Kürt Sorunu

Genelkurmay Başkanı Orgeneral  İlker Başbuğ,  bayramın ikinci günü Mardin’den çok önemli mesajlar verdi. Gazetelerin Ankara temsilcilerini de beraberinde götüren İlker Başbuğ, “Bölge ağalardan kurtulmalı” açıklamasını yaparken bir “ağa”dan da alıntılar yaptı. O ağa Brukan aşireti lideri eski parlamenter Kinyas Kartal’dı..

Peki kimdir Kinyas Kartal? 1900 yılında Çarlık Rusya’sında doğan, Brukan aşireti lideri, 1960'larda 15 yıl milletvekilliği ve sonra da Meclis Başkanlığı da yapan Kinyas Kartal’ı kendi kaleminden tanıyalım. Ama önce bir anekdot aktaralım.

****
2006 yılı… Emekli Tuğgeneral Veli Küçük Türk Araştırmalar Merkezi’nin +++ Süleymaniye Kültür Merkezi’ndeki mutat etkinliklerinden birinde konuşmacıdır.  Ermeniler, Kürt sorunu ve  PKK teröründen bahsettiği konuşmasında Kinyas Kartal’dan da bol bol alıntı yapar.  Konuşması bittiğinde salonda bulunan izleyicilere bir kitapçık dağıtır. “Erivan’dan Van’a Hatıralarım” isimli kitapçığın yazarı Kinyas Kartal’dır.

1988 yılında yaşamını yitiren Kartal’ın aslında yazdığı bir kitap yok. Bizim de, Başbuğ’nun da konu ettiği kitap, Kartal’ın “gençlere öğüt olması” için hazırladığı 22 sayfalık bir kitapçıktır. Kitapçık da 1987 yılında Anadolu Basın Birliği Genel Merkezi Yayınları’ndan yayınlanmıştır.

****
Kinyas Kartal bu kitapçığı neden yazdığını şöyle anlatıyor:

“Bu kısa risaleyi neden yazdım. Yayın hayatı ile ilgili olmayan Kinyas Kartal’ın bu tür bir şey yazmış olması beni tanıyan herkesin muhakkak dikkatini çekmiştir. Böyle bir açıklama yapmak benim sadece hakkım değil, aynı zamanda vazifemdi. Emsallerime de aynı uygulamayı tavsiye ederim.”

****
Ve sıra Başbuğ sayesinde yeniden gündeme gelen kitapçıkta. Seçtiğimiz bölümleri hiçbir yorumda bulunmadan aynen aktarıyoruz:
Bizim milletimiz asker doğar, asker ölür

“Ben ki, Elhamdülillah 90’ıma merdiven dayadım. Rusya’da Çar’ı, geçiş dönemi yönetimini ve Lenin’i iktidarda gördüm. İran’da Şahlık döneminde bulundum. Türkiye’mizde Büyük Atatürk, İnönü, Bayar, Gürsel, Sunay, Korutürk ve nihayet Evren’in Cumhurbaşkanlığı dönemlerini yaşadım ve yaşıyorum. Bu zaman zarfında içeride ve dışarıda birçok olaya şahit oldum. Herhalde gençlerimize söyleyecek bir çift sözüm olacaktır. Milletler evlatlarını yetiştirirken onlara gelecek için yatırım yapmış olurlar. Benim de acı ve tatlı olaylarla dolu ömrüm ve 15 yıl TBMM’de parlamenterlikten sonra Meclis Başkanlığı görevi ile şereflendirilmem milli iradenin bana yaptığı yatırımdır. Bizim milletimiz asker doğar asker ölür. Asker olarak ölmek demek, son nefeste dahi görev başında olmak demektir. Asker olmak için muhakkak üniformalı olmak da gerekmez. Benim de ömrüm bu büyük milletin uğrunda çeşitli cephelerde savaşarak geçti. Demokrasi mücadelemiz bu safhalardan bir bölümü idi. Şu anda yazmakta olduğum satırlarla da milletimin birlik, beraberlik ve huzur içinde yaşamasına yardımcı olmak istiyorum. Görüldüğü gibi mücadele bitmiyor. Hayat devam ettikçe ve bu mukaddes milletin düşmanları faaliyetlerini sürdürdükçe, bizim de cepheden cepheye koşmamız zaruridir.”

Beşinci göbekten dedem…

“Beşinci göbekten dedem Şemdin, Diyarbakır’ın Karacadağ bölgesinde yaşamakta iken, bir olay üzerine Iğdır-Aralık’ın Dil bölgesine yerleşmişler. Ondan sonra gelen kuşaklar sırasıyla Şemdin’in oğlu Mehmet, onun oğlu Nadir, onun oğlu Fethi, onun oğlu Bedir ve onun oğlu da ben Van’a gelinceye kadar hudut değişiklikleri ve olaylara göre Rusya, daha sonra Sovyetler Birliği, İran, Osmanlı İmparatorluğu, daha sonra Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşadık.”

“Biz Dil bölgesine geldiğimiz zaman bu bölge İran sınırları içerisinde idi. Bu bölge bilahare Rusların eline geçti. Dil bölgesi Rusların eline geçince halen de Sovyetler Birliği sınırları içerisinde bulunan Tarımkent’te dünyaya geldim. Tahsilime Tarımkent’te başladım. O dönemde Rusların ilk ve orta okulları bir arada idi. Gimnaziye deniyordu. Burayı bitirince,  babam beni Askeri Lise’ye vermek istedi, imtihanlara Tiflis’te girdim ve kazandım. Ukrayna’nın Kiev şehrinde Askeri Lise’de okumaya başladım. 1918 yılında Askeri Lise’den mezun oldum.”

Altı dil bilirim…

“Biz Diyarbakır bölgesinden göçtükten sonra,  250-300 yıl geçmiş. Benimle o nesil arasında 5 kuşak geçmiş. Türkiye’ye 1922 yılında geldiğimiz zaman ben 22 yaşındaydım. Bugün 86 yaşındayım, birisi öldü 9 çocuğum ve 21 torunum var. Bildiğim yabancı diller arasında Rusça, Fransızca, biraz Almanca, biraz Arapça vardır ve ayrıca Türkçenin aşiretlerde konuşulan şekli olan Kürtçeyi de bilmekteyim.”

