siyonist_proje_nasil_finanse_edildi225

Siyonist Proje Nasıl Finanse Edildi?

“Savaş 1821’de başladı. 1923’te Hıristiyanlar kaybettiler ve Müslüman-Yahudi partisi kazandı. Yahudiler pek azdılar ve Müslümanlar ise ‘etnik’ olarak pek bulanıktılar. Yeni devletin ‘Türkçülüğü’ de işte budur. ‘Sözde’ bir Türkçülüktür ve ‘Ne mutlu Türküm diyene’den ibarettir.”

Yazar Orhan Gökdemir, "Türkiye’de Yahudi-Hıristiyan Savaşları” adlı kitabında, Modern Türkiye’nin oluşumunda etkili olan öteki “siyaset tarzları”nı, Helenizm, Siyonizm ve Türkçülük’ü inceliyor. İmparatorluğun ilk parçalanma girişimi olan Helenizm, daha doğuşunda “Yahudi Sorunu” ile karşılaşıyor. 1821 Helen kalkışması ve 1826 “Vak’a”sı bu iki grubun ilk karşılaşmalarına işaret ediyor. Bu olaylar, aynı zamanda 100 yıllık bir iç savaşın da başlama vuruşunu yapıyor.

Orhan Gökdemir bu “iç savaş”ı şöyle özetliyor:

“1821’de Mora ayaklanması patlak verince, Fener Patriği Grigoryos Patrikhanesinin orta kapısına asılarak idam edildi. Arkası geldi. Patrikten sonra Mora ayaklanması ile ilgileri oldukları gerekçesiyle varsıl 15 Rum daha idam edildi. İstanbul’un her köşesinde önde gelen din adamları için sehpalar kuruldu. Arkasından halktan kişiler de gözlerini kestirdiklerini idam etmeye başladı. İstanbul bir mezbahaya dönmüştü… Beş yıl sonra Osmanlı yönetimi Yeniçeri Ocağını dağıtmaya karar verdi. 1826’da, Osmanlıyı yüzyıllarca zaferden zafere taşıyan Yeniçeri sistemi çok sert bir biçimde kaldırıldı. Bu ‘Hayırlı Olay’dı ve Yeniçeri kıyımıyla gerçekleşmişti. Arkasından birçok Yahudi’nin de kellesi alındı. 1826 Hayırlı olayı Osmanlı Yahudileri için gerileme döneminin başlangıcı sayıldı. Saray’daki Yahudilerin yerini kısa sürede Fener Beyleri aldı. Savaş başlamıştı. 1821’de başlayan yüzyıllık iç savaş, izleyen yüzyılın başında büyük Selanik ve İzmir yangınları ile doruğa ulaştı. Birincisinde Yahudi evleri, ikincisinde Rum ve Ermeni evleri yakıp yıkılmıştı. Sonuçta Hıristiyanlar kaybettiler ve savaşın bedelini sürgünle ödediler. Türkçülük de işte bu yüzyıllık savaşın bir getirisi oldu.”

Çalışmanın temel sorularından biri de işte bu sonuçla ilgili;

“Neden Türkler henüz Türk olduğunu bilmez iken, bir takım Yahudi kökenli entelektüeller onlara Türk olduklarını öğretmek istemektedir?”

Gökdemir, Osmanlı’da Hıristiyanlarla, Yahudi ve Türkler nasıl karşı karşıya geldiğini de şöyle anlatıyor:

“Osmanlının özellikle Balkanlardaki toprak kaybının etkisiyle Anadolu’da erken bir nüfus değişimi yaşandı. 19. Yüzyıl boyunca Yunan, Sırp ve Bulgar devletlerinin kurulmasının ardından Türk, Rum, Sırp, Makedon, Boşnak, Pomak ve Ulah birçok Osmanlı Müslüman’ı bağımsızlığını yeni kazanmış devletlerin katline maruz kaldı ve Anadolu’daki daralan Osmanlı topraklarına göçürüldü. 1821 ile 1922 yılları arasında beş milyondan fazla Osmanlı Müslüman’ı yurtlarından sürüldü, beş buçuk milyonu da savaş, açlık ya da hastalıktan öldü. Böylece, Anadolu’ya göçen muhacirler için, İslam, kimliklerinin önemli bir parçası olarak ortaya çıktı. Bir yüzyıl içinde, şimdi Anadolu diye tanımlanan coğrafyada yeni bir denklem kuruldu ve yeni bir coğrafya ortaya çıktı.

