saldriayberkermenitasarisi

Orgeneral Saldıray BERK'in Ermeni Tasarısıyla Ne İlgisi Var

PKK çizgisinde siyaset yapan Kürt örgütlerine yönelik yaklaşık bir yıldır gerçekleştirilen polis operasyonları, artık basının da ilgisini daha az çekmeye başlamışken, nitelik değiştirerek uluslararası bir hâl aldı; 26 Şubat 2010’da İtalya’nın kendi göçmen kamplarında ve Fransa’nın ise 4 ayrı güney kentiyle bir adet hayvan çiftliğinde, polis ve istihbarat timleriyle PKK’ya baskın düzenlediğini okuduk. Bunlara, 3 Mart 2010 günü yine kimi Fransız kentlerinde düzenlenen ve 4 Mart 2010 günü ise bu kez Belçika kentlerindeki ve öncekilerden daha büyük ses getiren operasyonlar ekleniyordu; sonuncusunda, Kürt örgütlerinin yanı sıra, Roj TV’nin Brüksel’deki bürosunun da basıldığı basında yer alan bilgiler arasındadır. Sayıları sürekli değişmekle birlikte pek çok gözaltı ve tutuklamanın olduğu da biliniyor.

Neden şimdi

Bu operasyonlara dair, “düne kadar PKK’ya kucak açmış Avrupa ülkelerinin, bir anda ve hep birlikte, bu gaflet uykusundan uyandıkları” yollu Avrupa güzellemeleri dışında bir değerlendirmeye pek az rastladık. Peki, ne olmuştu; Siyonist lobilerin kırılan kalplerinin, Ermeni tasarısının oylanması öncesi, nasıl onarılabileceği üzerine bir hâl çaresi bulunması için ne varsa seferber edilmesi gerektiğinde ittifak hâlindeki kalemler, bu soruyu hiç sormadılar. Kim bilir, bu operasyonların, Ermeni tasarısı tartışmaları ile de ilgisi vardır. Nitekim, Kürt örgütlerine yönelik Avrupa’daki sonuncu büyük polis operasyonu, Ermeni tasarısının ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nde oylanacağı günün sabahı, gerçekleştirilecektir. Sorularımızı genişletelim: İbraniler ve İbraniler tarafından gerek antik dönem gerekse modern dönem Yahudi pogromlarıyla sorumlu tutulan Yunaniler misli, Ermeniler ile Kürtleri birbirlerinin antonyme’i saymak mümkün müdür; kayda değer bir soru gibi görünüyor.

4 Mart tesadüf mü

4 Mart polis operasyonu ile 4 Mart Ermeni tasarısı oylaması gibi, Ermeni ve Kürt meselelerinin çoğu zaman birlikte veya birbirlerinin alternatifi olarak ele alındıklarını, biraz tarih bilen herkes bilmektedir. Birinci Dünya Savaşı öncesinde Ermenilere saldıran Hamidiye Alayları’na mensup Kürtler, Birinci Dünya Savaşı esnasında doğu vilayetlerine giren Rus ordusu ile birlikte hareket eden Ermenilere karşı vuruşan Kürtler, daha sonra Anadolu’daki Ermeni nüfusunun neredeyse tamamının yok edildiği bir sırada Ermeni konvoy ve varlıklarına kasteden Kürtler ve son olarak Kurtuluş Savaşı’nda birer Fransız lejyonu hâlinde Anadolu’ya giren Ermenilere karşı vuruşan Kürtler, böylesi bir karşıtlık tanımı için yeterli tarihsel karşı karşıya gelişin ortada olduğunu düşündürüyor. Nitelikleri farklı olsa da, Ermeni ve Kürt devleti projelerinin de hemen hemen aynı tarihlerde savaş sonrası paylaşım planlarında yer buldukları, fakat yine hemen hemen aynı tarihlerde terk edildikleri anımsanacaktır; Kafkasya’nın ve tabii Ermenistan’ın Sovyetler Birliği’ne dahli ile Musul’un İngiltere’ye terk edilmesi arasında yalnızca birkaç yıl bulunuyor. Ermenistan’ın bağımsızlığı ile Irak’ın kuzeyinde Kürdistan Bölgesel Yönetimi adıyla ilk parlamento seçiminin gerçekleştirilmesi arasında ise birkaç yıllık bir zaman bile bulunmuyor. Dolayısıyla, pek çok açıdan ve özellikle devletleşme süreçleri bakımından birbirlerine benzeyen, ancak özellikle modern tarih boyunca birbirlerine karşı cepheye sürülmüş bu iki halk, günümüz politikasında da birbirlerinin yerine ikame ediliyor ve olabilir; ihtimal, ihtimaldir ve özellikle sosyal bilimler, olasılıklar üzerine kurgulanıyorlar. Avrupa’daki Kürt örgütlerine yönelik polis operasyonlarının, Siyonist lobilerin tavırlarını önceden belli etmeleri nedeniyle, Komite’de kabul edilmesi kuvvetle muhtemel görülen Ermeni tasarısı karşılığında bir teskin edici hediye olduğu üzerinde düşünülebilir.