“Azerbaycan’ın Bakü şehrinde Harp Okulu’na girdim. Buradaki tahsil hayatım 2 yıl sürdü. 2 yıl sonra Harp Okulu mezunu olmuştum. Mezuniyetten sonra bir süre Bakü’de kaldım. Sovyet Ordusu İran’a giderken,  ben de birliğimle birlikte İran’a geçtim. Kazbin bölgesinde bir süre kaldım. Bilahare Sovyet Genelkurmay Başkanlığı’na müracaat ederek Erivan şehrinin Nahçıvan Bölgesi Askeri Komiserliği’ne atanma talebinde bulundum ve orada göreve başladım.”

Anadolu’nun imarını ihmal ettik

“Gerek Çar’ın, gerekse Sovyetler Birliği’nin mensubu olarak askerlik yapmış olmam, dini ve milli duygularıma kesinlikle gölge düşürmemiştir. Daima dinim ve milliyetimle iftihar etmiş ve onları en iyi şekilde temsil etmeye çalışmışımdır. O yıllarda,  şimdi de olduğu gibi Kafkasya’da Müslüman Türk az değildi.  Şüphesiz bu insanların gençleri, eğitimlerini tamamlayınca veya meslekleri gereği hayata atılınca, Sovyet sistemi içinde görev alıyorlardı. Ben de bunlardan biri idim.”

“Burada gençlerimize milletine ve dinine bağlılığı aşılamanın, bizlerin temel görevimiz olduğunu belirtmek isterim. Yine gençlerimize evvel emirde vermek zorunda olduğumuz bir diğer özellik ise birbirlerini sevme hissi ve bunun bir zaruret olduğu fikridir. Ayrıca Türk'e Türk'ten başka kimsenin dost olmadığını da öğretmemiz gereklidir. Yıllarca Osmanlı bütçesi ile Avrupa ve Arap ülkelerini besledik. İstanbul'un ve Anadolu'nun imarını ihmal edip onların şehirlerine harcama yaptık. Ayrılık tohumu girmiş tarladan nifak ve nefret çıkar, netice alamadık. Evvela bu milletin evlatları kaderlerinin ortak olduğunu öğrenmeli. Biz birbirimizi yeteri kadar seversek başka sevgiye muhtaç olmayız. Aksi halde bizi birbirimize düşüren en büyük düşmanlığı kendi kendimize yapmış oluruz.”

Ermenilerle ölüm kalım savaşı

“Eskiden yaşadığım yerlerde Ermeniler de şüphe yok ki vardı. Bunların arasında iyi komşuluk kurduğumuz, iyilik yapıp iyilik gördüğümüz Ermeniler de vardı. Birçok Ermeni dostum olmuştur. Ancak, sonradan anladık ki, Ermeniler'in bir kısmı içinden pazarlıklı imiş. Bazı Ermeniler sinsi bir faaliyetin içinde imişler. Ortalığın karışmasını, ellerine fırsat geçmesini bekleyen Ermeniler de vardır. Yakın dostumuz olduğunu sandığımız Ermenilerden çok çabuk bize cephe alıp, bizi yok etmek isteyenler çıktı.  Bu Ermeniler'in ailemize ve aşiretimize verdiği ilk acı değildi. Son acı da olmadı. Bundan sonra Ermenilerle olan kanlı mücadelemiz devam edip gitti. Onlar bizi o bölgeden söküp atmak istiyorlardı. Kendi bölgelerinde Müslüman istemiyorlardı. Müslümanların olmadığı bir Ermeni yurdu düşünü gerçekleştirmek için uğraşıyorlardı. Tek tek işledikleri cinayetlerle bizi yerimizden söküp atamadılar. Sonradan köyleri basmaya evleri ve ekinleri yakmaya başladılar. Böylece bizimle onların arasında bir ölüm kalım savaşı başladı ve sürdü.”

Millet olarak kindar değiliz

“9. Kafkas Tümeni Erivan'dan geri çekilince denge, Ruslardan destek görmekte olan Ermeni çetelerinin lehime döndü. Babam Bedir Bey'in şehit olmasından sonra aşiretimiz İran'da bir yıl daha kaldı. Bu yılı takip eden dönemde yurdumuza Türkiye'ye döndük. 1920-1923 yılları arasında Van bölgesine olan ilticamız devam etti. Bizi yerimizden, yurdumuzdan eden; malımızı, mülkümüzü yakıp yıkan canımıza kıyan Ermeni zulmü, maalesef Ermeniler yeni cinayetleri ile bize hatırlatılıncaya kadar unutulmuştu.”

“Van ve ilçelerine bağlı köylere yerleştiğimiz zaman 3000-5000 aile kadar vardık. Şüphesiz soydaş Müslüman Türk toplumundan hüsnü kabul, hükümetten sıcak ilgi gördük. Buna rağmen yerleşmedeki geçiş döneminde bir hayli sıkıntılar geçirdik. 5000 civarındaki ev, yaşlısı, hastası, çoluğu çocuğu ile yeniden yerleşmeye çalışıyorduk. Ermenilerden çektiklerimiz adeta unutulmuştu. Biz millet olarak zaten kindar değiliz, dinimiz İslamiyet de kin ve nefret duygusunu yasaklamıştır. Ama hiç olmazsa yakın geçmişin olaylarını çocuklarımıza anlatmalı ve onlarda milli tarih şuuru yaratmalıydık.”

Bölücülük düşmanın işine yarar

“Doğu'nun kalkınmamışlığını ideolojik ve siyasi amaçlar için kullananlar da vardır. Ben bunlara kesinlikle karşıyım. Kimseye de tavsiye etmem. Bu tür problemlerin demokrasi içerisinde çözüm yolları vardır. Bölücülük düşmanın işine yarar. Ben Kürtçü değilim. Doğulu olmak ayrı bir milliyetten olmayı gerektirmez. Bu milletin birçok boyu ve kolu vardır. Kürtler de Türk milletinin Doğu Anadolu'daki adıdır. Nice bin yıllık tarihi paylaşmış bir milletin ipinde kavmiyetçilik hem ayıptır hem de günahtır. Kukla hükümetler kurarak günümüz dünyasında yaşamanın mümkün olmayacağını, bunun yararının olmadığını, buna lüzum da olmadığını anlayamayanlar var.”

Ayrı devlet fikri düşmanındır

“Bugün doğuda ayrı bir devlet kurma hevesine katılanlar var. Bu düşmanın içimize soktuğu bir fikirdir. Türk milletinin dostu yoktur. Türk milleti tekrar ediyorum kendi kendisini severse hiç kimseye ihtiyacı kalmaz. Rahmetli Atatürk "Kürt kavmi diye bir kavim yoktur, bunlar Türk’tür" demiştir. Benim inancım da bu merkezdedir. Bu çok önemli gerçeğe riayet eden yok. Atatürk'ün izi bu konuda takip edilmemiştir Bu hataya düşen sadece bazı doğulu gençler olmamış batılı gençlerden de öz kardeşlerine "sen Kürtsün" demek hatasına düşenler çok olmuştur. Sevilmek isteyen, sevmesini ve sevgisini göstermesini bilmeli.”

