sule perincek

Helal olsun! Açılın kapılar!

Şimdiii.... neredeyim.... artık sizin için de haber değerini kaybetti... havaalanındayım...

Dün Strazburg’dan geldik, bugün sabah erken de görev yerime, İzmir’e uçuyorum. Aslında seçimlerden çok önce planlanmış bir toplantımız vardı. Üç günlüğüne Almanya’ya gidip 12’sinde dönecektik. Tam o sırada AİHM’in 15 Ekim’de karar açıklayacağı haberi geldi. Kaldık. Kalınca boş durmayalım dedik. İsviçre ve Almanya’nın birkaç kentinde daha yurttaşlarımızla görüştük.

AİHM kararının nasıl çıkacağı konusunda çok fazla bir sürpriz beklenmiyordu. Hukuken olması gereken belliydi.

Amma... o zaman söylemedim şimdi itiraf ediyorum. Hep aklımın köşesinde bir “acaba...??” vardı. Öyle ya Avrupa eski Avrupa değil. Siyaset her yerde siyaset...Neydi şu şarkı yarışması... Eurovision. Orada bile sonuçlara bakın, mutlaka o dönemdeki siyasi dengelerle bir ilişkisi vardır.

Ne olur ne olmaz, kulağımla duymadan rahatlamadım.

On yıllık mücadele. Emek emek, ilmek ilmek...

İlk Prof. Dr. Halaçoğlu hakkında İsviçre’deki konuşması nedeniyle açılan soruşturmayla başladı.

Arkasında olmamız gerekir dedik. Gidelim hep birlikte dedik olmadı.

Ondan sonra akıncıların seferleri başladı.

Lozan.

İnönü’nün Türkiye’nin bir anlamda kuruluş bildirgesinin imzaladığı salon, imzaladığı masa...

Yüzlerce vatansever. Her siyasetten. Bir ağızdan. Madem öyle işte böyle.

“Ermeni soykırımı emperyalist bir yalandır!”

Türkiye’de ilk kez oluyor. Uçak kiralandı. Herkes elini cebine attı. Vizeler alındı. Varış yerimizde oteller otobüsler ayarlandı. Kim kiminle kalacak, horlayanlar horlamayanlara kadar... ayrıntılar... O arada engeller başladı uçağı düşüreceklermiş, alanı PKK’lılar basacakmış... Yürüyoruz. Lozan sokaklarında binaların tepesinde filmlerdeki gibi siyah elbiseli, silahlı adamlar...

Uçakta her siyasi renk vardı. Değmesin aman cinsinden... O kadar yani... Çatık kaşlı bakışlar. Oysa şimdi kol kola girmişiz. Hızlı adımlar. Dağ başını duman almış.

Doğu Perinçek’i polisler konuşmasının ardından gözaltına alıyorlar. Arabasının önüne siper oluyoruz.

Gitti gelmez. Gitti gelmez. Bizimkileri biliyoruz da, bu İsviçre polisine güven mi olur... Başkonsolos bizi rahatlatıyor. Telefon gelmiş. Doğu Perinçek konuşma yapıyor. Tarih dersi veriyor. 1700’lerden, 1800’lerden ancak bugüne geliyordur...

Yargıçların yüzünü düşünüyorum.

Diğer seferlerde başka önlemler alıyorlar. Doğu Perinçek’e daha konuşma yapmadan, konuşamazsın diyorlar.

Yaa neden??

Suç işleyeceksin.

Hukuk tarihine geçecek bir cümle.

Atarım yere çiğnerim o kararınızı.

Gerçekten çiğniyor Berlin’de.

Polis hayretler içerisinde. Sesini kesiyor.

Bu sahneyi göremedim. Çünkü Alman devleti bize vize vermedi. Bir tek benimkini ayırmış, onu da pazartesi heyet döndükten sonra verecekmiş. Başkonsolosluğa yazı yazdım. Bize okulda öğrettikleriniz böyle değildi. Gazeteciyim haber yapacağım, eşiyim, kocamın başına memleketinizde ne gelecek hiç güvenmiyorum. Yanında olmam lazım...

