add_ataturkcu_dusunce_dernegi225

ADD Anti-Emperyalist Anti-Faşist Direnişin Merkezi Olmalıdır!

ADD, hiçbir yerli ve yabancı “fon” dan maddi katkı almama onurunu taşıyan örgüttür!

ADD ISPARTA ŞUBESİ 2011 YIL ÇALIŞMA PROGRAMININ DEĞERLENDİRİLMESİ

2012 YILI İÇİN ÖNERİLERİMİZ :

Geçtiğimiz yılın/yılların sağlıklı değerlendirmesi, günümüz olaylarının doğru ele alınabilmesi ve gelecek için nelerin yapılması gerektiğine ilişkin alınacak kararların, yapılacak programın daha gerçekçi ve uygulanabilir olmasını sağlar. Bu nedenle öncelikle Atatürkçü Düşünce Derneği;Niteliği ve Niceliği bakımından nasıl bir örgüttür, nasıl bir örgüt olmalıdır sorularını yanıtlamakla işe başlamanın daha doğru olacağı inancındayım.


1-ADD Bir kitle Örgütü müdür, yoksa bir yığın(kalabalık) örgütü mü ya da lider örgütü mü?

2- ADD’nin işleyiş ilkeleri nedir?

3-ADD “Siyaset üstü” “Siyaset dışı” bir örgüt müdür?

4- ADD’nin “Tam Bağımsızlık” Mücadelesindeki yeri ve konumu nedir?

5-ADD Kemalizm i nasıl algılıyor, nasıl algılamalı?


Bu gün yönetimde(Genel Merkez –İl-İlçe-Belde)olanların öncelikle bu sorulara doğru yanıt vermesi gerekir. Çünkü kendine ilişkin soruları doğru yanıtlayamayan bir yönetim, kendini doğru tanımlayamayan bir örgüt gelecekte yapacağı iş ve işlemlerin doğru bir planını yapamaz.

Bizim gözlemlediğimiz, bu güne kadar ADD “kitle örgütü” niteliği kazanmak için daha fazla üye kaydetmek ve daha geniş kalabalıkları çekim alanına almak doğrultusunda planlar yapmaya ve bu yönde arayışlara yoğunlaştı. Bu algılamanın kaçınılmaz sonucu olarak “kitle” kavramını muğlâk (nitelik bakımından yetersiz) kalabalık(yığın) kavramı ile özdeşleştirildi. Bu yanlış algılama nedeniyledir ki, yüz bin’in üzerinde üyesi olduğundan söz edilen bir örgüt kendi özgörev alanına yapılan yıkıcı saldırılar karşısında bile suskun kalabilmektedir. Yine üç binin üzerinde üyesi olan bir şube, bırakın Genel Merkeze olan katkısını yatırmayı, kira elektrik vb. zorunlu giderlerini bile “Kimi iyi niyetli iş adamlarından sağlanan” bağışlarla karşılamak durumunda kalmaktadır.

Bir başka deyişle, kitleselleşmeyi kalabalıklaşmayla özdeşleştirme algısı bizi sanıldığından fazla yanılttı ve düş kırıklıklarına uğrattı.

******************************************

*“NİTELİKLİ ÜYE-NİTELİKLİ ÖRGÜT.”

Bu durumda şu soruya yanıt vermek zorundayız. ADD nasıl bir örgütlenmeyle dinamizm kazanabilir?

ADD özel bir özgörev (misyon) örgütüdür. Yani ADD’Yİ diğer örgütlerden ayıran temel özellik: Kendi üyelerinin sorunlarını çözmek için değil, Ülkenin ve ulusun temel sorunlarına Kemalist bir bakış açısı ile çözümler üretmek, ürettiği çözümleri hedef kitlesi ile paylaşmak, oluşturduğu/oluşturacağı toplumsal muhalefet yolu ile siyaset üzerinde etkin olmak üzere kurulmuş bir örgüttür. Yani ADD üyeleri öncelikle kendi sorunları veya çıkarları için değil, daha genel çıkarlar ve sorunları çözmek için bir araya gelmektedir, ya da en azından gelmiş olması gerekir.