Kardeşler birbirini horlamaz

“Bu memleketin hizmetine koşarken, askerlik yapıp vergi verirken gerekince uğrunda ölürken kardeş olan insanlar birbirlerini horlayamazlar. Bakın Anayasa'ya kanun önünde bölge farkı gözetiliyor mu isteyen herkes istediği gibi seyahat etme istediği yerde ikamet etme hakkına sahip. Meslek seçmek veya fakülte seçmek için çalışmak yetiyor. Van'da da zengin olan var İzmir'de de, her iki ilde fakir fukara da var. Türkiye'de işçi hakları ile mevzuat geneldir. Bizim televizyonumuzda, bizim mevlidimiz okunur, ben isterim ki, daha fazla okunsun, Türküler bizim, türkücüler bizim. Demokrasi ve getirdiği icraatı ile döneminde yaşamış bir kimse olarak Atatürk'ün büyük adam olduğunu kabul ediyorum. Gençlere de onu yakından tanımalarını tavsiye ederim.”

Kardeş kanı çok döküldü

“9. Kafkas Tümeni bizim orada iken Kumandanının Erzurumlu Rüştü Paşa olduğunu ve bizim 600 süvari ile kendisine iltihak ettiğimizi söylemiştim. Babam beni Rüştü Paşa ile tanıştırdıktan 3 gün sonra şehit oldu. Bizim Türkiye'ye dönme fikrimiz fırkanın çekilmesinden sonra kesinleşti. Biz Rusya'da 1917'deki ihtilale taraftar değildik. Ben o mücadelede Çarlık taraflısıydım. Öğle'ye doğru ellerinde sopalarla ihtilalciler okulu bastı. Orada yaşamak mümkün değildi. Bizim Türkiye'ye gelişimizden sonra da çok olaylar yaşadık. Maalesef 1925 yılında Şeyh Sait olayı oldu, çok kardeş kanı döküldü. Bunlar hep tahrik ve nifak sonucudur, iki taraftan ölen de öldüren de bu milletin evladıdır. 1926'da İzmir'e, 1937'de Trakya'ya, 1960'da Sivas'a sürdüler. Bunları bana başka milletten birisi yapsaydı kırılırdım. Ama kırılmadım çünkü bu milletin bir ferdiyim. Ben yabancı ellerde ve çok sıkıntılar ve mücadeleler görerek yaşadığım için bu tür olayları sineme çekmesini bildim. Hoşuma da gitti. Dedim ki "dolu yağdı, benim tarlama isabet etti". Şimdi gençlerde bu sevgi, bağlılık, tolerans yeteri kadar yok.”

Aşiretleri iyi incelemek lazım

“Benim aşiretim 300-400.000 kişilik nüfusa sahiptir. Bunların her biri bir başka aileye gelin verdi veya gelin aldı. Hısım akrabalarım Türkiye'de çeşitli illere dağıldı. Yerleşme hürriyetlerini istedikleri gibi kullandılar. Türkiye'ye olan bağlılıklarını da asla kaybetmediler. Vatanımızı, milletimizi sevip, bağlılık ve inancımızı her gün yeniden ispatlamaya çalıştık bunca yıldır. Türkiye'mizde Türklüğümüzü gururla, sevgiyle, inançla sürdürmeye devam edeceğiz.”

“Onun için aşiretleri iyi incelemek lazım. Hem aşiretlerin yakın geçmişini iyi bilmek ve hem de aşiret içi yapıyı iyi bilmek gerekir. Aşiret reisliği dededen babadan kalma bir müessesedir. Sevgi ve saygıya dayanır. Ne yazılı kanunu ne de yazılı nizamı vardır. Kuralları ile yönetilir. Seversen, sevilirsin. Geçimsizlikleri, anlaşmazlıkları gidermek aşiret reisinin görev alanına girer.”

Batının Doğuyu kıskanacağı günler

“Bununla beraber Türkiye'nin doğusunun bazı şanssızlıkları vardır. Tabiat da Doğu'ya iyi davranmamıştır. Ege'de fındık, fıstık, üzüm, pirinç bizde ise; kar, taş, buğday başka bir şey yok. Bunun yanı sıra geçmiş yönetimlerde de doğuya adil davranılmadığı olmuştur. Bunların hesabını dökerek yeni husumetler yaratmak yakışmaz. Önemli olan tarihten ders almasını bilmek ve çocuklarımıza daha iyi bir Türkiye bırakmak için elbirliği yapmaktır. Şartları zor da olsa Doğu'ya da Batıya götürdüğümüz hizmeti götürmek zorundayız ve bunun milletçe gayreti içindeyiz. Gidişat bu istikamettedir. Allanın izniyle Batı'nın Doğu'yu kıskanacağı günler çok uzak da değildir.”

Türk milletini kötülemeyin

“86 yaşındayım. Bir tek inanç taşırım. Bizim dostumuz yok, düşmanımız çoktur. Gençlerimiz tahrik ediliyorlar. Onlara nasihatimi tekrarlıyorum kesinlikle tahrike kapılmasınlar. Bu memleket ve onun bütün nimetleri onlarındır. Gençlik kendi milletine kendi devletine kendi kültür ve değerlerine ters düşmemelidir. Unutmasınlar ki babasının kurduğu düzeni yıkan oğlun düzenini de onun oğlu yıkar. Onları yetiştiren ve geleceğini emanet eden Türk milletine ve Türk devletine karşı harekete geçmesinler, kötülemesinler, iyi düşünüp, milletini severek, tenkit ettikleri, beğenmedikleri şeyleri millet ve devletleri için kendileri daha iyisini yaparak, bağlılıklarını ispatlasınlar.”

Tutkun Akbaş
Odatv.com

Kürt ve Alevi açılımlarının gerisinde ne yatıyor?

AKP iktidarı rejimi dönüştürme stratejisinde çok önemli iki taktik adımı atmaya hazırlanıyor. Üstelik stratejik derinliği olan taktik adımlar bunlar. Bilindiği gibi bu adımlardan birini “Alevi açılımı” diğerini de “Kürt açılımı” oluşturuyor.

