığı Türkiye'de yaşıyoruz.

Türkiye'yi bu vasıflan bakımından, açık ve net şekilde konuşmak zorundayız. Demin dediğim gibi Türkiye bir Irak'a, Libya'ya benzeyen çok yanları var dedim. Neden Aynı, tek adam pozisyonu, bugün gidin Irak'ta da, Libya'da da, Suriye'de de tek insanın resimleri vardır her yerde varsa tek insanların heykelleri vardır. Ama batıda kumandanların, sanatkârların, devlet adamlarının heykelleri vardır, resimleri vardır, işte demokrasiyle idare edilen ülkelerde çok seslilik vardır. Ama biz bu halimizle işte bu demokratik ülkelere değil, aynı o beğenmediğimiz tam diktatörlükle idare edilen ülkelere benzeme vasfından hâlâ kurtulabilmiş değiliz.

Devrimcilik adı altında yine bir dizi hukukî düzenleme tepeden inme, zorla getirtilmiş ve halkın onayı, halkın desteği alınmadan zorla kabul ettirilmiştir. İlkelerden diğer birisi olan, milliyetçilik maalesef bir nevi bir ırkçılık şeklinde devam etmiştir Türkiye'de. Halbuki içinde bulunduğumuz coğrafyadaki bütün insanlar asırlardır İslâm'ın ve bunun oluşturduğu manevî değerlerin potasında barışık bir hal yaşamış ve İslâm'ın etrafında bunların hepsi bütünleşmişti. Öyle olmuş ki, bırakın çok yıllar önceyi, son sıkıntılı yıllarımızda bile ne Çanakkale'de ne Medine müdafaasında, ne Trablusgarp'ta insanlar birbirini taşırken, yaralılar birbirinin yarasını sararken hiç birinin ırkının ne olduğunu sormayı akıllarından geçirmemişler. Bunları araştırmak İslâm ahlâkına uygun düşmeyeceğinden hiç kimsenin ilgi alanı içerisine girmemiş.

Milliyetçilik; demin dediğim gibi, öyle olmuş ki; Türkçülük şeklinde alınmış ve bu ister istemez, aksini de bazı insanların aklına getirmiştir. Meselâ, -bunları açık söylemek zorundayım- "NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE" lafını tutup her yere yaza yaza ve bunu özellikle hiç olmayacak yerlere yaza yaza, Türkiye aslında ilkel bir hale dönmüştür. "BİR TÜRK DÜNYAYA BEDEL" gibi, bu laflar aslında Türkiye'nin o bütünlüğünü, Türkiye'nin o geçmişteki bütün insanları İslâm kardeşliği etrafında toplayan bu bütünlüğünü tehdit eder anlama gelmiştir. Şimdi ne gariptir ki, bu laflan; seyahat ederseniz, Doğu ve Orta Anadolu'ya, doğru geldikçe "ÖNCE VATAN" yazdığını, batıya Ankara'ya İstanbul'a gittiğinizde ise hiç rastlamazsınız bunlara. Yani bunlar tek parti devrinden kalan ve zorla, halkın kendi inanç değerleriyle bütünleşmeyen, bir dünya sistemini halka zorla kabul ettirmektir. Ama bunların zararlarını tabiî biz daha sonra çekmeye başlamışız.

Şu da bir gerçek, tarih boyunca görülmüştür ki en kalıcı ve birleştirici unsur din olmuştur. Ama bu demin dediğim gibi Türkiye'deki resmî ideoloji tarafından devamlı tehdit altına alınmış. Moral değerleri açısından yine Türkiye'nin bütünlüğünü tehdit eden, en ziyade tahribatı vermiş olan, sistemin ilkelerinin birisi de lâiklik ilkesidir, lâiklik olayıdır. Maalesef lâiklik gerek kavram olarak, gerek uygulama olarak Türkiye'de hep münakaşa konusu olmuş. Önce tabiî lâikliği devletin, devlet ile dinin birbirlerinden ayrılığı şeklinde en basit olarak tarif edersek, önce Türkiye'de tabiî din demin böyle söylenmiş ondan sonra da tam bir kontrol altına alınmış, bununla da kalınmamış belli bir süre içerisinde din Türkiye'de ve tabiî din dediğimiz de İslâm, potansiyel tehlike olarak görülmüş ve devamlı devlet, buna karşı teyakkuz halinde durmuş.

