Kürt Sorunu

Kürt ve Alevi açılımlarının gerisinde ne yatıyor?

AKP iktidarı rejimi dönüştürme stratejisinde çok önemli iki taktik adımı atmaya hazırlanıyor. Üstelik stratejik derinliği olan taktik adımlar bunlar. Bilindiği gibi bu adımlardan birini “Alevi açılımı” diğerini de “Kürt açılımı” oluşturuyor.

Devrimci kuşku, uyanıklık ve eleştirel aklı askıya alan kimi sol çevre ve aydınların da desteğini alan “Kürt açılımı” nın üzerinde ayrıca durulması gerekiyor. (Daha önce yazdığım “Kürt sorununun çözümünde tarihsel fırsat ne anlama geliyor?” başlıklı makalemde bu konu üzerinde ayrıntılı şekilde durmuştum.) Ben burada hem “Alevi açılımı” denilen girişime hem de “Kürt açılımı” diye kodlanan politik hamleye biraz farklı bir açıdan bakmayı deneyeceğim. Eğer serinkanlı, dürüst ve ön yargılardan arınmış bir tartışma yapılabilirse, tartışmak istediğim bir bakış açısı olacak bu…

AKP iktidarı ve onunla ittifak içindeki Fethullah Gülen örgütlenmesi, devleti ele geçirme ve rejimi dönüştürme hamlesinde büyük bir mesafeyi kat etmiş görünüyor. Bazı liberallerin sandıklarının ve bize her gün vaaz ettiklerinin aksine, AKP’nin bırakın iktidar olmayı, devleti ele geçirme projesini neredeyse tamamlamış durumda. Siyasal şiddet de kullanarak cumhuriyetçi-laik muhalefeti büyük ölçüde tasfiye eden (yenilgiye uğratan) AKP-Cemaat koalisyonu, gelinen aşamada artık toplumu ele geçirmek, daha doğrusu kontrollü bir çözülmeyi ve etkisizleştirmeyi gerçekleştirmek istiyor.

Her an paniğe kapılma haline de dönüşebilecek bir geç kalma duygusuyla hızlı hareket ettikleri ve bu acelecilik içinde bir dizi hata da yaptıkları gözleniyor. Ancak, 7 yıllık AKP iktidarının icraatlarına biraz yukarıdan ve bir bütünlük içinde bakıldığında üzerinde çalışılmış, programlı ve planlı bir projeyi yürüttükleri de açık bir gerçek olarak önümüzde duruyor.

Rejimin İslami gericilik temellerinde dönüştürülmesi, kuşku yok ki modern Türkiye tarihindeki en büyük kırılmayı oluşturacaktır. Bu projenin hayata geçirilmesi cumhuriyetin başlangıç ilkelerinde bir kırılma yaratmadan ve kuruluş paradigmasında bir çözülme gerçekleştirmeden mümkün değildir.

Bu hedefe varılması için yapılması gereken ilk iş, tarihsel ve kültürel olarak bir yanıyla muhalif olan (Kürtler) diğer yanıyla cumhuriyet projesine bağlı olan (Aleviler) iki toplum kesiminin yeni gericiliğe bağlanmasını ya da en azından tarafsızlaştırılarak etkisizleştirilmesini gerektiriyor.

İşte gerek “Alevi açılımı” gerekse eş zamanlı olarak geliştirilen “Kürt açılımı” bir de bu perspektifle ele alınmalıdır.

Önce “Kürt açılımı” ndan başlayalım; AKP-Cemaat koalisyonu, Kürt siyasal hareketine karşı son dönemde yürüttüğü polis operasyonlarıyla DTP’yi PKK’dan arındırmaya, iktidar sözcülerinin deyimleriyle ifade edersek eğe, “DTP’yi PKK’dan kurtararak” bu partiyi terbiye etmeye çalıştılar. Böylece DTP ve legal Kürt hareketinin Türkiye’nin ilerici birikimiyle bağlarını koparmaya, sol’dan uzaklaştırmaya ve böylece Kürt sorununun gerici bir zeminde çözümü için ortam hazırlamayı hedeflediler. Bu girişimin, İslam’ı birleştirici bağ olarak öne çıkaran, Barzanici ve Amerikancı bir çözüm olduğuna kuşku yok. Türk ve Kürt gericiliğini buluşturanbir “açılım” ile karşı karşıya olduğumuzu söylemek sanırım abartılı bir değerlendirme olmayacaktır. Başbakan Erdoğan’ın kimilerini çok duygulandıran sözlerinde de bunu okumak mümkün. Ne demişti Erdoğan; “Çocuğu çatışmalarda ölen Hakkârili bir anne ile Yozgatlı bir anne aynı duayı okuyor.” Evet… Bizi birleştiren zemin aynı duayı okumak oluyor!

Elbette bir yanıyla böyledir ama, aynı duayı okumak hiç bu kadar öne çıkmamış ve bu ülkede Kürt sorununun İslamiyet zemininde gerici bir çözümü için hiç bu kadar etkili bir girişim başlatılmamıştı. Bölge gericiliğine, Ortadoğu’da kurulmaya çalışılan yeni düzene bağlanacak bir çözüm olacaktır bu. Dolayısıyla, sol bir kaynağa ve geleneğe sahip, modernist, aydınlanmacı ve laik Kürt hareketi ve çevreleri tasfiye edilmeden, en azından devre dışı bırakılıp etkisizleştirilmeden bu projenin başarıya ulaşması çok zordur. Nitekim DTP yöneticilerinden milletvekili Emine Ayna’da bu durumu görerek, bir konuşmasında “Asıl muhatapların, PKK ve Öcalan’ın DTP üzerinden tasfiye edilmek istendiğine” işaret etti. (Hürriyet, 13.8.2009)

Durum budur ve böylece, kurulu düzende çözülmeye yol açacak kontrolsüz bir “demokratikleşme” dalgasının da önü kesilmek istenmektedir. Daha da önemlisi, Cumhuriyetin ilerici kazanımlarına (ne kadarsa) sahip çıkma potansiyeline sahip büyük bir toplum kesimi, cumhuriyetin kurucu unsurlarından biri (Kürtler) hem etkisizleştirilecek hem de rejimin gerici dönüşümünün önünde bir engel olmaktan çıkarılacaktır.