Buradan şu yargıya varabiliriz :

Atatürkçü Düşünce Derneğinin üye yapısı Türkiye Cumhuriyeti Yurttaşı olan, ya da Atatürkçü Düşünceyi benimsemiş olan herkes değildir. Aksine ayrım yapmaksızın, ülkenin ve ulusun temel sorunlarına Kemalist bir bakış açısı ile çözümler üretecek, ürettiği çözümleri hedef kitlesi ile paylaşabilecek, bu uğurda özveri gösterecek gönüllü kişiler ADD üyesi olarak seçilmelidir.

Yani üyelerini, amaçlarını gerçekleştirme yetisinde olan gönüllü kişilerden seçmesi üstlendiği özgörevi yerine getirebilmesinin ön koşuludur. Kısaca yığın değil “nitelikli üye-nitelikli örgüt.”

******************************************

“İŞLEYİŞ DEMOKRATİK- SİYASAL TUTUM MERKEZİYETÇİ”

Buradan hareketle ADD’NİN bu yapılanmaya uygun özel bir hukuku ve işleyişi olması doğal ve gereklidir. Demokratik Merkeziyetçilik ilkesinin ADD hukukuna ve işleyişine egemen kılınmadan özgörevini yerine getirmesi olanaksızdır.

Burada örgütün “demokratik” olmasından, siyasal tutumunun demokratik olduğunu değil, tam tersine niteliğinin ve işleyiş biçiminin “demokratik” olduğu anlaşılmalıdır. Daha değişik bir söyleyişle bizim tam bağımsızlık ve demokrasi mücadelesinde üstlendiğimiz öz görev (misyon) bizim siyasal tutumumuzu belirler. Bu siyasal duruşun/tutumun adı “Kemalizm”dir.

Nasıl ki “demokrasi” vardır diye, demokrasinin ortadan kaldırılmasının yol ve yöntemlerinin tartışılması söz konusu değilse, “Biz demokratik bir örgütüz” anlayışı ile bunları, yani varlık nedenimiz, özgörev (misyon) alanını tartışmaya açamayız. Böylesi bir tartışma demokratik bir anlayış değil, tam tersine kendi varlık nedeninin tartışmaya açmaktır ki, bu da tartışılabilirliliğin ardından gelmesi kaçınılmaz olarak kendini inkâr etmekle eş anlamlıdır.

Eğer bu tutumu doğru algılayacak bilinç ve irade oluşturulamamışsa örgüt, kendiliğinden ve farkında olmaksızın TÜSİAD’ın ya da TESEV in demokrasi anlayışının peşinden sürüklenen onların demokrasi anlayışını pekiştiren bir işlevi bilerek ya da bilmeyerek üstlenmiş olur.

Öte yandan Örgütümüz, iç işleyiş bakımından, gerek üyelerinin gerekse şube yöneticilerinin düşüncelerini ve eleştirilerini özgürce ortaya koyabilmelidir. Bu ancak örgüt içi demokratik bir ortamla sağlanabilir. Karar alma süreçlerine olanaklar ölçüsünde en geniş katılım sağlanmalıdır.

Bu durumda üyeler ve kadrolar içlerinde bir tepki, kuşku ya da güvensizlik öğesi biriktirmezler.

Böylece merkeze olan güven artar, Genel Merkez yönetimi güçlenir.

Güçlü dinamik bir örgüt yapısı sağlanabilir.

“KENDİ KADROLARINI KENDİ İÇİNDEN YETİŞTİREN ÖRGÜT”

Sorunları çözmek, durumları ve süreçleri yönetmek, gelişmeyi sağlamak, ancak politik araç
ve biçimlerin doğru kurgulanışı, sürecin doğru algılanması, kadroların verimli kullanımı ve örgüt içi demokratik kuralların işletilişine bağlıdır. Bu ise bilgilenme, tartışma, değerlendirme, yeniden yorumlama çabalarının sürekli kılınmasından başka bir şey değildir.

Diğer yandan “ben yaptım”, “ben başardım” hastalığı özünde ciddi bir başarısızlığın göstergesi olduğu gibi, aynı zamanda örgütün ve kendiliğinden hareketin sınırlarını daraltan bir anlayıştır. Örgütün üretme gücünü, yetisini dumura uğratan, lider ne derse doğrudur yaklaşımı alternatif politikaların üretilmesini engellediği gibi, bu anlayışlarla uğraşarak doğru bir yere varabilmemiz de olanaklı değildir.