Yeni gelenler için Anadolu belki de ilk kez ‘vatan’ olarak kabul görüyordu; sürgünlerin son durağıdır ve gidecek başka yerleri kalmadığından Anadolu yurt oldu. Muhacirlerin belleğinde Hıristiyanların zulmü tazeydi; bir yurt kaybettikleri için bir yurt kazanmaya çalışıyorlardı. Gelenler, Hıristiyanlar lehine olan dengelerin değişmesine yol açtı, düşmanlık her gelenle birlikte arttı. Ama fark ettiler ki ‘Hıristiyan tehdidi’ Anadolu içinde de geçerliydi. Rum ve Ermeniler, Anadolu’daki bu şüpheyi kışkırtmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. İttihat ve Terakki son dokunuşu yaptı, Anadolu’daki Hıristiyan nüfusu mümkün olan en az sayıya indirdi. Anadolu, artık Türk ve Müslüman’dı.”


Gökdemir, bu iç savaşın sonucunu da şöyle özetliyor:

“1923’te Hıristiyanlar kaybettiler ve Müslüman-Yahudi partisi kazandı. Yahudiler pek azdılar ve Müslümanlar ise ‘etnik’ olara pek bulanıktılar. Yeni devletin ‘Türkçülüğü’ de işte budur. ‘Sözde’ bir Türkçülüktür ve ‘Ne mutlu Türküm diyene’den ibarettir.”

Gökdemir, 20. Yüzyılın başında Osmanlı’da patlak veren iç savaş hakkında da şunları anlatıyor:

*1912’de merkez Selanik, Yunanistan’ın kontrolüne geçince 1914 için de şartlar hazırlanmış oldu. Ermeni ve Rumlardan topyekûn kurtulmanın vakti gelmişti.

Bu yıllarda eski korkuların ve eski düşmanlıkların da hatırlanmaya başlandığını öğreniyoruz. Örneğin, Yahudi cemaatinin geçmişte Rumlarla yaşadığı “kan uyuşmazlığı” endişeleri yeniden baş göstermiştir. “Geçmişten beri ekonomik hayatta Yahudilerin rakibi olmuş Rumların sahip olduğu antisemit duygular bir kaygı oluşturmaktaydı. XIX. yüzyılın ikinci yarısı boyunca Yakın Doğu’daki Yahudi cemaatlerine yönelik kan iftirası suçlamaları Rum cemaatlerinden çıkmıştı. Selanik’in 1912 yılında Yunanlıların eline geçmesinden sonra buradaki Yahudi cemaatinin yaşadığı endişelerin aynısı, şimdi İzmir’de ve Küçük Asya’nın diğer küçük yerleşim merkezlerinde yaşanmaktaydı.” Artık savaş bitmiştir ve Osmanlı, yenilenlerin tarafındadır.

Anadolu’daki Yunan askerî güçleri ile mücadele sırasında batıdaki kentlerde bulunan Yahudiler kaçıp İzmir’e toplanmışlardır. Aydın, Turgutlu, Manisa ve Urla’daki Alyans okullarının tahrip edilmiş olması ise Yunan güçleri ile Yahudi cemaati arasındaki savaşın habercisidir. Ancak İzmir’deki Alyans okulları, buradaki büyük yangından “mucize eseri” kurtulmuşlardır ve bunu da bir haber saymamız gerekiyor. Bilge Umar, İzmir’de Yunanlıların Son Günleri adlı eserinde büyük yangının Yunan kuvvetlerinin İzmir’den çekilmesinden beş gün sonra çıktığını haber vermektedir. Yanan evler ise Rumların ve içindekilerle birlikte Ermenilerin evleridir. Umar, Falih Rıfkı Atay’dan şunları aktarıyor: “Gâvur İzmir karanlıkta alev alev, gündüz tüte tüte yanıp bitti. Yangından sorumlu olanlar, o zaman bize söylendiğine göre, sadece Ermeni kundakçılar mı idi? Bu işte Nurettin Paşa’nın hayli marifeti olduğunu söyleyenler çoktu... İzmir’i niçin yakıyorduk? Kordon konakları, oteller ve gazinolar kalırsa, azınlıklardan kurtulamayacağımızdan mı korkuyorduk? Birinci Dünya Harbi’nde Ermeniler tehcir olunduğu vakit Anadolu şehir ve kasabalarının oturulabilir ne kadar mahalle ve semtleri varsa, gene bu korku ile yakmıştık...”