“Alevi açılımı” diye kodlanan girişimin amacı da aşağı yukarı aynıdır. Üçüncü Ergenekon iddianamesinde bazı Alevi önderlerine bu örgüt tarafından suikast yapılacağının belirtilmesi, Sivas (Madımak) katliamının akıllara durgunluk verecek bir senaryoyla Ergenekon örgütüne bağlanması büyük ve alçakça tasarlanmış bir tertiptir. Böylece Cumhuriyet’in ilerici birikiminin en önemli boyutunu oluşturan laikliğin kararlı bir savunucusu olan ve ülkenin gericiliğe teslim edilmesinin önündeki en büyük engellerden birini oluşturan Alevilerin pasifize edilerek cumhuriyet projesinden koparılması amaçlanmaktadır.

Bilindiği gibi, Savcı Zekeriya Öz, ilk iddianamede Ergenekon örgütünün 1999-2000 yılında kurulduğunu belirtiyor. Oysa Sivas katliamı ise 1993’te şeriatçı bir güruh tarafından gerçekleştirilmişti. Öyle anlaşılıyor ki, Ergenekon soruşturması üzerinden Türkiye gericiliğinin ve gerçek Kontrgerilla’nın da sicili temizlenmeye çalışılıyor.

Değinmeden geçemeyeceğim; Ergenekon savcıları Sivas katliamının DHKP-C ve PKK tarafından yapıldığını, masum dindar kitlelerin ise galeyana geldiğini yazıyor. Hatırlanacağı gibi, Gazi Mahallesi katliamı da yine bir başka sosyalist örgüte, MLKP’ye yüklenmeye çalışıldı bu iddianamelerde. Şimdi çok merak ediyorum, bu iddianamelerde yazılan birçok şeye inanan liberal arkadaşlarımız acaba bu teze de inanıyorlar mı?

Alevi-Bektaşi Federasyonu Başkanı Ali Balkız’ın Emniyet’e çağırılarak kendisine Ergenekoncular tarafından suikast yapılacağının belirtilmesi, önüne bazı krokilerin konularak ve kimi istihbarat bilgilerinden söz edilerek ikna edilmesi bu bakımdan önemlidir. Emniyet’te her türden belgenin imal edildiğini biliyoruz. İnternetten indirilen krokilerin, meraklı bir ilköğretim öğrencisi tarafından bile hazırlanabileceği açık. Ancak, burada acelecilik, acemilik ve insanın zekâsıyla alay etmek anlamına gelen komplo girişimleri önem taşımıyor.

Önemli olan şey, dava açmak, rejimin dönüştürülmesi projesi önünde engel oluşturabilecek kişi ve çevreleri bir şekilde Ergenekon iddianamesine geçirmektir. Davanın sonuçlanması ve sanıkların büyük kesiminin yıllar sonra aklanması önemli değildir. Çünkü bu davanın kendisi, yandaş ve yanaşma medya ile işbirliği içinde bizatihi bir mahkûmiyet durumu olarak sunulmakta ve toplumda böyle bir yargı oluşturulmak istenmektedir.

Burada önemli olan şey ise, Alevilerin Ergenekon üzerinden (pozitif veya negatif bir anlam yüklemeden durum tespiti olarak belirtiyorum) cumhuriyet projesinden koparılması ve böylece kurulmak istenen gerici düzenin (yeni hakikat rejiminin) önündeki en büyük engellerden birinin ortadan kaldırılmasıdır. Ve öyle anlaşılıyor ki, bazı Alevi kesimleri bu oyuna gelmektedir.

Kabul etmek gerekiyor ki, üzerinde iyi çalışılmış, taktik aşamaları iyi belirlenmiş bir stratejiyle karşı karşıyayız. Bu gerici dalganın önünü kesebilecek tek şey, yine bütünlüklü, üzerinde iyi çalışılmış insanlığın bütün ilerici birikimini içeren bir devrimci projedir. AKP’nin düzen içi ve salt cumhuriyetçi eleştirisinin artık tükendiği, cumhuriyetçi-laik muhalefetin yenilgiye uğradığı bu tarihsel dönemeçte tek çıkış sol’u büyütmek ve alternatif bir siyasal ve toplumsal güç haline getirmektir.

14.09.2009

Merdan Yanardağ

http://haber.sol.org.tr/

 

Anadolu'da Türk-Kürt Kaynaşması Nasıl Oldu ?

 

Toplumların gelecekleri, geçmişleriyle doğrudan bağlantılı olduğunu inkâr eden hiç bir düşünür ve yazar çıkmadı bugüne kadar. Dolayısıyla her toplum kendi geçmişiyle ilgili her konuyu kabullenmek ve tartışmak durumundadır. Zira geleceği de yine ona dayanır. İnkâr edilmesi mümkün olmayan köklerine bağlılık esastır. Toplumu var eden değerler bütünü içinde kendine bir kimlik edinir ve bu kimliğe dayalı olarak değişir, gelişir ve uygarlaşır.