Bu durum çok değişik biçimde adlandırılabilir ama biz “siyasi körlük ve basiretsizlik” diyelim. Bu siyasal körlük nedeniyledir ki içinde bulunduğumuz süreçte artık örgütümüz kendi kadrolarını kendi içinden yetiştiren, adeta lider okulu niteliğinde olan kimliğinden uzaklaşarak, dışarıdan “insan nakil” eder olmuştur.

Bu genel değerlendirmeden hareketle ADD’nin 1998 yılından bu yana ”kısa ara dönemler dışında” her genel kurul öncesinde kamuoyunda tanınan isimlere genel başkanlık ya da yöneticilik önerisi götürülmesi, aynı zamanda örgütün kadro yetiştirmede, kendi geleneğini yaratmada, kendi birikimini oluşturmada başarısız olduğunun tescili/doğrulanması anlamına gelip gelmediği sorgulanmalıdır.

Bu nedenledir ki; ADD de örgüt ile genel merkez, hatta şubeler arasında görev ve sorumluluk duygusu içinde, karşılıklı güvene dayalı bir yapılanmayı gerçekleştirmek neredeyse olanaksız hale gelmiştir. Çünkü ödenti sorumluluğu dâhil üye görev ve sorumluluklarını yerine getirmeyen, eylem ve etkinliklerden uzak duran üye ve onun seçip gönderdiği delege kaçınılmaz olarak kamuoyunda tanınan, örgüte para sağlayacağına inandığı, medyatik isimlerin peşine düşerek, yerine getirmediği görev ve sorumluluktan kurtulmuş olacaktır.

Çok az sayıdaki üye ve delegeyi değerlendirmenin dışında tutarak söylemeliyim ki seçenler, bu davranış biçimiyle, seçtiği yönetici tarafından güdülmeyi baştan kabullenmiş olmaktadırlar.

Yine bu nedenledir ki ADD Genel kurulları işlevinden uzaklaşmış, düşüncelerin, programın yapılan/yapılmayanların değil, kişilerin yönetimde yer alabilme yarışmaları dışında hiçbir sonuç üretmeyen toplantılara dönüşmüştür.

Kuruluş felsefesi “ülkenin ve ulusun temel sorunlarına Kemalist bir bakış açısı ile çözümler üretmek” olan bir derneğin etkili olabilmesi için öncelikle üyelerinin özgür, bilinçli, sorumluluk sahibi olması, Yönetiminin katılımcı ve özeleştiriye açık bir yapıya kavuşturulması zorunluluktur. Üyenin bilinçli olup, örgütüne sahip çıktığı, kurşun asker/ naylon delege/ bindirilmiş kıta olmayı reddettiği bir ADD’ ye bu gün her zamankinden daha çok gereksinimimiz olduğunun artık farkına varmalıyız.

ADD Yİ “SİYASET DIŞI” GÖSTERME ANLAYIŞI EGEMEN GÜÇLERİN BİR DAYATMASIDIR

Bir başka yanılgı da ADD’nin siyasetle olan ilişkisi konusunda yaşanmaktadır.

“Biz siyaset üstüyüz” ya da “siyaset dışındayız” vb anlayışlar, ADD nin kuruluş amaçlarına, felsefesine, kuruluşunda belirlenen özgörevine aykırı, ADD yi ülke siyasetinin dışında tutmaya yönelik sakat bir anlayışın dolaylı, örtülü anlatımıdır. Bu anlayış bizi bir hobi, lobi, burs, kurs vb. ikincil önemdeki, hatta hiç de görevimiz olmayan etkinlikleri temel amaçmış gibi göstermek, böylece sistemin aksaklıklarını onaran, sisteme katkı koyan, sistemle bütünleşmiş bir örgüt konumuna sürüklemiştir.

ADD’yi “siyaset dışı” gösterme anlayışı egemen güçlerin bir dayatmasıdır.

Mücadelenin yalnızca bize dayatılan sözde “ileri demokrasi”nin ufku ile sınırlı olmasını, bu sınırlar içinde kalarak işleyişin sürdürülmesini, hatta bunun bir zorunluluk ve erdem gibi gösterilmesini öneren anlayışlar kaçınılmaz olarak yenilgi ve teslimiyetin değişik biçimde bir anlatımıdır.

Genel Merkez yönetimi amaç dışı bu tür etkinliklere destek vererek, katkı koyarak ikincil amaçların temel amaç gibi görünmesini zımni (örtülü) onay verir konuma sürüklenmiştir.