İzmir’de Rum ve Ermenilerin evleri yanarken, yangının Selanik’e sıçramış olduğunu bir başka kaynaktan öğreniyoruz. 1917’de Selanik’teki Yahudi mahalleleri de yanmaktadır ve biz ne yazık ki Yunanlıların ve Ermenilerin kendi kendilerini yaktıklarına; Yahudilerin yanan, yıkılan ev ve okullarının ise Türklere ait olduklarına inanıyoruz.

Bir de İttihatçıların yürürlüğe koyduğu “Millî İktisat” politikası var. Ekonominin bir tür “millileştirilmesini” içeren bu politikanın da adresi bizi aynı yere götürüyor. Avcıoğlu “Millî Kurtuluş Tarihi” adlı çalışmasında millî iktisat politikasından en çok yararlanan unsurun Selanikli Yahudi tüccarlar olduğunu belirtiyor. Bu politika, Girit ile ilgili gösteriler ve Yunan mallarına boykotla gelişir.

Selanik ve İzmir’de boykot komiteleri kurulmuş, Genç Türkler, bütün imparatorlukta Rum malı ve Rum tüccarı avına çıkmıştır. Bu arada İzmir ve Selanik’te Yahudiler Rumların yerini almak için çabalamaktadır. “İzmir’de camilerde hocalar, boykot vaazları vermişlerdir. Rum dükkânları, boyalarla işaretlenmiştir. Rum gazeteleri taşıyanlar, coplarla kovalanmışlardır... Savaş her biçimi almaktadır: Bu bir yok etme savaşıdır. Rum ticaretinin yıkıntıları üzerinde, Selanikli Yahudilerin kurduğu yeni Ticaret Şirketi ve Triyeste Lloyd parlak işler yapmaktadırlar.”

Avcıoğlu, ABD elçisinin boykot izlenimlerini şöyle anlatıyor: “Bütün Hıristiyanlara karşı, yalnız Küçük Asya’da değil; İstanbul’da da resmî bir boykota girişildi. Türklerle, Hıristiyanlardan daima daha iyi ilişkiler sürdüren Yahudiler, boykotun dışında kaldı. Resmî kişiler, dükkân kapılarına milliyetini ve işini yazmalarını Yahudilerden özellikle istediler. Yahudiler, ‘Avram, Yahudi, terzi’, ‘İzak, Yahudi, ayakkabıcı’ gibi yazılar koydular. Bu boykotu, Türkiye’nin tepetaklak millî düzeninin belirtisi saydım. Zira bir millet, kendi uyruklarına karşı ticari boykota girişiyordu.” Bu ekonomik kuşatmanın yanı sıra Teşkilat-ı Mahsusa da Rumları kaçırmak için faaliyettedir. Rum köyleri basılmakta, insanları öldürülmekte, yakılıp yağmalanmaktadır. Rumlar panik içinde arkalarında bin yıllık yurtlarını bırakarak kaçışmaktadır.

Avcıoğlu, bir Fransız tarihçiye atfen şunları aktarmaktadır: “Demek oluyor ki, Türk milliyetçiliğinin gerisinde Yunan ticaretini, Yunan milliyetini ve Doğu’daki bütün eski sorumluları yok etmeye kararlı Yahudiler, Almanya ve Avusturya vardır. Bu bir yağma savaşıdır. Türkler, bu işte Almanların öncüleridir. Almanya, Rusları kuzeye, İngiltere’yi güneye itmektedir. Yerini alabilmesi için, Almanya’nın Helenizmi boğması gereklidir.”

Gökdemir, çalışmasında ilginç belgeler de aktarıyor. Bunlardan biri Osmanlı Meclisi Mebusanı’daki Siyonizm tartışması. İşte o tutanaklar:

SİYONİST PROJEYİ OSMANLI’YI SOYARAK FİNANSE ETTİLER!

“Bu konuyu ilk kez kürsüye getiren, Gümülcine Mebusu İsmail Hakkı Bey oldu. İsmail Hakkı Bey, ikinci Meclisi Mebusanda İttihat ve Terakki Fırkası’ndan üye seçilmiş fakat muhalefet kanadını oluşturarak gidişe karşı çıkmış ve daha sonra da Ahali Fırkası’nı kurmuştu (21 Şubat 1910). İttihat ve Terakki Fırkası’nda Meclis içinde ilk kopma Ahali Fırkası ile başlar. Tutarlı eleştirileriyle ilgi çeken Karasi mebusu Vasfi Efendi ve Tokat mebusu Mustafa Sabri Efendi Ahali Fırkası’nın Meclisteki gücüne katkıda bulunmuşlardı. Fırka programında, Ayan Meclisi üyelerinin belli bir bölümünün ulusça seçilmesini öngören madde ilgi çekicidir. Tümünün padişah tarafından atanmasına bir karşı çıkmaydı bu...