Bunu nasıl yapar?

Toplumun gelişmiş şekli olan “millet” olma esprisinin dayandığı temel ilkeler-ölçütler, kültür tarihlerinde ve toplumların milletleşme serüveninde yerini almıştır; bunları burada zikretmek konumuzun dışında ve özel ihtisas gerektiren bir durumdur.

Peki, âlâ, biz geçmişimizi nasıl bilebiliriz?

Bunun en doğru yolu tarih bilimidir.

Anadolu’da var olmuş ve süreç içinde kaybolmuş birçok kültürü temsil eden topluluklar ve bunlar arasında “milletleşme” aşamasını geçenler hakkında tarih bize bilgi vermektedir.

Anadolu tarihinde biz Türklerin rolü nedir ve ne kadardır?

Sorusuna farklı yeni boyutlar getirilebilir. Ondan önce yakın tarihte Anadolu’da yaşamış ve halen yaşamakta olan farklı toplumların kaynaştığını hatırlamak gerekir. Bu bağlamda Anadolu’da var olmuş kültürlerin en son temsilcileri Türkler, Kürtler, Ermeniler ve Rumlardır. Tabii ki bunların dışında kalan küçük toplulukların da temsil edildiği kültürler olmuştur ve yaşanmıştır.

Peki, bunları nasıl bilebileceğiz?


Tarih ve onun çeşitli alt kolları sayesinde bileceğiz ve öğreneceğiz. Cumhuriyet tarihine bakıldığında “resmi” anlamda tarihin yazıldığı dönem 1930'lardır. Ondan önceki dönemlere ait tarihi bilgilerin çoğunu yine Batılı araştırmacılardan öğreniyoruz.

Osmanlı döneminde tarih konusunda en ciddi çalışma Mithat Paşa tarafından yapılmış olup en güvenilir yerli tarih O’nun tarafından yazılan tarihtir.

Bilinen ve bugün belgelerle kanıtlanmış bilgilerimize göre Anadolu’da “ön Türkler” olarak adlandırılan kavimlerle birlikte diğer bazı insan toplulukları yaşıyordu ve Türkler hemen her alanda öncü toplumdu. Örneğin Antik Grek medeniyetinin "Krak" Türkleri tarafından kurulmuş olması, eski Mısır ve Mezopotamya medeniyetlerinin de "Türk ırkı"nın eseri olduğuna dair belgeli iddialar vardır. Diğer yandan Hun, Moğol ve Kıpçak tarihleri de "Türk" diye ifade edilmiştir. Bunların bir kısmına “Türk” sıfatı verilerek “üstün değer” kazandırma gayretleri de gösterilmiş olabilir.

Sonra, yani İsa ile birlikte Anadolu’da büyük devrimler olmuş, din adına... Çoğunluk Yahudilik dininden olanların dışında ateşe tapanlar, putperestler, şamanlar ve çok tanrılı inançlar vardı Anadolu’da...

İS 7. ve 8. yy gelindiğinde Anadolu’da var olan bu topluluklar yeni kimliklerle kendini göstermiş, böylece "ümmet dönemi" diye bir dönem başlamıştır. Bunun en ileri aşaması Selçuklu ve bilhassa Osmanlı döneminde kendini göstermiştir. Bu alanlarda çalışan tarihçiler tarafından bu tarihi konular marjinalleştirilmiştir.

Cumhuriyet döneminde yazılan tarihler hep “resmi tarih” töhmeti altında bırakılmak istenmiştir. Bu ithamlardan arınma/arındırma işlemleri 1939'da yapılmaya başlandı. Bununla birlikte yapılan ithamların yaklaşımı, “işin özü değişmediği” gerekçesiyle devam etti.

Bu ithamı yapanlar, genel anlamda, konuya farklı bakmak isteyen ve “ulus devlet” felsefesine karşı çıkanlardır. Anadolu’nun tarih boyunca birçok kültür ve halka “yurtluk” yapmasının temelinde var olan özellik, Anadolu ruhunun çok kültürlülük ve çok inançlılık esasına dayanmış olmasıdır, bu ruhun kaynağında bu özellik vardır.

Bu bağlamda Anadolu ruhu, bugünkü "millet" varlığımızı borçlu olduğumuz çok kültürlülük ve çok inançlılık kaynaşmasından ortaya çıkan bir süzmedir. Anadolu'nun yerli kültürlerini, inançlarını de özümseyen bir Selçuklu ve Osmanlı olmasaydı bugün Anadolu’da “Türk” egemenliği olmazdı. Diğer bir ifade ile bugün Türk milleti olmanın özü, borçlu olduğumuz kaynak, Selçuklu ve Osmanlı tarihlerinin evriminin eseridir.

Anadolu ruhunu özünde benimseyen insanlara bir "aidiyet" ve "vatandaşlık" duygusu vermek söz konusu olduğunda, işte içinde yer aldıkları bu tarihi süreç esas alınmalıdır. Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyetle devam eden tarihi süreç Anadolu insanına bir “öz” olma üstünlüğünü sağlamıştır. Bunu yıpratmak, ayrıştırmak, yok etmek hiçbir şekilde mümkün olmayacaktır.