Kemalist Kürtler

Zamanlamanın üzerinde durmamızda herhangi bir sakınca bulunmuyor. “Açılım” olarak anılan süreçte yürütülen pazarlıkların çöktüğü, ABD-İsrail-AKP ve Barzani’den mürekkep ittifakın önerdiği çizgiyi kabul etmemiş Türkiye Kürtlerinin cezalandırıldıkları ve Türkiye’de inşa edilmekte olan yeni rejimin organik matbuatının hem uluslararası konjonktüre uygun olarak ABD-İsrail-Barzani taraftarı hem de yeni rejimin karakterine uygun olarak AKP ve/veya Fethullan Gülen müridi bir yeni “iyi Kürt” kategorisini popüler hâle getirmeye çalıştığı, artık bir tekerleme bilinirliğinde dillerdedir. Yeni rejimde; taraftar yazarların, Kandil’deki örgüt yöneticileriyle görüşmeleri sonrası izlenimlerini aktarırken, “Aaa! Bunlar Kemalist!” diyu şaşkınlıklarını yazdıkları; vakt-i zaman’ında legal kanadının eş başkanlarından biri olan bir kadın mebuslarının, Kürt sorununun “Misak-ı Millî sınırları içinde çözülmesinden yana” olduğunu vurguladığı ve demokratik/laik bir cumhuriyet için Kemalistlerle işbirliğine açık olduğunu ilân ile birlik yanlısı ve cumhuriyetçi bir yaklaşım sergilediği; illegal kanadının üst düzey yöneticilerinden birinin ve yine kadın eş başkanlarından bir diğerinin, “AKP’nin arkasında Fethullah, Fethullah’ın arkasında ise ABD var. Dolayısıyla, AKP ve Fethullahçıları bölgeden silmeliyiz” biçiminde açıklamalar yaptıkları; haber ajanslarının her hafta düzenli olarak Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı illerdeki Fethullahçı yapılanmayı haberleştiren dosyalar yayımladıkları ve sempatizanlarının ise “Kahrolsun Fethullah!” sloganlarıyla yeşil sermayeye ait olduklarını düşündükleri banka ve marketleri molotofladıkları bir Kürt hareketine hayat tanınmayacağını, Kürt hareketinin legal kanadı içerisindeki AKP’yle pazarlığa öteden beri meyilli figürler hariç, artık herkes anlamış bulunuyor.

AKP'li Kürtler

Ahmet Türk’ün AKP yetkilileri ve taraftar yazarlarla olan basına kapalı buluşmalarının da, Hasip Kaplan’ın Anayasa Mahkemesi’nin ve Selahattin Demirtaş’ın ise Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun kaldırılmasını, başka deyişle bir engelsiz AKP diktatoryasını önermeleri de, Sırrı Sakık’ın, Hatip Dicle’nin açıklamalarına karşılık, geçmişte Kürtler ile cumhuriyetçilerin en küçük bir köprüleri olmuşsa bile dinamitleme arzusundaki iddiaları da artık kapalı “açılım” yolunu açmaya yetmeyecek gibi görünmektedir.