O gün 48. birleşimde Ahali Fırkası’nın başkanı İsmail Hakkı Bey, önemli bir konuya değinmekte, şunları söylemekteydi:

İsmail Bey (Gümülcine) – Berlin’de kurulan cemiyetin kararlarından bazı maddeleri arz edersem, amaçları tam anlaşılmış olacak ve sorun da artık açıklanmaktan kurtulacaktır. ‘Osmanlı Devleti yönetiminde, Meşrutiyet’in şanlı biçimde oluşmasından beri Meclisi Mebusanın sayın üyelerinden bazılarıyla, Genç Türk’ler ve onların düşün alanı olan dergiler, ortak görüş ve düşünceleri belirtmişlerdir.’ {Gürültü} Asıl, aşağıda Musevilerin Filistin toprağında yerleşmesine arka çıkanlar hakkında birtakım düşünceler var. Başka bir maddede cemiyetin başkan ve üyeleri arasında, ülkemizde yüksek makamları işgal etmekte bulunan bazı kişilerin var olduğu yazılıdır ve bu layihanın diğer bir maddesinde...

Başbakan Hakkı Paşa – Bu yüksek makamı bizde mi işgal ediyorlar?

İsmail Bey – Evet, öyle diyor.

Talat Bey (Edirne) – İzin veriniz efendim. Bu sorunu anlatacağım. İsmail Bey bundan bir mistere, bir sır gibi söz ediyor. Oysa bu kararları aldıktan sonra buraya bir adam göndermişler ve hükümete başvurarak Osmanlı ülkesinde Yahudi yerleşimi için izin almak istemişler. Bendeniz o adamla, yani cemiyetin sekreteri ile görüştüm. Tekliflerinin hükümetçe kesinlikle kabul edilmeyeceğini söyledim. Ve bu adam Cavit Bey’den randevu istedi. Cavit Bey kendisiyle görüşmeyi kabul etmeyeceğini söyledi ve görüşmedi.

Lütfi Fikri Bey (Dersim) – Görüşmesinde bir engel vardır.

Talat Bey (Edirne) – Her şeyden bir anlam çıkarıyorsunuz. Fakat namus sorunudur. Herkesin namusuyla oynamayın. (Talat Paşa, Lütfi Bey’in, Cavit Bey için ‘dönme’ imasında bulunmasına yanıt veriyor.)

İsmail Bey (Gümülcine) – Cemiyetin kararlarının bir maddesinde diyor ki: ’Türklerin girişimimize en uygun görünen yeri Şattülarab, Suriye, Filistin. Musevi nüfusunu uygun biçimde genişletip yoğunlaştırmak tezi bize son derece önemli görünüyor. Osmanlı Devleti Musevi göçmenlere kapılarını açık bulundurduğunda, yüksek makamları işgal etmekte bulunan mezhepdaşlarımız bütün etkinliklerini Osmanlı hükümetinin politik ve ekonomik gelişmesi için kullanacaktır. Böylece yüce devlete güvenli ve etkili ortaklık yolu açılacaktır. Kuşkusuz, bu ortaklığı oluşturacak Osmanlı devlet adamları ilahiri...’

Başbakan – Rical-i Osmani’den aşağısını da okuyunuz. Bir şey var gibi.

İsmail Bey – Rical-i Osmani de yararlanacaktır diyor.

Başbakan – Yani para kazanacaklar.

İsmail Bey – Hayır, o demek değil. Yörenin imarından söz edilmek isteniyor. Çünkü Irak’ı geliştirecekler, imar edecekler. Irak’tan aşar vergisince yararlanacaklar demek istiyor.

Başbakan – Yani ülke değil, rical-i Osmani yararlanacak.