Bu bağlamda “Türk”, “Kürt” ayırımı maya tutmuyor tutmamalıdır da... Dolayısıyla Anadolu ruhu hiçbir zaman ırk merkezli bir "etnisite" önermemiş ve benimsememiştir. Bugün olan ve gelecekte olması gereken değer ve aidiyet, "Türkiye" vatandaşı kimliği odaklı bir tarih ile yaşamak ve bununla övünmektir.

Bunun için Anadolu’daki son yapılanma olan “Türkiye Cumhuriyeti” tarihini yazmak isteyenler ve yazacak olanlar iki temel konuya önem vermek zorundadırlar:

1-Anadoluluk ruhunu benimseyen Türklerle Kürtlerin aynı coğrafyada buluşması ve kaynaşması.

2-Ön Türkler dönemini dâhil etmeden yaşanan bin yıllık birliktelik, yaşama ortaklığı ve değerler bütününde birleşmişlik.

Bu iki ana ilke Türkiye Cumhuriyeti Devletinin oluşmasına temel olmuştur. Bu değerler dikkate alınmadan Türk milleti ve onun kurduğu cumhuriyet hakkında herhangi bir tasarrufta bulunma hakkı kimsede olamaz. Bu hak ne siyasi iradede, ne de bir başkasında... Kurucu felsefe kararı, milletin kendi iradesi ve verdiği can-döktüğü kan ile olmuştur. Milletin iradesi dışı zorlamalar ve ithal planlar sonuç vermez.

Anadolu’da Türk-Kürt buluşması ne zaman oldu?

Mikro milliyetçilik (Kürtçü ayrılıkçılığın)  adına konuşan ve milletin değerler bütününü tahrip etmeye çalışanların bir ana hedefi vardır, ırki anlamda "etnisist" düşünceyi geliştirmek ve yaygınlaştırmak...

Bu mikro milliyetçilik batağında yalpa yapanlar kendi ideolojilerine göre tarih yazmaya çalışırlar. Diğer bir ifade ile mikro milliyetçiliğin (Kürtçü ayrılıkçılığın) bir versiyonu olan iddialar, Anadolu ruh birliğini değil de, ırki aidiyet kriterlerini esas alırlar.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde olup biten olayın temeli, ırki aidiyetin bir versiyonunu olup, Güneydoğu Anadolu’da yerleştirmeye ve yürütmeye çalışma istemine dayanmaktadır.

Anadolu'nun otantik Kürt yurdu olduğunu iddia ederek, bu toprakların esas sahiplerinin “Kürtler” olduğunu ileri sürmektedirler. O ırki esaslı mikro milliyetçilere (Kürtçü ayrılıkçılar)  göre Türkler Anadolu’ya 1071'den itibaren geldiler ve başta Güney-ve Doğu Anadolu olmak üzere Anadolu’yu “işgal” ettiler. Ayrılıkçı ırki mikro milliyetçiliği savunan bu “köşe kapıcısı” yazarlar; tarihi olayları ve süreci Anadolu’da farklı toplulukların "buluşması" gözüyle değil, "çatışması" gözüyle baktıklarını gizleyememektedirler.

Eğer Anadolu’da sadece Kürtler veya sadece Türkler varlıklarını korumuş olsalardı, Anadolu’daki özümleme olan çok kültürlülük ve çok inançlılık atmosferi olmazdı. Dolayısıyla Selçukluluk, Osmanlılık ve nihayet Cumhuriyetçilik kültürü oluşmazdı. Kaldı ki antik Kürtlerin orijinal yurdu, Anadolu’nun yaygın belli bölgelerini kapsayan bir özellik yerine, Van Gölü'nün aşağılarında ve Batı İran'da dağlık bölgesi olan “Carduchi” coğrafyasını da içine alan sınırlı bir topografyayı kapsamaktadır. Bunun belgeleri tarihi kaynaklarda mevcuttur. Örneğin Brownson bunun haritasını dahi yayımlamıştır. Ayrıca Sultan Sencer tarafından kurulan "Kürdistan" eyaleti de aynı coğrafyanın bugünkü “Hemedan” yöresinde olduğu yine tarihi kaynaklar bildirmektedir.

Anadolu’nun kültürlerin geçidi -köprüsü- olması ve zengin genetik havuzu oluşturması nedeniyle bu toprakların gerçekte kime ait olduğu tartışması, hep olmaya devam edeceğe benziyor.

Eğer “Kürtçü” mikro milliyetçilerin dediği doğru olsaydı, 1071’li yıllarda Doğu Anadolu toprakları Roma ve Bizans egemenliğinde olmazdı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Ermeni, Süryani, Rum ve Diyarbakır yöresinde de Hıristiyan Arap kabileleri yaşamazdı.

Peki, eğer “Kürtçü” mikro milliyetçilerin dediği doğru olsaydı Anadolu’da “Kürtçe” yazılmış eser, anıt, kitabe, mimari eser oludu. Bu bölgede “Kürtçe” tek sanat eseri, mimari eser, anıt, kitabe yoktur. Ne kütüphanelerde, ne de arkeolojik kazılarda...

Bu iddialar “piyon” olma gayretlerinin bir sonucu olarak yaratılmak istenen zoraki pozisyonlardır. O zaman bu tarihi gerçeklerin anlamı ne olur?

7. ve 8.yy. itibaren Abbasi Halife ordularının Anadolu’ya doğru yaptıkları akınların sonunda yapılan fetihlerle birlikte Güneydoğu Anadolu’ya Müslüman Araplar ve Müslümanlığı kabul eden Kürt aşiretleri geldiler. Onların ardından ise Türkmen aşiretleri Doğu Anadolu’ya geldiler.