Dahası, Kandil ve İmralı’dan yapılan son AKP karşıtı açıklamalar ve özellikle Öcalan’ın, “yeni anayasa paketine destek olunmaması, dahası mevcut durumda böylesi bir girişime en sert muhalefeti Kürtlerin yapması gerektiği” yönündeki beyanatı sonrası, artık bu ekibin de AKP’nin taleplerine destek konusunda ciddi ve doğrudan rezervler koydukları, Demirtaş’ın “yargı reformuna destek olmayacaklarını” belirttiği son açıklamalarından ve Sakık’ın ise Adalet Bakanı Sadullah Ergin’le gerçekleştirdiği “yeni anayasa” temalı gizli görüşmesinde “olmazsa olmaz” olarak öne sürdüğünü basından öğrendiğimiz taleplerinden anlaşılabilmektedir.

Taş atan çocukların hangi hükümet döneminde yasalaştırılan Türk Ceza Yasası hükümleri uyarınca onlarca yıl hapis ile cezalandırıldıkları; Kürt siyasetçilerin, elleri plastik kelepçeli, tek sıra hâlinde polis aracına bindirilerek gözaltına alınıp tutuklandıkları operasyonun hangi hükümete bağlı İçişleri Bakanlığı ve hangi tarikatın hakimiyeti altındaki kolluk ve istihbarat gücü tarafından gerçekleştirildiği ise hâlâ bu Kürt siyasetçileri tarafından keşfedilmeyi bekliyor. Nitekim, son haberler, Avrupa’daki operasyonlarda, “Türkçe konuşan polis timlerinin de bulundukları” yönündedir.

Dar alanda kısa paslaşmalar


Zamanlamaya geri dönebiliriz. Tarihsel olarak akla yatkın gibi görünen Ermeni-Kürt paralelliğinin açıklayıcılığı bir yana, daha güncel kimi başka rastlantılara da sahibiz. Ermeni ve Kürt gündemlerinin sisi arasında, ABD etkisiyle gerçekleştirildiği herkesçe bilinen Avrupa’daki son büyük Kürt baskınının tamamlandığı ve Ermeni tasarısının oylandığı akşam, ajanslara, “TBMM Genel Kurulu’nda, Hazar Bölgesi ve Orta Doğu doğalgazının, boru hattı ile Avrupa’ya taşınmasını öngören Nabucco Projesi’nin kabul edilmesine ilişkin tasarının kabul edildiği” haberi düştü. Bir gün sonraki gazetelerde ise Türkiye’nin, doğalgazı Türkiye’nin çıkarması karşılığında, İran’dan yıllık 24 milyar metreküp doğalgazın yarısını maliyeti üzerinden Türkiye sınırında satın almak teklifinde bulunduğu haberlerini okuduk. Avrupa’daki Kürt operasyonlarının, Hazar ve Orta Doğu bölgesi doğalgazının, Batı nezdinde güvenilir bulunmayan Rusya’ya ihtiyaç kalmaksızın, Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınmasının öngörüldüğü projenin kabul edileceği gün gerçekleştiriliyor olması, proje karşılığında bir güvence olarak düşünülebilir mi?

Peki, tüm bunların, TSK içerisinde, NATO’da görev almamış, Rusça bilen ve Moskova ve Bakû’de askerî ataşelik görevlerinde bulunmuş az sayıdaki ordu komutanlarından birine, daha önce eşine az rastlanır bir taarruzun düzenlendiği ve Erzurum-Erzincan hattında yaşananlara dair Kafkas sınırını korumakla sorumlu ordunun başındaki söz konusu komutanın da sanık olarak yerini aldığı iddianamenin kabul edildiği bir zamanda gerçekleştiriliyor olması bir rastlantıdan mı ibarettir?

Kim bilir; 29 Mart sonrası, 13 ve 14 Nisan’da, Ergenekon operasyonunun 12. dalgası ile ilk büyük KCK operasyonu nasıl birer gün arayla rastgeldilerse; 24 ve 25 Aralık’ta, KCK operasyonunun ikinci büyük dalgası ile Ankara Seferberlik Bölge Başkanlığı’na düzenlenen polis operasyonu nasıl birer gün arayla rastgeldilerse; belki bu son yaşananlarda da benzer tesadüfler işlemektedir.

Emre ÖZSUDA - 13.03.2010 - Odatv.com

Son Yazılar

SP_WEATHER_HEAVY_RAIN

20°C

Istanbul