İsmail Bey – Bunların amacı bu. Bunlar fettan adamlar ve de akçeli adamlar oldukları için, başka biçimde Osmanlı hükümetini güç duruma düşürüp kendilerine sığınmaya zorunlu bırakıp, amaçlarını desteklemek istemişler. Fakat bugün o amaç desteklenmemiştir. Fakat koydukları, vaaz ettikleri parmak etkisini göstermektedir. Bunun için ben de burada söz konusu etmeyi gerekli gördüm ve bu gibi sorunlarda uyanık durmak gereğini arz etmek istedim.

Rıza Tevfik Bey – Cavit Bey’i aldatamazlar. Cavit Bey hiç böyle şeylere inanır mı?

İsmail Bey {devamla}- Osmanlı ülkesinde bunların kökleşmesi, kurumlaşması ilk kez ne ile başladı? Denilebilir ki aynı mesleğe yararlı olan Sir Ernst Cassel tarafından başlatıldı ve Millî Banka tarafından başlatıldı. {Kişiye ait söz istemez sesleri.}

Başbakan – Söyleyin, söyleyin.

İsmail Bey (Gümülcine) – Söylerim, ben söylerim. Bu banka, onların sermayesi ile kuruldu ve adına Millî Banka denildi. Elbette bu Millî Banka, burada güçlenecek, varlıklanacak ve ülkemizde birçok mali sorunları eline alacak, çalışacak, kazanacak ve Osmanlı maliyesinde önemli bir yeri edinecek, Talat Bey tarafından reddedildiği söylenen amaca ulaşmak için el altından çalışacak... Osmanlı ülkesinde maliye sorunlarını ve mali kuruluşları, imarı, şirketleri vesaireyi avuçlarının içine alarak bu yolda isteklerine ulaşmak isteyenlerin en birincisi halen büyük bayındırlık işlerinin hepsinde oy sahibi, etki sahibi, varlık sahibi olan, Lütfi Fikri Bey’in de geçen günlerin birinde adını söylediği, Salem’dir.

Talat Bey (Edirne) – Ayıptır, o adam bu memleketin en namuslu adamıdır.

Başkan – Bu sözlerle Salem Bey’in namusuna halel gelmez.

İsmail Bey (Gümülcine) – Ben size isim söylemeyeyim dedim, siz istediniz.

Hamdi Efendi (Antalya) – Niye kızıyorlar, ne oluyor?

Başbakan (İbrahim Hakkı Paşa) – İzin veriniz. Şimdi İsmail Beyefendi’nin söylediği sözler, gerçekten gayet kusursuz hayali bir roman oluşturuyor. Bir roman ki, bundan önceki Hakan döneminde de bundan daha güzeli yapılamazdı.

Lütfi Fikri Bey (Dersim) – Sizin tercüme ettiklerinizden iyi mi idi Paşa Hazretleri? {Başbakanın Abdülhamit için çevirdiği polisiye romanlara gönderme yapıyor.}

Başbakan – İyi, ondan da iyi. Yalınız İsmail Beyefendi’nin iyi niyetinde kuşku yok. Çünkü söylerkenki çekingenliğinden anlıyorum ki bu, kendilerine hikâye edilmiş bir romandır.

İsmail Bey (Gümülcine) - Bende bir layiha daha var.

Başbakan - İzin veriniz, size itiraz etmiyorum ki, ne cevap veriyorsunuz? O nedenle İsmail Beyefendi’nin zihninde gerçekten bu ülkede gizli ve zararlı büyük işler olduğunu ve birtakım kişilerin büyük roller oynadığı gibi düşünceler oluşmuş. Yani, bu ülke, yakında bir İsrail devleti haline girecek ya da buna benzer bir şey olacak... Öte yandan görüyorum ki, bu ülkede namuslu tanınmış yahut yabancı olup da ülkemizde çeşitli durumda hizmet etmeye çalışmış, ama dostluk derecesinde hizmet görmeye çalışmış adamlara da birtakım suçlamalar yapılıyor... Birkaç siyonist budalanın, birkaç delinin, birkaç ahmağın düşünce ve hayale kapılmasını kabul ediyormuşuz gibi, Musevi yurttaşlarımızın bir zan ve kuşkuya kapılmamalarını sağlamak için de bu sorun açıklığa kavuşmalıdır. Meclisi Mebusanda İsmail Bey gibi fırka başkanı bir mebusun bu düşün ve kanıda devam etmemesi için de açıklığa kavuşması gerekir. O nedenle kendileri tüm bildiklerini söylesinler, biz de bildiklerimizi söyleyelim.{Alkışlar}

İsmail Bey (Gümülcine) – Zaten Başbakanın bu derece kuşkulanması gereksizdir. Çünkü böyle bir İsrail devleti oluşması olmadığı gibi...