Anadolu’da var olan topluluklarla birlikte yaşayan “Ön Türkler”, hem kültür hem de inanç bağlamında farklıydılar. Anadolu, İslamlaşmasından önce çok farklı bir demografik yapıya sahipti.

Türklerin Anadolu’ya gelişi ve girişi büyük bir savaşın yaşanması nedeniyle 1071 olarak kayıtlara geçmiştir. Aslında bu büyük savaş, Bizans ile Türk-İslam kaynaşmasının mücadelesidir. Bunun en büyük kanıtı ise Malazgirt'te Alparslan'ın ordusunda 10 bin gönüllü Kürt’ün bulunmasıdır. Bunun anlamı şudur; Bizans'a karşı Türk-Kürt halkının “İslam” şemsiyesi altında kaynaşmasının bir ifadesidir. Diğer bir deyişle, Malazgirt'te Alparslan'ın önderliğinde kazanılan savaş, aslında, bu vesile ile Türk-Kürt buluşmasının bir simgesidir.

11–12. yüzyılda, Güneydoğu Anadolu’nun merkezi sayılan Urfa ve çevresinde Hıristiyan toplulukların egemen olması, bu bölgede “Haçlı Kontluğu” nün kurulması son derece çarpıcı bir durumdur. Bu durum aynı zamanda bölgede yaşayan nüfusu Kürt-Müslüman olmasından çok Hıristiyan unsurlardan meydana geldiğini göstermektedir.

Anadolu’nun İslamlaşma hareketleriyle yapılan fetihlerin başında Selçuklu-Türkmen fetihleri gelmektedir. Nitekim bu fetihlerden sonra Doğu Anadolu'ya "Turcomania" denmesinin nedeni de budur. Tarihi kaynaklar ve sosyolojik kayıtlar, Kürtler ile Türkler bir arada ve daha çok Fırat'ın doğusuna yayılmış olmaları ayrı bir değerlendirmedir.

Göçler ve Demografik Değişimler...

Türkler Anadolu’ya geldikten sonra sınırlı alanlarda kalmadılar; sürekli Batıya doğru ilerlediler; hedefleri “tuzlu derya” idi. Nitekim kuzeyden Karadeniz’e ulaşıp Hun imparatorluğunu kurarlarken güneyde ilerleyip Akdeniz ve oradan da Egeye ulaşmışlardır. İlginç olan, bu göç ve demografik hareketler, bölgelerde çok farklı yeni durumları da birlikte ortaya çıkarmış olmasıdır. Osmanlı hariç, hiçbir Türk topluluğu tuzlu deryayı aşarak Avrupa’ya ya da Afrika’ya ulaşmamıştır.

Ana yurt olarak Anadolu seçilmiş ve öyle korunmuştur

Doğu Anadolu’dan giriş yapan Türklerin büyük bir kısmı Ege'ye doğru yürürken bir kısmı da yerlerinde kalmışlar. Örneğin Selçuklunun ilk başkenti olan Ahlat’ta Türk kültürünün bugüne kadar “abideler” halinde kalması dikkat çekicidir. Bunun canlı örneği, bugün Van’ın Ahlat’ta kazasında bulunan ve Anadolu’daki ilk Müslüman Mezarlığı olarak kabul edilmesi gereken şaheser niteliğindeki anıt mezarlardır. Mezar taşlarındaki sanatsal incelik, çağının en üst sınırlarına ulaşmış, halen Elazığ yöresinde iğne oyasıyla yapılan danteller kadar incelik ve marifet isteyen taş danteller bu mezar taşlarını süslemektedir. Bu anıt mezar taşları incelendiğinde, tüm doğanın acımasızlığına ve devletin ihmaline rağmen, korunmuş olmaları Selçuklu Türklerinde sanatsal değerin düzeyini göstermektedir. Ahlat’taki bu Anadolu’daki ilk Türk-Müslüman Mezarlığı, bir anlamda aklın sınırlarını zorlayan bu anıt mezar taşlarındaki sanatsal canlılık ve zarafet, anlam derinliği, İspanya-Granada’da Endülüs Emevileri tarafından kurulan ve bugün hâlâ ziyaret merkezi olan “Elhamra” sarayındaki taş işlemeciliğine eşdeğer kültürel ve sanatsal bir belge olarak korunmaktadır. Bu mezarlık bile Doğu Anadolu’nun ne kadar Türk-Müslüman olduğunu gösterir. Ne acıdır ki bunu bilen ve değerlendiren yeterince ne yetkililer ne de aydın geçinenler olmuştur.

Diğer yandan Eyyübiler döneminde İran’dan, Kuzey Irak’tan Anadolu’ya, özellikle Fırat'ın doğusuna Kürt aşiretlerinin göçünün hızlandığı biliniyor.

Buna ek olarak 15. yy da başlayıp sonra doruğa çıkan ve bir anlamda Sünni Türkmen ile Şii Türkmen’in birbirine kırdırıldığı Osmanlı-Safevi çatışmasında, Anadolu'ya İran'dan Sünni Kürt göçü, Anadolu'dan da İran'a Alevi Türkmen göçü oldu. Bu olay, bölgedeki nüfus hareketlerini inanılmaz derecede etkileyerek sosyolojik demografiyi değiştirdi.

“Kürtleşen” Türkmenler...