ADD’nin kendi özgörev alanını boş bırakmasına neden olan bu anlayış sürdükçe, yapılacak plan ve programlar yaşama geçirilemeyecek, sorunlar karşısında yeni çözümler üretmek yerine mevcut işleyişi korumaya yönelinecek, örgüt tüm birimleriyle özgörevinden uzaklaşarak ikincil sorunlarla enerjisini, gücünü, zamanını tüketecektir.

Üzerinde özenle durmamız gereken bir diğer yanlış eğilim ise “ADD’nin bir siyasal örgütün (partinin) işlevlerini üstlenmesi”, ya da siyasal parti gibi tavır ve tutum alması yönündeki istemlerdir.

Üzülerek belirtmek gerekir ki, gerek geçmişte yapılan ADD içinden sezaryenle parti yaratma girişimleri, gerekse son genel seçimlerde girilen “güç birliği” sürecinin doğru yönetilememesi geniş halk yığınlarının ADD’NİN kendi özgörev zemininde ve doğru algılanmasını engellemiş, Kemalizm karşıtlarının karalama ve itibarsızlaştırma girişimlerine zemin hazırlanmıştır.

Bu anlayış bir yandan ADD yi kısırlaştıran, politika üretmek yerine üretilmiş politikaların (doğru ya da yanlış olduğuna bakılmaksızın) peşinden sürüklenilmesine neden olurken, öbür yandan örgütümüzle kimi ortak paydaları olan siyasal partilerle hiç gereği yokken tartışmalara girilmesine, kırgınlıklara, ortak buluşma zemininin daraltılmasına ve karşılıklı bir güven bunalımına ortam yaratılmıştır.

ADD’ye bir “siyasal parti”, ne de «sivil toplum kuruluşu» «NGO» dur. ADD şeklen (nicel yapı bakımından) STÖ gibi görünse bile özü(niteliği) bakımından bu genellemenin dışında bir yapılanmadır.

Egemen güçlerin ADD yi STÖ olarak algılatmak ve diğerleri ile genelleştirmek istemesi, içimizde kimilerinin de örgütü böyle tanımlaması ADD nin “kitle örgütü” kimliğinin ötelenmesine, örgütte amaç ve yöntem kaymasına/yitimine, örgütün silikleşmesine, “karşı devrim güçlerinin yıkımlarını onarma dışında” işlevsizleşmesine yol açmaktadır.

Diğer taraftan yıllarca yaşanan süreç ve olaylar göstermiştir ki, ADD’nin üst yönetim organlarına seçilenlerin büyük bir çoğunluğu, siyasi arenada kendini tanıtmak, üst yönetimde olmanın sosyal getirisini yeri geldiğinde kullanarak siyasi ikbal elde etmek amacıyla hareket etmektedirler. Geçtiğimiz dönemlerde 25 GYK üyesinin 17 sinin aday adaylığı için yarıştığı henüz belleklerimizde tazeliğini koruyor olmalıdır.

Bu durum tabandaki üyelere ve delegelere “kendilerinin, kimilerinin siyasi yükselişi için kullanıldığı” duygusunu yaratmaktadır. Siyasi bir partide seçilme olanağı elde edenlerin/ seçilenlerin ADD ye uğramamaları bir yana iletişim bile kurmamaları, gerçekten ADD’nin kendilerine verdiği sosyal güç ve enerjiyi kendi nam ve hesaplarına kullandıklarının göstergesi olduğu gibi delege ve üyelerin “kullanılma” duygusunu pekiştiren davranışlardır.

ADD ANTİ-EMPERYALİST ANTİ-FAŞİST DİRENİŞİN MERKEZİ OLMALIDIR

Türkiye Cumhuriyeti, tarihinde hiç olmadığı kadar büyük bir tehlike ile yüz yüzedir. Cumhuriyet rejiminin tasfiye edilmesi, BOP gereği ülkenin bölünmesi ve ülkede dinci bir faşizmin yerleştirilmesi çabalarında sona yaklaşılmıştır. Yasal yollardan amaçlarına ulaşmanın olanaksız olduğunu gören “işbirlikçi-dinci” iktidar hedefe ulaşmak için gerici-faşist bir rejimin tüm altyapısını kurmuştur.

Geçmişte faşizme yönelen siyasal anlayışlar, Cumhuriyet’in bekçiliğini yapan devlet kurumlarının (Ordu ve yargı) varlığı, yeterli kadrosu ve kitle tabanının olmaması nedeniyle başarıya ulaşamamışlardı.