Şimdi bir taraftan bu halkın, Türk milletinin bu coğrafyada yaşayan insanların bütün inanç değerleri, bütün moral değerlerinin ana kaynağı din olacak, İslâm olacak, ondan sonra da siz bunu teyakkuz altında, potansiyel bir tehlike olarak göreceksiniz ve bunu da uygulamalarda ortaya koyacaksınız. Maalesef Türkiye tabiî bunun örnekleriyle doludur. Ezan'ın bugün senelerdir aslî dilinin dışında okutulduğunu düşünürsek, nasıl dehşet bir devrin geçtiğini her halde hepimiz idrak ederiz. Dinî eğitimin nasıl bir sulta altında tutulduğunu hatırlarsak Türkiye'de nasıl bir devrenin geçtiğini her halde çok iyi hatırlarız ve bütün bunlar yapılırken hukukun üstünlüğü veyahut ta hukukun geçerliliği de hiç bir zaman söz konusu olmamıştır. Zaten Türkiye'de belki de en çok ilga edilen, çiğnenen şey bu olmuştur, hukuk olmuştur.

Bu din düşmanlığını esas alan ve hukuk tanımayan uygulama, İslâm inancı ve ahlakıyla yoğrulmuş olan halkımızı da tabiî dışlamıştır ve özellikle onu kendi hayatında yaşamak isteyen insanları devamlı dışlamış, devamlı bunlara karşı kapılar kapatılmıştır.

Şimdi yine düşünebilir misiniz ki kıyafeti yüzünden köylerin basıldığı, şehirlerin basıldığı, insanların jandarma dipçikleri ile dövüldüğü bir ülke, bunlar maalesef bizim ülkemizde olmuştur. Şimdi bunlar hep bir insanların tabiî moral değerleri, ahlâki değerleri, manevî değerlerinin bir parçasıdır.

Bütün sırf bu inançlarından dolayı, bunlar eskiden olmuş ama bugün yine aynı şekilde ama başka bir şekilde tabiî devam etmekte, Şimdi biz mecliste bu konuları çok söyleyince bazen artık bu konunun tadının kaçtığını söyleyen arkadaşlarla karşı karşıya kalıyoruz.

Üniversitelerdeki bugünkü durum, şimdi siz bunu hangi demokrasiyle, hangi hukuk nizamıyla, hangi insan haklarıyla bağdaştırabilirsiniz.

Sadece kılık kıyafetinden dolayı, sadece dinî inançlarından dolayı üniversite kapılarından geri çevrilen, diplomaları verilmeyen bir sürü Türkiye'nin Müslüman genç kızları. Şimdi gerek Avrupa'nın, gerek Amerika'nın veya uzak doğunun hangi üniversitesine giderseniz gidin böyle bir uygulama ile mümkün değil karşılaşmazsınız.

Dün Avrupa Konseyi toplantısında idim, yeni bir karar tasarısı ile oradan geliyorum. Bütün üniversitelerde, orta öğretim kurumlarında ve hatta ilköğretim kurumlarında hepsinde dinî ne olursa olsun, insanların dininin gereği olan, giyim, kuşam, yeme, içme veyahut ta ibadetlerini engelleyici her türlü yasakların kalkması ve bunların serbest bırakılması yönünde bir karar tasarısı alındı.

Şimdi düşünün Türkiye'de üye buraya ve tabiî Türkiye'nin içinde bulunduğu hali dışarıda anlatmak çok daha zor oluyor. Türkiye'de bunlara anlatamazsınız çünkü Türkiye'de sadece kısıtlamanın gayri Müslimlere olduğunu zanneder batılılar. Ama siz Türkiye'de bu tip yasakların aslında Türkiye'deki Müslümanlar için geçerli olduğunu söyleseniz, önce kimse inanmaz buna, inanmaları mümkün değil çünkü ama, Türkiye böyle bir tezat ülkesi. Aynı şekilde dinî inançlarından dolayı veyahut ta sadece sade bir vatandaş olarak dindar olduğu için, yani dışarıda dindar olan bir esnaf, dindar olan bir işçi gibi, dindar olan bir tüccar gibi, dindar olan bir subaya da siz eğer kendi ordunuzda hayat hakkı vermiyorsanız, onu çeşitli dolaylı yollarla bunu açıkça söylemeden, onu eğer saf dışı ediyorsanız sanki safra atar gibi, sanki ajan yakalamış gibi, onları eğer ayıklıyorsanız, siz o zaman bütünlüğünü, bu ülkenin devamını nasıl temin edersiniz Tabiî ki bütün bunlar bugün Türkiye'nin gündeminde olan ve Türkiye'nin konuşulan mevzuları, istediğimiz kadar biz bu konulan saklayalım. Bir taraftan resmî kültür olmaz diyeceksiniz ama öbür taraftan hem de tek parti devrinin resmi kültürünü zorlayacaksınız.