Zaten bütün gece uğraşmışız. Yürüyüşü yasaklamaya kalktılar. İdare mahkemesine itiraz. Almanya’da Türk bir genç avukat arkadaşımız var. Bir kadın kararlığıyla çatır çatır mücadele ediyor. Biz evdeyiz. O zamanlar böyle bas düğmeye gitsin, karşılıklı görüntülü konuş bilgisayarlar yok. Fakslarla haberleşiyoruz. Türkçe, Almanca yasalar çeviriler uçuşuyor. Sonunda başarı bizim. 1960’lardan, Türklerin yurtdışına gidişlerinden bu yana kendi hakları için, siyasi bir tutumla 10 bin kişi Berlin sokaklarında yürüyor. Talât Paşa’nın vurulduğu gazete kulübesinin önünden geçiyor. Selamını veriyor. Şehitlerimize. Diplomatlarımıza.

Hâlâ söylüyorlar: “Nasıl donmuştuk!..” Ama alev alevler.

Güya ihbar varmış. Berlin’i yakacakmışız.

Bizim devletimiz de devrede. Engellemek için bütün olanakları kullanıyor. Daha sonra öğreniyorum. Emekli beş büyükelçi katılmak üzere gelmişler. Yarı yoldan çevrilmişler.

Kılına bile zarar gelmez, gelmesine de... amaç o değil. Bunu bilenler biliyor.

Türkiye’nin bölünmesi yönünde projeler uygulamaya konmuştu. İtiraz eden olacak olsa “yine mi soykırımcılık yapacaksın, şimdi de Kürtleri mi keseceksin...” denecek eli tutulacaktı. Şimdi bunu suya düşürmek, pişmiş aşa su boca etmek olacaktı.

Doğu Perinçek, Berlin’de kürsüden seslendi:

-Almanca konuş Sayın Merkel! Amerikanca değil!

Bern, Paris, Kıbrıs...

Duruşmalar, yürüyüşler, toplantılar...

Atatürkçe düşündük, Atatürkçe konuştuk.

Anladılar. Anlattık.

Silivri duvarlarını yıkarız dedik. Yıktık.

Gerçek sahiplerine bırakıyoruz bu koğuşları dedik. Boy sırasına göre dizildiler geliyorlar. Kuyruk uzun.

Bendine sığmayanların torunlarıyız. Önümüze çıkan engeli aşarız, diyoruz. Aşacağız. Sorunları çözeriz, diyoruz. Çözeceğiz.

Sıra kapılarda. Açacağız.

Ah benim Cumhurbaşkanı gibi Cumhurbaşkanım! Kusura bakmayın protokolu, resmiyeti bozacağım... Öyle özlüyorum ki... Denktaş’ı. Keşke yanıbaşımızda olabilseydi. Bugünü görseydi. O dik duruşuyla örnek olduğu, yolunu açtığı başarıyı görebilseydi.

Bakın İsviçre gazeteleri haberi nasıl duyuruyor. Zafer kazandı diyorlar. Azar işittik diyorlar.

Şimdi o koca koca önünde el pençe divan durdukları devletler, hepsi tek tek meclislerinden geçirdikleri o yalan yasaları geri çekecekler.

Vatan Partisi’nin, Talât Paşa Komitesi’nin önderleri, adsız emekçileri...

Aydınlarımız, yurtseverlerimiz...

Talât Paşam, diplomatlarım...

Sınırda bekleyen Memedim, güvenliğimin bekçisi Ahmedim, sana da seni doğuran anaya da, birlikte bakan babaya da helal olsun!

Bu büyük millete canımız feda olsun!

Şule PERİNÇEK - 18 Ekim 2015 - Aydınlık

Son Yazılar

Cloudy

26°C

Istanbul