Gani Bey (Tokat) – Devam ediniz.

İsmail Bey ( devamla) – Gerçekten bizde böyle bir hükümet teşekkül etmek olasılığını kabul ederiz ve bunu demin de söyledim. Fakat bunu bir roman tarzında değil, görüntülerini belli etmiş olan bu sorunu incelemek gerekiyor. Şimdiye dek uğradığımız belalara, hiçbir şeye vaktiyle önem vermemek, hiçbir şeyi benimsememek yüzünden uğramadık ki? Bir şey gelir, adam bu şeyin önemi yok deriz, hayal deriz; o hayal, bu hayal, hepsi hayal... Postdam görüşmesi de hayal. Fakat biz inceleyelim de zarar yok, hepsi hayal olsun.

İsmail Kemal Bey (Berat) – Eski dönemde de örnekler söylenmiş ve doğru çıkmıştı. Başbakan Paşa nasıl inkâr ediyor?

İsmail Bey (devamla) – Bu gibi kişiler burada mali meseleleri, mali kuruluşları güdüm ve baskı altına almak ve gerektiğinde maliye uzmanlarını başka noktalara yöneltmek ve o suretle istediklerinde başarı sağlamak için, borç sorununu o yollara yönelttiler. Borç sorununu incelerseniz, Credite Foncier gibi, Romanya’da ötede beride sürekli arazi alan Credite Mobilier gibi ve Bank Dreyfus gibi bankaların var olduğunu görürsünüz. Bu siyonist yanlısı bankalar tarafından yapılmak istenenin, öyle Başbakan’ın dediği gibi hayal diyerek geçiştirmek değil, önemle ele alınmaya değer şeyler olduğu ortaya çıkar.

Başbakan – Avrupa’nın bazı yerlerinde Musevi ahali kötü işlem görüyor ya da ülkenin yasaları Musevi ahaliye birtakım sanayi ve tarımı kayıtladıkları için orada bulunan Musevi ahali göç etmeye zorunlu kalıyorlar. Bilginiz içindedir ki Avrupa’da birtakım varlıklı Museviler vardır. Bunlar doğal olarak onları öteye beriye yerleştirip refaha kavuşturmak istiyorlar. Nitekim ölü Baron Hirsch, gayet çok olan varlığının bir bölümünü bu hayırlı işe bırakmıştı. Baron Hirsch’in bu yolda büyük harcamalar yaptığı hepimizin bilgisi içindedir. Daima bunun için birtakım kuruluşlar oluşturulmaktadır. Arjantin’de gerek Rothschild ve gerek Baron Hirsch’in vakfına ait birçok kurum vardır. Bu ülkede onbinlerce, yüzbinlerce Rusya’dan, Lehistan’dan, Almanya’dan göç eden Museviler yerleşmiş ve bayındır yapılar meydana getirmişlerdir. İşte bu türden ülkemizin de bazı yerleri, Suriye ve Filistin kıtaları göçmenlerin yerleşmesi için bu varlıklı Musevilerin hatırına gelmiştir. Hatta vaktiyle Sultan Aziz döneminde bir yasa önergesi hazırlanmıştı. Koşulsuz, her ülkeden göçmen kabul edilecekti. O vakit devletin koşulsuz göçmen kabul etmesi kaydından yararlanarak gerek Musevi, gerek birtakım Alman göçmenler Filistin ve Suriye yörelerinde yerleştiler.

Şimdi gelelim bu sorunun borçla ilintisine. Bilmem İsmail Bey benim vicdanıma, iyi niyetime ne dereceye kadar güven buyuruyorlar? Gerçi sözlerinden hakkımda yüksek güvenleri olduğunu zannediyorum, bundan ötürü beni pek az namuslu adam addediyorsa size güven veririm ki...

İsmail Bey (Gümülcine) – Tamamıyla namuslu addederim.