Bugün Türkiye'de yapılan şeyler bunlar doğrusu, bakın kültür bakanlığının faaliyetlerine; Türk halkının kültürüne, Türk halkının örfüne halkın inanç değerlerine uygun onu zenginleştiren veyahut ta onu ortaya çıkaran bir uygulama halinde mi Yoksa aynı tek parti devrinden kalma resmî kültür, yani halkın bu inanç değerlerini değiştirmek için yapılan gayretlerin bir devamı mı Şimdi bir taraftan bütün bunları söyleyeceğiz, bir taraftan da ülkenin bütünlüğü, ülkenin bölünmezliği bunlar tabiî ülkenin bütünlüğünü aslında tehlikeye sokan gayretler ve faaliyetler, bugünkü televizyon yayınları hakkında Türk halkının şikayetleri ortada, derneklerin, vakıfların hepsinin şikayetleri ortada, hatta siyasî partilerin şikayetleri ortada ama siz bu yayınlan devam ettireceksiniz. Şunun için, çünkü ideolojik bir şey bu aslında. Kendiliğinden 4 tane memurun orada oturup ta TRT Genel Müdürünün veyahut ta oradaki 4 tane programcının bir araya gelerek yaptığı şeyler değil, aslında bu resmî ideolojinin işte o tek parti devrinden gelen resmî ideolojinin hâlâ devamı, o ideolojinin, o sistemin iktidarda olduğunu gösteren şey, nedir bu O Türk halkının kendi inanç dokusunu bozmak için, onu yozlaştırmak için ve onu bir daha geri dönmeyecek şekilde mahvetmek için yapılan gayretler ve çalışmalar.

Biz istediğimiz kadar yeni Türk Cumhuriyetlerinden bahsedelim, istediğimiz kadar oraya gidip gelmekten bahsedelim ama yaptığımız Avrasya yayınıyla o ülkeleri bizden ne kadar uzaklaştırdığımızı ve o ülkeleri bizim hakkımızda ne kadar çok şüpheye düşürdüğümüzün farkında mıyız Buradaki çok kıymetli kişiler devamlı gidip geliyorlar oraya resmî çevrelerde gidip geliyor ve meclisten de gidip geliniyor. En çok orada sorulan şey gerek devlet kademesinde olsun gerekse fert plânında olsun en çok sorulan şey bu yayınlar, Avrasya yayınları ve hatta bize orada devlet ilgililerinin söylediği şey, Ruslar bizim ahlâkımızı bozamadığı bu komünist süre içerisinde fakat Avrasya yayınları mı bozacak Peki şimdi bunlar tabiî hepsi moral değerlerin içerisine girdiği için bahsediyorum, ama bunlar Türkiye'nin realiteleri, bütün bunlar olurken ondan sonra Türkiye'nin bütünlüğünü neyin etrafında toparlayacaksınız Belki bunlar 70 sene önceki insanlar, imanları devam ettiği için, inançları aileden gelen örf ve adetleri devam ettiği için ayrılıkçılığı istemiyorlardı, Allah korkusundan dolayı. Ama bugün siz bir taraftan imanını alın devlet olarak, eğitim olarak televizyonla, başka yayınlarla, inancını tamamen onların yok edin boş bir hale getirin, onları doldurmayın ondan sonra da bu insanları karşınıza bu şekilde işte, ayrılıkçı olarak hatta bu şekilde terörist olarak ve hatta bu şekilde dış dünyanın, başka insanların kuklaları olarak çıkarlar. Dolayısıyla biz, yani sadece kuklalarla bunu ister insanlar olarak isterse olaylar olarak alın uğraşmakla doğrusu köklü çözümlere varamayız. Bunun için işte o kuklaların arkasındaki kuklacıları vurmamız gerekir ve onları tespit etmemiz gerekir. Bu, dışarıdaki ülkeler olabildiği gibi, kendi içimizdeki de; bu sistem, bu düzen.