Ancak bu gün Ordu, yargı ve tüm muhalefet baskı altına alınmış ve susturulmuştur.
Diğer taraftan Türkiye’de ilk kez faşizmin kitle tabanı oluşmuştur. Cumhuriyet yıkıcılığında birlikte hareket eden AKP ve PKK ittifakının son genel seçimlerde ve bu gün yapılan anketlerdeki yükselişleri bunun açık göstergesidir.

Ülkemize emperyalizm tarafından kumanda edilen faşist bir diktatörlük; BOP eşbaşkanlığı aracılığı ile yerleştirilmiştir. Öyleyse verilecek mücadelenin niteliğini iyi tespit etmek gerekir.

Faşizmi sistem içinde eritmek ya da kazanmak mümkün değildir. Faşizme karşı mücadelenin aynı zamanda emperyalizme karşı mücadele olduğu gerçeği ile Emperyalizm ve Faşizm Tam bağımsızlıkçı antifaşist bir mücadele ile bertaraf edilebilir.

Dünya örnekleri göstermiştir ki, faşizm, demokrasinin tüm olanaklarını kullanarak güçlenir ve bir süre sonra onu yok eder.

Tarih egemen sınıfların diktatörlük biçimi olan faşizmle uzlaşılarak, onun koyduğu kurallar içinde yapılan etkinlik ve eylemlilikle faşizmin alt edildiğini yazmamıştır/yazmayacaktır.

Faşizmle karşı uzlaşılarak ya da kimi ödünler verilerek, reformlar yapılarak mücadele ancak akıldışı ve hayalci bir anlayışın ürünüdür. Faşizme karşı mücadelede ise ilk önemli adım her alanda ve her anlamda örgütlü olmak, örgütlü direnişi gerçekleştirme yeteneğine sahip olmaktır.
Direnişin yol haritası ise Kemalizm’dir.

Dışarıdan güdümlü gerici dinci faşizm karşısındaki direnişin merkezi ve ilham kaynağı Kemalizm’dir. Çünkü Kemalizm, bölücülüğe karşı milliyetçilik ve dinci gericiliğe karşı laiklik ilkeleri üzerinde yükselen bir tam bağımsızlık ideolojisi olduğu gibi aynı zamanda Altı Ok programı ile kendini tanımlayan antiemperyalist bir ideolojidir.

Tam da bu nedenledir ki; ülkenin ve ulusun temel sorunlarına Kemalist bir bakış açısı ile çözümler üretmek” öz görevi ile kurulan ADD antiemperyalist antifaşist direnişin örgütlenmesine ön ayak olmalıdır.

“İŞGALE KARŞI DİRENMEK YERİNE, BOYUN EĞEN BİR ÖRGÜT” OLAMAYIZ

Günümüzde demokrasi kavramı yalıtılmış, içi boşaltılmış, egemen güçlerin oluşturduğu sistemin kendini yeniden üretmesinin nesnesi, anahtarı haline gelmiştir. Örneğin 12 Eylül Referandumunda halkın önüne uzatılan “Darbe mi, demokrasi mi?” ikileminde kimilerinin Darbeye (!) karşı demokrasiden yana, daha doğrusu AKP‘nin demokratik bir partiymiş gibi meşrulaştırılmasından yana tavır almış olması çarpıcı bir örnektir.

Hatta bir kısım lejyoner aydının “yetmez ama evet” çığırtkanlığı yapması demokrasinin egemen güçlerin egemenliğini sürdürme aracı olarak da algılanabildiğinin somut göstergesidir.Bu durumda mücadeleyi Cumhuriyet yıkıcılarının koyduğu sınırlar içinde sürdürmek, Cumhuriyet yıkıcılarına boyun eğmekle/teslimiyetle özdeşleşir.

Mücadelenin bu sınırlar içinde sürdürülmesini öneren anlayış bizi Mustafa Kemal ile değil, 30 Ekim 1918 Mondros Mütareke koşullarına karşı çıkış yerine kabullenmeyi öneren Osmanlı hükümeti ve Mütareke Medyası ile özdeş konuma düşürür.

Yani iktidarı ele geçirmiş karşı devrimci güçlerin çizdiği sınırlara razı olmak, o sınırlar içinde mücadele vermenin zorunluluk ve erdem olduğunu kabullenmek karşı devrime TESLİM olmaktır.