Devrimci kuşku, uyanıklık ve eleştirel aklı askıya alan kimi sol çevre ve aydınların da desteğini alan “Kürt açılımı” nın üzerinde ayrıca durulması gerekiyor. (Daha önce yazdığım “Kürt sorununun çözümünde tarihsel fırsat ne anlama geliyor?” başlıklı makalemde bu konu üzerinde ayrıntılı şekilde durmuştum.) Ben burada hem “Alevi açılımı” denilen girişime hem de “Kürt açılımı” diye kodlanan politik hamleye biraz farklı bir açıdan bakmayı deneyeceğim. Eğer serinkanlı, dürüst ve ön yargılardan arınmış bir tartışma yapılabilirse, tartışmak istediğim bir bakış açısı olacak bu…

AKP iktidarı ve onunla ittifak içindeki Fethullah Gülen örgütlenmesi, devleti ele geçirme ve rejimi dönüştürme hamlesinde büyük bir mesafeyi kat etmiş görünüyor. Bazı liberallerin sandıklarının ve bize her gün vaaz ettiklerinin aksine, AKP’nin bırakın iktidar olmayı, devleti ele geçirme projesini neredeyse tamamlamış durumda. Siyasal şiddet de kullanarak cumhuriyetçi-laik muhalefeti büyük ölçüde tasfiye eden (yenilgiye uğratan) AKP-Cemaat koalisyonu, gelinen aşamada artık toplumu ele geçirmek, daha doğrusu kontrollü bir çözülmeyi ve etkisizleştirmeyi gerçekleştirmek istiyor.

Her an paniğe kapılma haline de dönüşebilecek bir geç kalma duygusuyla hızlı hareket ettikleri ve bu acelecilik içinde bir dizi hata da yaptıkları gözleniyor. Ancak, 7 yıllık AKP iktidarının icraatlarına biraz yukarıdan ve bir bütünlük içinde bakıldığında üzerinde çalışılmış, programlı ve planlı bir projeyi yürüttükleri de açık bir gerçek olarak önümüzde duruyor.

Rejimin İslami gericilik temellerinde dönüştürülmesi, kuşku yok ki modern Türkiye tarihindeki en büyük kırılmayı oluşturacaktır. Bu projenin hayata geçirilmesi cumhuriyetin başlangıç ilkelerinde bir kırılma yaratmadan ve kuruluş paradigmasında bir çözülme gerçekleştirmeden mümkün değildir.

Bu hedefe varılması için yapılması gereken ilk iş, tarihsel ve kültürel olarak bir yanıyla muhalif olan (Kürtler) diğer yanıyla cumhuriyet projesine bağlı olan (Aleviler) iki toplum kesiminin yeni gericiliğe bağlanmasını ya da en azından tarafsızlaştırılarak etkisizleştirilmesini gerektiriyor.

İşte gerek “Alevi açılımı” gerekse eş zamanlı olarak geliştirilen “Kürt açılımı” bir de bu perspektifle ele alınmalıdır.

Önce “Kürt açılımı” ndan başlayalım; AKP-Cemaat koalisyonu, Kürt siyasal hareketine karşı son dönemde yürüttüğü polis operasyonlarıyla DTP’yi PKK’dan arındırmaya, iktidar sözcülerinin deyimleriyle ifade edersek eğe, “DTP’yi PKK’dan kurtararak” bu partiyi terbiye etmeye çalıştılar. Böylece DTP ve legal Kürt hareketinin Türkiye’nin ilerici birikimiyle bağlarını koparmaya, sol’dan uzaklaştırmaya ve böylece Kürt sorununun gerici bir zeminde çözümü için ortam hazırlamayı hedeflediler. Bu girişimin, İslam’ı birleştirici bağ olarak öne çıkaran, Barzanici ve Amerikancı bir çözüm olduğuna kuşku yok. Türk ve Kürt gericiliğini buluşturanbir “açılım” ile karşı karşıya olduğumuzu söylemek sanırım abartılı bir değerlendirme olmayacaktır. Başbakan Erdoğan’ın kimilerini çok duygulandıran sözlerinde de bunu okumak mümkün. Ne demişti Erdoğan; “Çocuğu çatışmalarda ölen Hakkârili bir anne ile Yozgatlı bir anne aynı duayı okuyor.” Evet… Bizi birleştiren zemin aynı duayı okumak oluyor!

Elbette bir yanıyla böyledir ama, aynı duayı okumak hiç bu kadar öne çıkmamış ve bu ülkede Kürt sorununun İslamiyet zemininde gerici bir çözümü için hiç bu kadar etkili bir girişim başlatılmamıştı. Bölge gericiliğine, Ortadoğu’da kurulmaya çalışılan yeni düzene bağlanacak bir çözüm olacaktır bu. Dolayısıyla, sol bir kaynağa ve geleneğe sahip, modernist, aydınlanmacı ve laik Kürt hareketi ve çevreleri tasfiye edilmeden, en azından devre dışı bırakılıp etkisizleştirilmeden bu projenin başarıya ulaşması çok zordur. Nitekim DTP yöneticilerinden milletvekili Emine Ayna’da bu durumu görerek, bir konuşmasında “Asıl muhatapların, PKK ve Öcalan’ın DTP üzerinden tasfiye edilmek istendiğine” işaret etti. (Hürriyet, 13.8.2009)

Durum budur ve böylece, kurulu düzende çözülmeye yol açacak kontrolsüz bir “demokratikleşme” dalgasının da önü kesilmek istenmektedir. Daha da önemlisi, Cumhuriyetin ilerici kazanımlarına (ne kadarsa) sahip çıkma potansiyeline sahip büyük bir toplum kesimi, cumhuriyetin kurucu unsurlarından biri (Kürtler) hem etkisizleştirilecek hem de rejimin gerici dönüşümünün önünde bir engel olmaktan çıkarılacaktır.

“Alevi açılımı” diye kodlanan girişimin amacı da aşağı yukarı aynıdır. Üçüncü Ergenekon iddianamesinde bazı Alevi önderlerine bu örgüt tarafından suikast yapılacağının belirtilmesi, Sivas (Madımak) katliamının akıllara durgunluk verecek bir senaryoyla Ergenekon örgütüne bağlanması büyük ve alçakça tasarlanmış bir tertiptir. Böylece Cumhuriyet’in ilerici birikiminin en önemli boyutunu oluşturan laikliğin kararlı bir savunucusu olan ve ülkenin gericiliğe teslim edilmesinin önündeki en büyük engellerden birini oluşturan Alevilerin pasifize edilerek cumhuriyet projesinden koparılması amaçlanmaktadır.