Bu demografik değişim sonucu Doğu Anadolu’da asimilasyonlar oldu. Doğu Anadolu’ya göç eden Türkmen boylarının büyük bir kısmı yerleştikleri yayla ve ovalarda “Kürtleştiler”. Bunun en tipik örneklerine bugün bile şahit olmak mümkündür. Örneğin, Urfa yöresinde, Ceylanpınar ve Siverek bölgesine yerleşip de “Kürtleşen” Karakeçili aşiretinin mensupları, Diyarbakır Karacadağ bölgesine yerleşip yine “Kürtleşen” Türkmen boyları gibi yüzlerce örnekler verilebilir.

Dolayısıyla Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgelerindeki Kürt nüfusu, mikro milliyetçilerin iddia ettiği gibi, antik “Huriler” ve “Mitanniler” in devamı değil, Anadolu’nun İslamlaşması sürecinde Selçuklu ve Osmanlı egemenliğinin bir sonucu oluşmuş demografik nüfus değişimleri sonucudur.

Yüzyıllar süren bu nüfus hareketleri sonucu Türkleşen Kürtlerle, Kürtleşen Türkmenlerin oluşturduğu demografik nüfus hareketliliği sonucu bir karışım oluşmuştur Anadolu’da. Günümüzde de benzer örnekler vardır; örneğin İzmir’de, İstanbul’da artan “Kürt” kökenli vatandaşların zaman içinde bu kentlerin nüfuslarının profilini değiştirmeyeceklerini kimse garanti edemez. Bunlar hareket halinde olan toplumlarda her zaman mümkündür.

“Kürtçü” mikro milliyetçiliğin temel tarih kaynak olarak kabul ettikleri Şerefname'de belirtildiğine göre, Oğuz Han, Hz. Peygamber'e gönderdiği elçinin Kürt asıllı olduğu iddiasıdır. Şerefname’deki bu varsayım her ne kadar “efsane” olarak kabul edilse de verilmek istenen mesaj Türk-Kürt kaynaşmasının ne kadar önemli olduğunu gösteren bir işarettir.

Her ne kadar bugün, emperyalist doyumsuzluğun esiri olmuş etnik milliyetçilerin iddia ettikleri gibi Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu “otantik yurt” onun da “işgal” edildiği iddiaları gündemde tutulmaya çalışılsa da, taraftar bulma şansı azdır. Mikro milliyetçilik halk ve özellikle şartlandırılmış ve yönlendirilmiş “genç” nüfusa cazip gelse de, devamını getirmek kolay değildir. Bunun esası ve astarı olmayıp, masa başında uydurulmuş, kurgulanmış bir varsayımdır.

Mikro milliyetçilikten medet umanlar ve emperyalizmin maşası olmayı kendine meslek edinen teorisyenler tarafından uydurulmuş kuramsal kurgudur. Doğrusunu ve gerçeği öğrenmek için gayret sarf edilmediği için ve gerçekleri öğrenmek zahmetli iş olduğu için, devlet eliyle de eğitim programlarında yer verilmediği için, sosyal hayatta insanlarımıza bu gerçekler anlatılmadığı için maalesef bu durum ortaya çıkmakta, mikro milliyetçiliği besleyen bir efsane olarak itibar görebilmektedir. Bizlerin görevi, doğru olanı, gerçek olanı bulup ortaya koymak ve insanımıza anlatmaktır. Sonradan oluşabilecek zararlar ve tahripler nedeniyle “pişmanlık” bir anlam taşımaz.

Son günlerde, Türkiye üzerine uygulanmak amacıyla, uluslar arası güç aktörleri tarafından hazırlandığı izlenimini veren plan ve projeler siyasi irade eliyle piyasaya sürülmektedir. Batılı emperyaller tarafından Birinci Dünya savaşı sonunda, Anadolu’da Türk milleti yok edilmek üzere iken, özünden çıkan kahramanlar bu “yok etme” plânına İstiklâl savaşıyla “hayır” dedikleri için ve Batılı emperyallere kafa tutulduğu için o yenilgiyi hazmedemediler. Mustafa Kemal’in kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devletini bir türlü içlerine sindiremediler. Bütün dertleri budur. Şimdilerde siyasi irade tarafından ortaya atılıp kendini de çıkmaza soktuğu “açılım”, saçılım”, “kaçınım” komedisinin de bu “hazımsızlığın” sonucu oluşan oyun olduğunu hatırlatmakta yarar vardır.

**
Burada sorgulanacak diğer bir husus da Türk-Kürt birlikteliği, Anadolu’da bu kültürlerin “İslamlaşma” şemsiyesi altında birleşmesi sonucu Kürtlerin aleyhine olmuş mudur? Örneğin Anadolu’da Selçuklu ve Osmanlı hâkimiyeti Kürtleri "geri bıraktırmış" mıdır?

Şayet Anadolu’da bu Türk devletleri egemenliği olmasaydı bugün mikro milliyetçiliği iddia eden ayrılıkçı “Kürtçü” kafalar neyin ve kimin emrinde olurlardı?

İşte sorgulanacak önemli sorulardan biri budur. Gerisi laftır...


Prof. Dr. Ramazan Demir

5 Eylül 2009
Odatv.com

Kaynakça:

1- C. L. Brownson, Xenephon, Anabasis, Harvard 2001.

2- Urfalı Mateos Vekayinamesi, TTK 1987.

3- Claude Cahen, Osmanlılardan Önce Anadolu, Tarih Vakfı 2000.

5- Rene Grosset, Ermenilerin Tarihi, Aras 2005

6- Steven Ruinciman, Haçlı Seferleri Tarihi, cilt 1, TTK 1986.

7- Osman Turan, Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi, Ötüken 2004.

8- Işın Demirkent, Urfa Haçlı Kontluğu Tarihi, iki cilt, TTK 1990.