Başbakan (devamla) – Bu borç sorununun siyonizm ile bir ilişkisi yoktur. Bir kez Sir Ernst Cassel’den bahsettiler. Mısır’da varlık edinmiş, İngiltere uyruğundan bir adamdır. Bu adam sanırım ki çalışmasına bizim ülkemizde başlamış, sonra gene bizim ülkemizde varlık edinmiştir. Bu adam Mısır’da bir Millî Banka kurmuş. Mısır’daki Millî Banka hayli başarılarda bulunmuş. Fakat hiç getirip de iki Museviyi yerleştirmemiş, hiç böyle şey yok. Böyle bir şeye çaba harcamamış... Sir Ernst Cassel, Osmanlı Devleti’nin dostu bir adam, daima hükümete sevgisini açıklamış bir adamdır. Bu adam bilmiyorum vaktiyle Musevi mi idi? Gerçekten Sir Ernst Cassel’in Osmanlı Devleti hakkında dostluk duyguları vardır. Biz bundan eminiz. Dostluk duyguları olması nedeniyle bizim için değerli bir dosttur. Yani Osmanlı kavmi için bir zararı yoktur.

(...)

Rıza Salih Bey (Beyrut) – İsmail Bey’in Musevi topluluğunun (Fakat bahsettiklerim kesinlikle yerli olanlar hakkında değildir!) Filistin toprağında bir hükümet oluşturmak düşüncesinde olduğuna ait söyledikleri aynen gerçektir. Biz şimdiye kadar bu düşüncenin gerçekleşmesine belge olacak pek çok rahatsız edici önemli girişimler görüyoruz. Devletlere özgü bayrak ve aralarında kullanılmak üzere pul çıkardılar ve para bastılar. Sikke ve bayrak için kanıt getiremez isem de pul örneğini Şükrü Bey göstermişti. Museviler, o yörede bin kuruş demeyin, tarlayı elli kuruşa alıyorlar. Birçok araziye sahip olup koloniler haline gelmektedirler... 200 bin nüfus dolayına yaklaştılar. Yörenin ekonomik işleri tümüyle ellerindedir. Fakat amacım yerli Musevi değildir. Bu sorun, Osmanlı ülkesi için yaşam sorunudur. Önemle ele alınmasını rica ederim. Özellikle orada bir güçlük ortaya çıkarsa, cebir ve zor kullanılarak kaldırılması kolay değildir.

Meclisi Mebusandaki bu tartışmalardan sonra, aynı kaynakta tartışmanın içinde geçen adlarla ilgili bilgiler de veriliyor. Buna göre Filistin’e Yahudi göçü için ikna edilen mebus Vlahof’a gelenler, Rus asıllı siyonist önderler Victor Jacobsen ile Holberg Herzfelt’tir. Victor Jacobsen’in İttihat ve Terakki ile de çeşitli anlaşmalar için masaya oturduğu ve Jön Türk adlı günlük gazetenin de finansörü olduğu belirtiliyor. Öte yandan Başbakan İbrahim Hakkı Paşa’nın, Osmanlı Devleti’ne borç veren yabancı bankaların siyonizmin destekçisi olmadıkları yönündeki düşüncesi yanlıştır. Örneğin, Ernst Cassel bütün varlığını Osmanlı topraklarındaki bankacılık uğraşlarından edinmiş, bu varlık kendisine ‘Sir’ unvanını kazandırmıştı. 1909 yılında İstanbul İngiliz Ticaret Odası başkanıydı. Aynı anda hem Osmanlıların hem de İngilizlerin çıkarını korumak ise gerçekten güç işti.

Baron Hirsch ise varlığını Osmanlı’da uyguladığı tahvil spekülasyonundan elde etmişti. 1970 yılında Rumeli ikramiyeli demir yolu borçlanması karşılığı Osmanlı Devleti’nin çıkardığı beheri 400 frank değerindeki 1 milyon 980 bin tahvilin tümünü, fiyatı 128,5 franktan satın alıp bir süre sonra 150 franka devrederek bir çırpıda 136 milyon frank kazanmıştı. Yapımını yükümlendiği o demir yolu yatırımının aksaması ile tahvillerin değeri 115 franka kadar düşmüştü. Osmanlı Devleti de 1 milyon 980 bin adet tahvil karşılığı 792 milyon frank borçlandığı halde bu değer kayıplarından ötürü eline sadece 254 milyon 430 bin frank geçmiş, 537 milyon frank kayba uğramıştı. Yani siyonistler Filistin’deki Yahudi yerleşmesini büyük ölçüde Osmanlılara finanse ettirmiştir.