Bilindiği gibi, Savcı Zekeriya Öz, ilk iddianamede Ergenekon örgütünün 1999-2000 yılında kurulduğunu belirtiyor. Oysa Sivas katliamı ise 1993’te şeriatçı bir güruh tarafından gerçekleştirilmişti. Öyle anlaşılıyor ki, Ergenekon soruşturması üzerinden Türkiye gericiliğinin ve gerçek Kontrgerilla’nın da sicili temizlenmeye çalışılıyor.

Değinmeden geçemeyeceğim; Ergenekon savcıları Sivas katliamının DHKP-C ve PKK tarafından yapıldığını, masum dindar kitlelerin ise galeyana geldiğini yazıyor. Hatırlanacağı gibi, Gazi Mahallesi katliamı da yine bir başka sosyalist örgüte, MLKP’ye yüklenmeye çalışıldı bu iddianamelerde. Şimdi çok merak ediyorum, bu iddianamelerde yazılan birçok şeye inanan liberal arkadaşlarımız acaba bu teze de inanıyorlar mı?

Alevi-Bektaşi Federasyonu Başkanı Ali Balkız’ın Emniyet’e çağırılarak kendisine Ergenekoncular tarafından suikast yapılacağının belirtilmesi, önüne bazı krokilerin konularak ve kimi istihbarat bilgilerinden söz edilerek ikna edilmesi bu bakımdan önemlidir. Emniyet’te her türden belgenin imal edildiğini biliyoruz. İnternetten indirilen krokilerin, meraklı bir ilköğretim öğrencisi tarafından bile hazırlanabileceği açık. Ancak, burada acelecilik, acemilik ve insanın zekâsıyla alay etmek anlamına gelen komplo girişimleri önem taşımıyor.

Önemli olan şey, dava açmak, rejimin dönüştürülmesi projesi önünde engel oluşturabilecek kişi ve çevreleri bir şekilde Ergenekon iddianamesine geçirmektir. Davanın sonuçlanması ve sanıkların büyük kesiminin yıllar sonra aklanması önemli değildir. Çünkü bu davanın kendisi, yandaş ve yanaşma medya ile işbirliği içinde bizatihi bir mahkûmiyet durumu olarak sunulmakta ve toplumda böyle bir yargı oluşturulmak istenmektedir.

Burada önemli olan şey ise, Alevilerin Ergenekon üzerinden (pozitif veya negatif bir anlam yüklemeden durum tespiti olarak belirtiyorum) cumhuriyet projesinden koparılması ve böylece kurulmak istenen gerici düzenin (yeni hakikat rejiminin) önündeki en büyük engellerden birinin ortadan kaldırılmasıdır. Ve öyle anlaşılıyor ki, bazı Alevi kesimleri bu oyuna gelmektedir.

Kabul etmek gerekiyor ki, üzerinde iyi çalışılmış, taktik aşamaları iyi belirlenmiş bir stratejiyle karşı karşıyayız. Bu gerici dalganın önünü kesebilecek tek şey, yine bütünlüklü, üzerinde iyi çalışılmış insanlığın bütün ilerici birikimini içeren bir devrimci projedir. AKP’nin düzen içi ve salt cumhuriyetçi eleştirisinin artık tükendiği, cumhuriyetçi-laik muhalefetin yenilgiye uğradığı bu tarihsel dönemeçte tek çıkış sol’u büyütmek ve alternatif bir siyasal ve toplumsal güç haline getirmektir.

14.09.2009

Merdan Yanardağ

http://haber.sol.org.tr/

 

Anadolu'da Türk-Kürt Kaynaşması Nasıl Oldu ?

 

Toplumların gelecekleri, geçmişleriyle doğrudan bağlantılı olduğunu inkâr eden hiç bir düşünür ve yazar çıkmadı bugüne kadar. Dolayısıyla her toplum kendi geçmişiyle ilgili her konuyu kabullenmek ve tartışmak durumundadır. Zira geleceği de yine ona dayanır. İnkâr edilmesi mümkün olmayan köklerine bağlılık esastır. Toplumu var eden değerler bütünü içinde kendine bir kimlik edinir ve bu kimliğe dayalı olarak değişir, gelişir ve uygarlaşır.

Bunu nasıl yapar?

Toplumun gelişmiş şekli olan “millet” olma esprisinin dayandığı temel ilkeler-ölçütler, kültür tarihlerinde ve toplumların milletleşme serüveninde yerini almıştır; bunları burada zikretmek konumuzun dışında ve özel ihtisas gerektiren bir durumdur.

Peki, âlâ, biz geçmişimizi nasıl bilebiliriz?

Bunun en doğru yolu tarih bilimidir.

Anadolu’da var olmuş ve süreç içinde kaybolmuş birçok kültürü temsil eden topluluklar ve bunlar arasında “milletleşme” aşamasını geçenler hakkında tarih bize bilgi vermektedir.

Anadolu tarihinde biz Türklerin rolü nedir ve ne kadardır?

Sorusuna farklı yeni boyutlar getirilebilir. Ondan önce yakın tarihte Anadolu’da yaşamış ve halen yaşamakta olan farklı toplumların kaynaştığını hatırlamak gerekir. Bu bağlamda Anadolu’da var olmuş kültürlerin en son temsilcileri Türkler, Kürtler, Ermeniler ve Rumlardır. Tabii ki bunların dışında kalan küçük toplulukların da temsil edildiği kültürler olmuştur ve yaşanmıştır.

Peki, bunları nasıl bilebileceğiz?


Tarih ve onun çeşitli alt kolları sayesinde bileceğiz ve öğreneceğiz. Cumhuriyet tarihine bakıldığında “resmi” anlamda tarihin yazıldığı dönem 1930'lardır. Ondan önceki dönemlere ait tarihi bilgilerin çoğunu yine Batılı araştırmacılardan öğreniyoruz.

Osmanlı döneminde tarih konusunda en ciddi çalışma Mithat Paşa tarafından yapılmış olup en güvenilir yerli tarih O’nun tarafından yazılan tarihtir.

Bilinen ve bugün belgelerle kanıtlanmış bilgilerimize göre Anadolu’da “ön Türkler” olarak adlandırılan kavimlerle birlikte diğer bazı insan toplulukları yaşıyordu ve Türkler hemen her alanda öncü toplumdu. Örneğin Antik Grek medeniyetinin "Krak" Türkleri tarafından kurulmuş olması, eski Mısır ve Mezopotamya medeniyetlerinin de "Türk ırkı"nın eseri olduğuna dair belgeli iddialar vardır. Diğer yandan Hun, Moğol ve Kıpçak tarihleri de "Türk" diye ifade edilmiştir. Bunların bir kısmına “Türk” sıfatı verilerek “üstün değer” kazandırma gayretleri de gösterilmiş olabilir.