9- Ramazan Demir, Ermeni İsyanı ve Harput Ermenileri, Palme Yayınevi, Ankara, 2009.

 

TBMM Kürtlere 'Özerklik' Vermiş miydi ?

Türkiye, uzun süredir, Kürt sorununun çözülüp çözülemeyeceğini tartışıyor. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün, 'Kürt sorununun çözümü için tarihi fırsat var' açıklaması, bu konudaki beklentileri arttırmıştı. Abdullah Öcalan da, İmralı'dan avukatları aracılığıyla ilettiği mesajlarında, Ağustos ayı içerisinde 'son bir çözüm önerisi' sunacağını duyurunca, herkes Kürt sorununa odaklandı. DTP başta olmak üzere çeşitli kesimler, Kürt sorununun çözümüne dair tartışmala ve beklentilerin böylesine yoğunlaştığı bir dönemde, PKK yöneticilerinden halihazırda uygulamakta oldukları ve daha önce ilân edilen 15 Temmuz 2009 tarihinde süresi dolacak olan 'tek taraflı ateşkesin' süresini uzatmalarını talep ediyordu. Nihayet, PKK, 'tek taraflı ateşkesin' süresini 1 Eylül 2009'a kadar uzattığını duyurdu.

Kürt sorununun bu denli ateşli olarak tartışıldığı bu süreç, hızından pek bir şey kaybetmemiş görünüyor. Vatan'dan Ruşen Çakır, 15 ve 17 Temmuz tarihli iki yazısında, AKP'nin Kürt sorununa dair yaklaşımını ve bu sorunun çözümüne dair AKP'ye yakın Yalçın Akdoğan'ın çıkardığı 'reddedilecek talepler' listesini ele aldı. Ertuğrul Özkök'ün 'İmralı'da hareket var' başlıklı yazısı ise genel yayın yönetmenliğini yaptığı Hürriyet'in dünkü manşeti oluyordu, yine Abdullah Öcalan'ın Ağustos'ta açıklayacağı düşünülen 'çözüm önerisine' dair umut yüklü bir yazıdır. Büyük matbuat, Kürt sorununa olan ilgisini, dünkü internet sayfalarında da sürdürdü. Bu kez, Abdullah Öcalan'a ait Cuma günü yayımlanan avukat görüşmesinden notlar manşet haber oluyordu. Öcalan'ın son görüşme notlarının manşet olması, büyük matbuatın şu sıralar Kürt sorununa duyduğu olağan dışı ilginin yanı sıra, Öcalan'ın söylediklerinde ilginç noktaların olmasından da kaynaklanıyor.

Öcalan, avukat görüşmesinin bir yerinde, Misak-ı Millî'nin 'Kürt-Türk birlikteliğini ifade ettiğini' söyledikten sonra konuşmasını şöyle sürdürüyor: '10 Şubat 1922 tarihinde Meclis'in gizli oturumlu 18 maddelik bir kararı var. Bu karar 64 red oyuna karşılık 373 kabul oyuyla kabul edilmiş bir yasadır. Dikkat edilirse 64'e 373! Bu, Meclis arşivlerinde mevcuttur, devlet yetkilileri bunu biliyorlar. Bu kararla Kürdistan'a başta özerklik olmak üzere birçok hak tanınmış.' (Bkz.: Abdullah Öcalan'ın 15 Temmuz 2009 tarihli avukat görüşmesinin notları, çeşitli internet siteleri.)

Öcalan, 'TBMM tarafından Kürtlere özerklik verildiği' yönündeki iddiayı ilk dillendiren değil. Kürt politik çevreleri başta olmak üzere sıklıkla dillendirilen bu iddianın esas kaynağı, Robert Olson'un The Emergence of Kurdish Nationalism and The Sheikh Said Rebellion, 1880-1925 (Austin: University of Texas Press, 1989) isimli çalışmasıdır. Olson, 1921 baharında patlak verip bastırılan Koçgiri Ayaklanması'nın nedenlerini araştırmak için bölgeye gönderilen heyetin incelemelerinin ardından 'Millî Savunma Komisyonu'nun Kürdistan'ın idaresini ilgilendiren bir yasa taslağı oluşturmuştur.' (a.g.e.: s. 39) Aynı zaman diliminde bir diğer komisyonun aynı konuya dair bir diğer yasa taslağı oluşturduğunu belirten Olson, bu yasa tasarısının 10 Şubat 1922'de görüşüldüğünü belirttikten sonra bir yerde 65 mebusun (s. 39), bir başka yerde ise 64 mebusun (s. 40) ret oyu verdiğini yazmakta ve 373 kabul oyuyla yasalaştığını ileri sürmektedir (s. 40). Olson'un bu iddialarındaki kaynakları, İngiliz Dış İlişkiler Dairesi'nin arşivinde bulunan, dönemin Türkiye Büyükelçisi Horace Rumbold'un dönemin Dışişleri Bakanı Lord Curzon'a çektiği, FO 371/7781 e 3553/96/65 arşiv numaralı telgraftır (s. 192) ve söz konusu yasanın taslağının bir özetini de içeren telgraf, Olson'un kitabının sonunda ikinci ek olarak sunulmaktadır (ss. 166-168). Olson, bu yasaya TBMM'deki Kürt mebuslarının çoğunluğunun ret oyu verdiklerinin anlaşıldığını da yazmaktadır, zira yasayla Kürtler için ayrı bir meclisi olan özerk bir yönetim kurulabilmesine olanak tanınsa da özerk bölgenin yöneticisinin Türk mü, yoksa Kürt mü olacağı gibi hususlar ve son onay hep TBMM'ye bırakılıyordu (s. 40). Olson, Kürt mebusların, Kemalist yönetime olan destekleri ve Koçgiri Ayaklanması'nın bastırılışındaki sertlikten hiç bahsetmemeleri ordadayken, yasa taslağının sunduğu Kürt hak ve özlemlerinden daha fazlasını elde edebileceklerini hissettiklerini ileri sürüyor (s. 41). Olson, ayrıca, Türklerin o dönem Kürtlere yönelik sertlik ve vahşet yanlısı bir politikadan yana olmadıklarını, fakat yine de tam bir bağımsızlık ve hatta tam anlamıyla özerkliğe sıcak bakmadıklarını, TBMM'nin Kürt sorunu gibi bir meseleyi bu açıklıkta tartışabilmesinin bu organın göreli özgürlüğüne işaret ettiğini yazıyor ve Lozan Antlaşması'nın imzalanmasından sonra meselenin bir daha asla bu açıklık ve özgürlükle tartışılamayacağını ekliyor (s. 41). Olson'a göre, bu yasa taslağı, aynı zamanda, genç Türk devletinin en çalkantılı döneminde, Kürtlerin desteğini muhafaza etmenin bir aracıydı (s. 41).