Orhan GÖKDEMİR -14 Mayıs 2012 - Odatv

****************************************************

Y   o   r   u   m   l   a   r

Misafir - Pandoranın Kutusu

Milyonlarca Oğuz Türkü buhar mı oldu acaba ? Veya 1071'de Türkler Anadolu'da idareyi tekrar ele alırken gerek Anadolu sathında gerekse Rumeli ve Balkan'da nüfusun çoğunluğunu oluşturan Peçenek , Kuman,Bulgar ve Hazar Türk nüfus uzaya astral seyahate mi çıkmışlardı ? Odatv de Türk tarihini yeniden uydurarak yazanlar kervanına mı katıldı ?

2012-05-14 23:52:18
****************************
A.Tamtürk

“Ceviz çürürken içindeki kurtlar şişmanlar”. O ceviz kuruduğundaysa gidip bir başka cevize yerleşirler. Tarih boyunca zor duruma düşen veya çöken tüm devletlerde o ülkelere misafir olarak gelip yerleşen, sonra da devlete sızan Yahudilerin parmağı vardır. Devletler zayıflayıp çökerken Yahudiler daima zenginleşmiştir. İş işten geçtikten sonra ise o ülkelerden kovalanmışlardır ama ne fayda! Araplar, Bizanslılar, İspanyollar erken uyandı, Almanlar geç, Devşirme Osmanlılar daha da geç. Hazar Türkleri ise devlete sızan Yahudi tüccarlar tarafından adeta hipnotize edilip “koma” durumuna sokulmuşlardı, anca çöktükten sonra uyanabildiler. Umarım Türkiye Cumhuriyeti Devleti zamanında uyanır.

2012-05-14 22:55:12
****************************
Misafir - vicdan

Bir rum-yunan aşkı peydah oldu ama kimden ,kim tarafından orası müphem (!) keşke aşkınızın karşılığı olsaydı diğer tarafta (!) elllerine geçen ilk fırsatta neler yapabileceklerini gösterdiler her zaman ama, anlayabilecek dirayet lazım! yok yahudide, yok rumda, yok yunan ermenide! fırsatını bulduklarında neler yapacaklarını adamlar tam bin yıldır durmaksızın ispat ediyor , yoruldular ama bizdeki ne idüğü belirsiz bulanıklar toto okşatmaya her zaman teşne !tarihi manupüle ederken de utanma arlanma , haya namus hak getire! allah belanızı versin!bari mertçe bu sahtekarlığın altına imzanızı atsaydınız(!) illa yumuşağız diyorsanız o ayrı tabii, imzasız YALANLAR !

2012-05-14 21:19:11

***********************************************************************************************


yahudi_hristiyan_savaslari_orhan_gokdemirTürkiye'de Yahudi Hıristiyan Savaşları!

Yüzyıllık Bir İç Savaş : Helenizm, Siyonizm, Türkçülük!

1821'de Mora ayaklanması patlak verince, Fener Patriği Grigoryos Patrikhanenin orta kapısına asılarak idam edildi. Arkası geldi. Patrikten sonra Mora ayaklanması ile ilgileri oldukları gerekçesiyle varsıl on beş Rum daha idam edildi. İstanbul'un her köşesinde önde gelen din adamları için sehpalar kuruldu. Arkasından halktan kişiler de gözlerini kestirdiklerini idam etmeye başladı. İstanbul bir mezbahaya dönmüştü...

Beş yıl sonra Osmanlı yönetimi Yeniçeri Ocağını dağıtmaya karar verdi. 1826'da, Osmanlı'yı yüzyıllarca zaferden zafere taşıyan Yeniçeri sistemi çok sert bir biçimde kaldırıldı. Bu "Hayırlı Olay"dı ve Yeniçeri kıyımıyla gerçekleşmişti. Arkasından birçok Yahudi'nin de kellesi alındı. 1826 Hayırlı Olayı Osmanlı Yahudileri için gerileme döneminin başlangıcı sayıldı. Saray'daki Yahudilerin yerini kısa sürede Fener Beyleri aldı. Savaş başlamıştı.

1821'de başlayan yüzyıllık iç savaş, izleyen yüzyılın başında büyük Selanik ve İzmir yangınları ile doruğa ulaştı. Birincisinde Yahudi evleri, ikincisinde Rum ve Ermeni evleri yakıp yıkılmıştı. Sonuçta Hıristiyanlar kaybettiler ve savaşın bedelini sürgünle ödediler. Türkçülük de işte bu yüzyıllık savaşın bir getirisi oldu.

"Helenizm, Siyonizm, Türkçülük" modern Türkiye'nin doğuşunda da etkili olan yüzyıllık bir iç savaşın izini sürüyor.

Orhan GÖKDEMİR

Son Yazılar