Sonra, yani İsa ile birlikte Anadolu’da büyük devrimler olmuş, din adına... Çoğunluk Yahudilik dininden olanların dışında ateşe tapanlar, putperestler, şamanlar ve çok tanrılı inançlar vardı Anadolu’da...

İS 7. ve 8. yy gelindiğinde Anadolu’da var olan bu topluluklar yeni kimliklerle kendini göstermiş, böylece "ümmet dönemi" diye bir dönem başlamıştır. Bunun en ileri aşaması Selçuklu ve bilhassa Osmanlı döneminde kendini göstermiştir. Bu alanlarda çalışan tarihçiler tarafından bu tarihi konular marjinalleştirilmiştir.

Cumhuriyet döneminde yazılan tarihler hep “resmi tarih” töhmeti altında bırakılmak istenmiştir. Bu ithamlardan arınma/arındırma işlemleri 1939'da yapılmaya başlandı. Bununla birlikte yapılan ithamların yaklaşımı, “işin özü değişmediği” gerekçesiyle devam etti.

Bu ithamı yapanlar, genel anlamda, konuya farklı bakmak isteyen ve “ulus devlet” felsefesine karşı çıkanlardır. Anadolu’nun tarih boyunca birçok kültür ve halka “yurtluk” yapmasının temelinde var olan özellik, Anadolu ruhunun çok kültürlülük ve çok inançlılık esasına dayanmış olmasıdır, bu ruhun kaynağında bu özellik vardır.

Bu bağlamda Anadolu ruhu, bugünkü "millet" varlığımızı borçlu olduğumuz çok kültürlülük ve çok inançlılık kaynaşmasından ortaya çıkan bir süzmedir. Anadolu'nun yerli kültürlerini, inançlarını de özümseyen bir Selçuklu ve Osmanlı olmasaydı bugün Anadolu’da “Türk” egemenliği olmazdı. Diğer bir ifade ile bugün Türk milleti olmanın özü, borçlu olduğumuz kaynak, Selçuklu ve Osmanlı tarihlerinin evriminin eseridir.

Anadolu ruhunu özünde benimseyen insanlara bir "aidiyet" ve "vatandaşlık" duygusu vermek söz konusu olduğunda, işte içinde yer aldıkları bu tarihi süreç esas alınmalıdır. Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyetle devam eden tarihi süreç Anadolu insanına bir “öz” olma üstünlüğünü sağlamıştır. Bunu yıpratmak, ayrıştırmak, yok etmek hiçbir şekilde mümkün olmayacaktır.

Bu bağlamda “Türk”, “Kürt” ayırımı maya tutmuyor tutmamalıdır da... Dolayısıyla Anadolu ruhu hiçbir zaman ırk merkezli bir "etnisite" önermemiş ve benimsememiştir. Bugün olan ve gelecekte olması gereken değer ve aidiyet, "Türkiye" vatandaşı kimliği odaklı bir tarih ile yaşamak ve bununla övünmektir.

Bunun için Anadolu’daki son yapılanma olan “Türkiye Cumhuriyeti” tarihini yazmak isteyenler ve yazacak olanlar iki temel konuya önem vermek zorundadırlar:

1-Anadoluluk ruhunu benimseyen Türklerle Kürtlerin aynı coğrafyada buluşması ve kaynaşması.

2-Ön Türkler dönemini dâhil etmeden yaşanan bin yıllık birliktelik, yaşama ortaklığı ve değerler bütününde birleşmişlik.

Bu iki ana ilke Türkiye Cumhuriyeti Devletinin oluşmasına temel olmuştur. Bu değerler dikkate alınmadan Türk milleti ve onun kurduğu cumhuriyet hakkında herhangi bir tasarrufta bulunma hakkı kimsede olamaz. Bu hak ne siyasi iradede, ne de bir başkasında... Kurucu felsefe kararı, milletin kendi iradesi ve verdiği can-döktüğü kan ile olmuştur. Milletin iradesi dışı zorlamalar ve ithal planlar sonuç vermez.

Anadolu’da Türk-Kürt buluşması ne zaman oldu?

Mikro milliyetçilik (Kürtçü ayrılıkçılığın)  adına konuşan ve milletin değerler bütününü tahrip etmeye çalışanların bir ana hedefi vardır, ırki anlamda "etnisist" düşünceyi geliştirmek ve yaygınlaştırmak...

Bu mikro milliyetçilik batağında yalpa yapanlar kendi ideolojilerine göre tarih yazmaya çalışırlar. Diğer bir ifade ile mikro milliyetçiliğin (Kürtçü ayrılıkçılığın) bir versiyonu olan iddialar, Anadolu ruh birliğini değil de, ırki aidiyet kriterlerini esas alırlar.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde olup biten olayın temeli, ırki aidiyetin bir versiyonunu olup, Güneydoğu Anadolu’da yerleştirmeye ve yürütmeye çalışma istemine dayanmaktadır.

Anadolu'nun otantik Kürt yurdu olduğunu iddia ederek, bu toprakların esas sahiplerinin “Kürtler” olduğunu ileri sürmektedirler. O ırki esaslı mikro milliyetçilere (Kürtçü ayrılıkçılar)  göre Türkler Anadolu’ya 1071'den itibaren geldiler ve başta Güney-ve Doğu Anadolu olmak üzere Anadolu’yu “işgal” ettiler. Ayrılıkçı ırki mikro milliyetçiliği savunan bu “köşe kapıcısı” yazarlar; tarihi olayları ve süreci Anadolu’da farklı toplulukların "buluşması" gözüyle değil, "çatışması" gözüyle baktıklarını gizleyememektedirler.

Eğer Anadolu’da sadece Kürtler veya sadece Türkler varlıklarını korumuş olsalardı, Anadolu’daki özümleme olan çok kültürlülük ve çok inançlılık atmosferi olmazdı. Dolayısıyla Selçukluluk, Osmanlılık ve nihayet Cumhuriyetçilik kültürü oluşmazdı. Kaldı ki antik Kürtlerin orijinal yurdu, Anadolu’nun yaygın belli bölgelerini kapsayan bir özellik yerine, Van Gölü'nün aşağılarında ve Batı İran'da dağlık bölgesi olan “Carduchi” coğrafyasını da içine alan sınırlı bir topografyayı kapsamaktadır. Bunun belgeleri tarihi kaynaklarda mevcuttur. Örneğin Brownson bunun haritasını dahi yayımlamıştır. Ayrıca Sultan Sencer tarafından kurulan "Kürdistan" eyaleti de aynı coğrafyanın bugünkü “Hemedan” yöresinde olduğu yine tarihi kaynaklar bildirmektedir.