Olson'un kabul edildiğini öne sürdüğü 'Kürdistan'a özerklik' tanıyan yasanın kabul tarihinin 10 Şubat 1922 olduğu ileri sürülüyor. Hatta birçok kaynakta, 9 Şubat 1922 ve 11 Şubat 1922 tarihli gizli oturumların zabıtlarına erişilebilirken özellikle 10 Şubat 1922'deki gizli oturumun zabıtlarına 'erişilememesi' manidar karşılanıyor! Halbuki, önce sorulması gereken soru, 10 Şubat 1922'de gerçekten böyle bir oturumun gerçekleştirilip gerçekleştirilmediğidir. Oysa, TBMM Gizli Celse Zabıtları'na (Ankara: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1985) baktığımızda 9 Şubat 1922 tarihli oturum '157. ini'kat' ve 11 Şubat 1922 tarihli oturum ise '158. ini'kat' olarak geçmektedir. Başka deyişle, arada herhangi bir kayıp oturum yoktur. Üstelik, 10 Şubat 1922 tarihi Cuma gününe rast gelmektedir. Bu günün tipik özelliği, o dönemde resmî tatil olması hasebiyle o gün herhangi bir oturumun yapılmamasıdır. Cuma günü yapıldığını görebildiğimiz çok az sayıdaki oturum, o dönem sürdürülen Kurtuluş Savaşı'ndan kaynaklanan olağanüstü nedenlerden ötürüdür. Bir örnek vermekte fayda var: 5 Ağustos 1921 tarihli gizli oturum, 'Başkumandanlık ihdası ile bu vazifenin Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine tevcihi hakkında kanun teklifi' gündemiyle gerçekleştiriliyordu. Dolayısıyla, cuma günleri herhangi bir meclis oturumunun olmaması kural gereğidir. Böyle bir yasanın kabul edildiğine de, uygulandığına dair de en küçük bir işaret görünmemektedir.

Olson'un kaynaklık ettiği iddiayı dillendirenlerin sıkça dile getirdikleri bir diğer iddia ise Türk hükümetinin 'Kürdistan'a özerklik' sağlayan yasayı kabul etmeden önce, Haziran 1921'de, kimi Kürt ileri gelenleriyle bir protokol imzaladığı ve hatta buna o dönem bölgede etkin olan Fransızların aracı olduğu iddiasıdır. (Google arama motoruna '10 Şubat 1922' yazıp sorgulatacak herkes Haziran 1921 tarihiyle karşılaşacaktır.) Oysa, Haziran 1921'deki tek gizli oturum, Hariciye Vekili Yusuf Kemal Bey'in yurtdışındaki ve yurtdışından geldikten sonraki görüşmelerinin ve bu arada Fransızlarla imzalanacak olan barış antlaşması ile İngilizlerle imzalanacak olan esir değişimi antlaşmasının tartışıldığı 27 Haziran 1921 tarihli gizli oturum olmuştur. Bu görüşmelerde, özellikle Trabzon mebusanı Hüsrev Bey ve Ali Şükrü Bey, Fransızlarla olan sınır anlaşmazlıkları hakkındaki mükâlemata dair, bizzat TBMM Reisi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ni hedef alan suçlamalarda bulunmaktan çekinmiyorlardı; suçlamaları, 'Misak-ı Millî haricinde' antlaşma imzalamak ağırlığındadır. Ancak bunlar da önemsizdir. Nitekim, Haziran 1921'deki bu görüşmelerde 'Misak-ı Millî haricinde' süregiden mükâlemat, Kurtuluş Savaşı'nın Sakarya Zaferi'yle yeni bir aşamaya girmesiyle birlikte Türkiye açısından daha olumlu bir seyir izlemiş ve Ekim 1921'de imzalanacak olan ve Misak-ı Millî'ye gayet uygun Ankara Antlaşması'yla sonuçlanmıştır. Sonuçta, 'Fransız protokolü' iddiaları da dayanaksız görünmektedir. 'Kürtlere özerklik' verildiği iddiası, neresinden tutulsa, elde kalmaktadır.

Emre Özsuda

Odatv.com

19 Temmuz 2009

Page 49 of 49

Son Yazılar

Partly cloudy

16°C

Istanbul