Türkiye'de maalesef şöyle bir gerçek var. Bizim kanaatimiz Türkiye'de bir azınlık var ki bu azınlık işte aydın geçinen, bürokrat geçinen bir azınlık. Bu azınlık Türkiye'nin bölünmesini, ufalmasını göz önüne almakta ama bu sistemin değişmesinden vazgeçmemekte. Şimdi bu tercihin yapılması lazımdı ufak bir Türkiye, bölünmüş bir Türkiye bırakın daha büyük dünyaları kucaklayan, ama bu körü körüne bu sistemin, bu düzenin ne derseniz deyin, bunun devam etmesinde ısrar eden ama halka rağmen bunun devam etmesinde ısrar eden böyle bir zihniyet veyahut ta bu zihniyetin gözden geçirilmesi ve ona göre tekrar çeki düzen verilmesi aslında Türkiye'nin sadece bu mevcut bütünlüğünü korumak açısından değil, Bosna'dan tâ Türk Cumhuriyetlerine kadar, Tâ Çin'deki oradaki dindaşlarımıza, ırkdaşlarımıza kadar hepsini kucaklayabilecek yeni bir anlayışın getirilmesi.

Bunu dış politikada da görürsünüz, aslında hep beraber alkışladığımız Kâmran İnan Bey'in özeti şuydu bence. "YURTTA SULH CİHANDA SULH" anlayışının ne kadar yanlış olduğu, veyahut ta Türkiye'de senelerdir olayların bunun nasıl tersini ispat ettiğini göstermiştir. Çünkü ne olmuştur Biz bunu sadece, tabiî ki yurtta da cihanda da sulhu isteriz, bırakın insanların kanının akmasını, her türlü canlının katledilmesine karşıyız. Ama dünyanın gerçeklerini de bilmek zorundasınız, biz ama ne yapmışız bu sistemin gereği olarak bırakın bunları çocuklarımıza böyle şartlandırmayı, harp okullarının duvarlarına bile bunları yazmışız. Subayın, askerin kafasına bile bunları sokmuşuz ve buna inandırmışız ve bunun neticesidir ki işte Bosna'da, Hersek'te veyahut ta işte Türk dünyasında, Asya da bütün bu elim hadiseler olmuştur.

İki sene öncesine kadar Almaata'nın nere olduğunu sorsak Türkiye'de kaç kişi bilirdi Bilmezdi, çünkü bu sistemin neticesidir ve Türkiye'deki bu halka rağmen dayatılan uygulamaların neticesidir.

Ama olaylar Türkiye'nin bu sistemini kırmıştır, bu şartlanmayı kırmıştır. Önce Bulgaristan'da hatta ondan önce Kıbrıs'ta daha sonra işte Bosna-Hersek'te, Türk Cumhuriyetlerinde olan olaylar bizi zorlayarak işte bizim o tabiî bünyemize uygun olan harekete girmeye zorlamıştır. Ama bir taraftan maalesef o azınlık zihniyet bunu hep gemlemiştir.

Demin Kâmran İnan Bey'in söylediği gibi şimdi hem Türkiye'nin bütünlüğü hem Türkiye'de yaşayan insanların maddî ve manevî yönden refaha ve daha iyi duruma gelebilmesi ve hem de Bosna-Hersek'ten ta bugün Asya'da ortaya çıkan Türk Cumhuriyetlerine kadar bütün bir dünyayı kuşatabilmemiz için bütünlüğümüzü sadece bu coğrafyada değil, daha büyük yerlere, -değişik şekiller altında olabilir bu taşıyabilmemiz için doğrusu bu tek parti devrinden kalan zihniyetin değiştirilmesi ve özellikle de bunun bu moral değerler açısından, ahlâki değerler açısından, insanî değerler açısından ve İslam'a bakış, Türk milletinin dinine olan bakış açısından değişmesi gerekir kanaatindeyim.

Bu açıdan bu ikinci cumhuriyet, yeni Osmanlıcılık kavramlarının ve bu tartışmaların ortaya gelmesini ben çok sağlıklı olarak görüyorum ve geleceğe çok ümitle bakıyorum. Sözlerimi burada tamamlayıp, hepinizi saygıyla selâmlıyorum.

İSMAİL KAHRAMAN: Efendim, muhterem milletvekilimiz Abdullah Gül Bey'e teşekkürlerimizi, şükranlarımızı sunuyoruz.
Efendim kendisi Millî Türk Talebe Birliğinden arkadaşımız, talebeliğinden beri bir kavganın, hak yolun içerisinde, davanın içerisinde ve şu anda mecliste. Kendisi bizi Türkiye'mizi Avrupa Konseyi'nde başarıyla temsil ediyor. Sayılarının çoğalmasını, hizmetlerinin daha ötelere gitmesini niyaz ediyor, kendisine tekrar teşekkür ediyoruz.

Ali ÖZOĞLU, Şifre Çözüldü kitabından

Son Yazılar

Sunny

20°C

Istanbul