Anadolu’nun kültürlerin geçidi -köprüsü- olması ve zengin genetik havuzu oluşturması nedeniyle bu toprakların gerçekte kime ait olduğu tartışması, hep olmaya devam edeceğe benziyor.

Eğer “Kürtçü” mikro milliyetçilerin dediği doğru olsaydı, 1071’li yıllarda Doğu Anadolu toprakları Roma ve Bizans egemenliğinde olmazdı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Ermeni, Süryani, Rum ve Diyarbakır yöresinde de Hıristiyan Arap kabileleri yaşamazdı.

Peki, eğer “Kürtçü” mikro milliyetçilerin dediği doğru olsaydı Anadolu’da “Kürtçe” yazılmış eser, anıt, kitabe, mimari eser oludu. Bu bölgede “Kürtçe” tek sanat eseri, mimari eser, anıt, kitabe yoktur. Ne kütüphanelerde, ne de arkeolojik kazılarda...

Bu iddialar “piyon” olma gayretlerinin bir sonucu olarak yaratılmak istenen zoraki pozisyonlardır. O zaman bu tarihi gerçeklerin anlamı ne olur?

7. ve 8.yy. itibaren Abbasi Halife ordularının Anadolu’ya doğru yaptıkları akınların sonunda yapılan fetihlerle birlikte Güneydoğu Anadolu’ya Müslüman Araplar ve Müslümanlığı kabul eden Kürt aşiretleri geldiler. Onların ardından ise Türkmen aşiretleri Doğu Anadolu’ya geldiler.

Anadolu’da var olan topluluklarla birlikte yaşayan “Ön Türkler”, hem kültür hem de inanç bağlamında farklıydılar. Anadolu, İslamlaşmasından önce çok farklı bir demografik yapıya sahipti.

Türklerin Anadolu’ya gelişi ve girişi büyük bir savaşın yaşanması nedeniyle 1071 olarak kayıtlara geçmiştir. Aslında bu büyük savaş, Bizans ile Türk-İslam kaynaşmasının mücadelesidir. Bunun en büyük kanıtı ise Malazgirt'te Alparslan'ın ordusunda 10 bin gönüllü Kürt’ün bulunmasıdır. Bunun anlamı şudur; Bizans'a karşı Türk-Kürt halkının “İslam” şemsiyesi altında kaynaşmasının bir ifadesidir. Diğer bir deyişle, Malazgirt'te Alparslan'ın önderliğinde kazanılan savaş, aslında, bu vesile ile Türk-Kürt buluşmasının bir simgesidir.

11–12. yüzyılda, Güneydoğu Anadolu’nun merkezi sayılan Urfa ve çevresinde Hıristiyan toplulukların egemen olması, bu bölgede “Haçlı Kontluğu” nün kurulması son derece çarpıcı bir durumdur. Bu durum aynı zamanda bölgede yaşayan nüfusu Kürt-Müslüman olmasından çok Hıristiyan unsurlardan meydana geldiğini göstermektedir.

Anadolu’nun İslamlaşma hareketleriyle yapılan fetihlerin başında Selçuklu-Türkmen fetihleri gelmektedir. Nitekim bu fetihlerden sonra Doğu Anadolu'ya "Turcomania" denmesinin nedeni de budur. Tarihi kaynaklar ve sosyolojik kayıtlar, Kürtler ile Türkler bir arada ve daha çok Fırat'ın doğusuna yayılmış olmaları ayrı bir değerlendirmedir.

Göçler ve Demografik Değişimler...

Türkler Anadolu’ya geldikten sonra sınırlı alanlarda kalmadılar; sürekli Batıya doğru ilerlediler; hedefleri “tuzlu derya” idi. Nitekim kuzeyden Karadeniz’e ulaşıp Hun imparatorluğunu kurarlarken güneyde ilerleyip Akdeniz ve oradan da Egeye ulaşmışlardır. İlginç olan, bu göç ve demografik hareketler, bölgelerde çok farklı yeni durumları da birlikte ortaya çıkarmış olmasıdır. Osmanlı hariç, hiçbir Türk topluluğu tuzlu deryayı aşarak Avrupa’ya ya da Afrika’ya ulaşmamıştır.

Ana yurt olarak Anadolu seçilmiş ve öyle korunmuştur

Doğu Anadolu’dan giriş yapan Türklerin büyük bir kısmı Ege'ye doğru yürürken bir kısmı da yerlerinde kalmışlar. Örneğin Selçuklunun ilk başkenti olan Ahlat’ta Türk kültürünün bugüne kadar “abideler” halinde kalması dikkat çekicidir. Bunun canlı örneği, bugün Van’ın Ahlat’ta kazasında bulunan ve Anadolu’daki ilk Müslüman Mezarlığı olarak kabul edilmesi gereken şaheser niteliğindeki anıt mezarlardır. Mezar taşlarındaki sanatsal incelik, çağının en üst sınırlarına ulaşmış, halen Elazığ yöresinde iğne oyasıyla yapılan danteller kadar incelik ve marifet isteyen taş danteller bu mezar taşlarını süslemektedir. Bu anıt mezar taşları incelendiğinde, tüm doğanın acımasızlığına ve devletin ihmaline rağmen, korunmuş olmaları Selçuklu Türklerinde sanatsal değerin düzeyini göstermektedir. Ahlat’taki bu Anadolu’daki ilk Türk-Müslüman Mezarlığı, bir anlamda aklın sınırlarını zorlayan bu anıt mezar taşlarındaki sanatsal canlılık ve zarafet, anlam derinliği, İspanya-Granada’da Endülüs Emevileri tarafından kurulan ve bugün hâlâ ziyaret merkezi olan “Elhamra” sarayındaki taş işlemeciliğine eşdeğer kültürel ve sanatsal bir belge olarak korunmaktadır. Bu mezarlık bile Doğu Anadolu’nun ne kadar Türk-Müslüman olduğunu gösterir. Ne acıdır ki bunu bilen ve değerlendiren yeterince ne yetkililer ne de aydın geçinenler olmuştur.

Diğer yandan Eyyübiler döneminde İran’dan, Kuzey Irak’tan Anadolu’ya, özellikle Fırat'ın doğusuna Kürt aşiretlerinin göçünün hızlandığı biliniyor.

Buna ek olarak 15. yy da başlayıp sonra doruğa çıkan ve bir anlamda Sünni Türkmen ile Şii Türkmen’in birbirine kırdırıldığı Osmanlı-Safevi çatışmasında, Anadolu'ya İran'dan Sünni Kürt göçü, Anadolu'dan da İran'a Alevi Türkmen göçü oldu. Bu olay, bölgedeki nüfus hareketlerini inanılmaz derecede etkileyerek sosyolojik demografiyi değiştirdi.

“Kürtleşen” Türkmenler...

Bu demografik değişim sonucu Doğu Anadolu’da asimilasyonlar oldu. Doğu Anadolu’ya göç eden Türkmen boylarının büyük bir kısmı yerleştikleri yayla ve ovalarda “Kürtleştiler”. Bunun en tipik örneklerine bugün bile şahit olmak mümkündür. Örneğin, Urfa yöresinde, Ceylanpınar ve Siverek bölgesine yerleşip de “Kürtleşen” Karakeçili aşiretinin mensupları, Diyarbakır Karacadağ bölgesine yerleşip yine “Kürtleşen” Türkmen boyları gibi yüzlerce örnekler verilebilir.

Dolayısıyla Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgelerindeki Kürt nüfusu, mikro milliyetçilerin iddia ettiği gibi, antik “Huriler” ve “Mitanniler” in devamı değil, Anadolu’nun İslamlaşması sürecinde Selçuklu ve Osmanlı egemenliğinin bir sonucu oluşmuş demografik nüfus değişimleri sonucudur.

Yüzyıllar süren bu nüfus hareketleri sonucu Türkleşen Kürtlerle, Kürtleşen Türkmenlerin oluşturduğu demografik nüfus hareketliliği sonucu bir karışım oluşmuştur Anadolu’da. Günümüzde de benzer örnekler vardır; örneğin İzmir’de, İstanbul’da artan “Kürt” kökenli vatandaşların zaman içinde bu kentlerin nüfuslarının profilini değiştirmeyeceklerini kimse garanti edemez. Bunlar hareket halinde olan toplumlarda her zaman mümkündür.

“Kürtçü” mikro milliyetçiliğin temel tarih kaynak olarak kabul ettikleri Şerefname'de belirtildiğine göre, Oğuz Han, Hz. Peygamber'e gönderdiği elçinin Kürt asıllı olduğu iddiasıdır. Şerefname’deki bu varsayım her ne kadar “efsane” olarak kabul edilse de verilmek istenen mesaj Türk-Kürt kaynaşmasının ne kadar önemli olduğunu gösteren bir işarettir.

Her ne kadar bugün, emperyalist doyumsuzluğun esiri olmuş etnik milliyetçilerin iddia ettikleri gibi Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu “otantik yurt” onun da “işgal” edildiği iddiaları gündemde tutulmaya çalışılsa da, taraftar bulma şansı azdır. Mikro milliyetçilik halk ve özellikle şartlandırılmış ve yönlendirilmiş “genç” nüfusa cazip gelse de, devamını getirmek kolay değildir. Bunun esası ve astarı olmayıp, masa başında uydurulmuş, kurgulanmış bir varsayımdır.

Mikro milliyetçilikten medet umanlar ve emperyalizmin maşası olmayı kendine meslek edinen teorisyenler tarafından uydurulmuş kuramsal kurgudur. Doğrusunu ve gerçeği öğrenmek için gayret sarf edilmediği için ve gerçekleri öğrenmek zahmetli iş olduğu için, devlet eliyle de eğitim programlarında yer verilmediği için, sosyal hayatta insanlarımıza bu gerçekler anlatılmadığı için maalesef bu durum ortaya çıkmakta, mikro milliyetçiliği besleyen bir efsane olarak itibar görebilmektedir. Bizlerin görevi, doğru olanı, gerçek olanı bulup ortaya koymak ve insanımıza anlatmaktır. Sonradan oluşabilecek zararlar ve tahripler nedeniyle “pişmanlık” bir anlam taşımaz.

Son günlerde, Türkiye üzerine uygulanmak amacıyla, uluslar arası güç aktörleri tarafından hazırlandığı izlenimini veren plan ve projeler siyasi irade eliyle piyasaya sürülmektedir. Batılı emperyaller tarafından Birinci Dünya savaşı sonunda, Anadolu’da Türk milleti yok edilmek üzere iken, özünden çıkan kahramanlar bu “yok etme” plânına İstiklâl savaşıyla “hayır” dedikleri için ve Batılı emperyallere kafa tutulduğu için o yenilgiyi hazmedemediler. Mustafa Kemal’in kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devletini bir türlü içlerine sindiremediler. Bütün dertleri budur. Şimdilerde siyasi irade tarafından ortaya atılıp kendini de çıkmaza soktuğu “açılım”, saçılım”, “kaçınım” komedisinin de bu “hazımsızlığın” sonucu oluşan oyun olduğunu hatırlatmakta yarar vardır.

**
Burada sorgulanacak diğer bir husus da Türk-Kürt birlikteliği, Anadolu’da bu kültürlerin “İslamlaşma” şemsiyesi altında birleşmesi sonucu Kürtlerin aleyhine olmuş mudur? Örneğin Anadolu’da Selçuklu ve Osmanlı hâkimiyeti Kürtleri "geri bıraktırmış" mıdır?

Şayet Anadolu’da bu Türk devletleri egemenliği olmasaydı bugün mikro milliyetçiliği iddia eden ayrılıkçı “Kürtçü” kafalar neyin ve kimin emrinde olurlardı?

İşte sorgulanacak önemli sorulardan biri budur. Gerisi laftır...


Prof. Dr. Ramazan Demir

5 Eylül 2009
Odatv.com

Kaynakça:

1- C. L. Brownson, Xenephon, Anabasis, Harvard 2001.

2- Urfalı Mateos Vekayinamesi, TTK 1987.

3- Claude Cahen, Osmanlılardan Önce Anadolu, Tarih Vakfı 2000.

5- Rene Grosset, Ermenilerin Tarihi, Aras 2005

6- Steven Ruinciman, Haçlı Seferleri Tarihi, cilt 1, TTK 1986.

7- Osman Turan, Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi, Ötüken 2004.

8- Işın Demirkent, Urfa Haçlı Kontluğu Tarihi, iki cilt, TTK 1990.

9- Ramazan Demir, Ermeni İsyanı ve Harput Ermenileri, Palme Yayınevi, Ankara, 2009.

 

Page 49 of 50

Son Yazılar

Showers

13°C

Istanbul