Direnmek yerine İşgale karşı boyun eğen elindeki silahlarını teslim eden, Kolordu komutanı Ali Nadir Paşa ve İzmir valisi İzzet Paşa, acı örnekler olarak tarihteki yerini almıştır. Onları teslim olmaları, işgale boyun eğmeleri bile kurtaramamıştır. O zaman soruyu şöyle soralım.

Her şeyi göze alıp Samsuna yürüyen Mustafa Kemal mi olunmalı, yoksa işgale karşı boyun eğen Kolordu komutanı Ali Nadir Paşamı? ADD üye ve yöneticilerinin tercihlerini “Mustafa Kemal olunmalı” yönünde yaptıklarını hiç düşünmeden söyleyebilir miyiz?
Görünüşte evet. Ama yaklaşım, çözüm önerisi ve eylemde ise tartışılır.

ATATÜRKÇÜLÜK/KEMALİZM BİZE BİR REÇETE VEYA ŞABLON SUNMAZ.

Bu durumda İzlenecek yol, “dinamik yaklaşım tarzı” olmalıdır. ADDnin hedefi, eldekini onarmak değil, onu yeniden değiştirmenin yollarını arayan ve bu amaçla plan ve program yapan bir örgüt olmaktır. Yani biz, önümüze atılan konuları değil, kendi öz görevlerimizin doğru bir saptamasını yaparak, buna çözümler üreten kendi programımıza göre düşünmeliyiz.

Bunun için, statükonun kalıplarının kırılması; mevcut sistemin kendini yeniden üretmek için sakladığı, tahrif ettiği, yozlaştırdığı “yaşam Parçacıkları”nın bulunması; bunların bütünleştirilerek bir sonuç çıkartılması üzerine durulması daha sağlıklı bir yaklaşım olarak algılanmalıdır.

Eğer bizler politika üretememekle, “politika üretme kısırlığı ile özürlü” bir öz görevi temsil etme anlayışını sürdürürsek(ki şu anda yaşanan budur) örgütlenmede, yalnız heyecan ve coşkunun sönmesine, karamsarlığın ve isteksizliğin, çözülmenin artmasına neden olmakla kalınmayacaktır.

Daha da kötüsü, önce yapay ayrılıklara, “kişilerin” örgüt yapılanmasının üzerinde algılanmasına, daha iyiyi yapma yarışı yerini piyasa koşullarına uygun rekabetin almasına neden olunacaktır. Böyle bir yapının zorunlu geleceği nokta, örgütün kendi özünden ve amaçlarından uzaklaşması, kendi hedef kitlesine yabancılaşması, içinin boşalması, kof bir kalabalığa dönüşmesidir ki bunun işaretleri şu anda ADD de yaşanmaktadır.

Daha da acı olanı bu anlayış ve algılama kayması/yitimi kendine kurtarıcı olarak umut bağlanan bireylerin peş peşe yok olmalarına, sahneden çekilmelerine, kendisi ile birlikte beraber örgütün kimi aktif ve dinamik unsurlarını da peşinden sürüklemesine neden olur ki, bu bir örgüt için tükenişin işaret fişeğidir.

Atatürkçülük/Kemalizm bize bir reçete veya şablon sunmaz. Ne yazık ki Atatürkçülüğü bir şablon ya da reçete gibi algılama alışkanlığı örgüt içinde yaygın bir hastalıktır. Bu hastalığın kaynağında, içinde bulunulan koşulları doğru tahlil edememe, araştırma ve inceleme yapmak, yeniden üretmek yerine var olanla, söylenenle hareket etmeyi alışkanlık haline getirmiş ve statükonun korunmasını yeterli gören anlayışlar yatmaktadır. Örgüt adeta bürokratik bir mekanizmaya dönüşmüştür.

Bir başka anlatımla Atatürkçülüğü, Atatürk’le sınırlandıran, Dünyada ve Türkiye’de yaşanan/yaşanacak olan köklü değişikliklere, Kemalist bir yaklaşımla müdahil olamayan anlayışlar, (istisnalar dışında) neredeyse örgüte egemen olmuştur. Bu en hafif söylemle Atatürkçülüğe / bu uğurda kan ve can verilerek yaratılan Kemalist geleneğe yapılabilecek en büyük kötülüktür.

Elbette tarihi ayrıntılarıyla bilmeden, günümüzdeki felaketin nedenlerini ve çarelerini bulamayız. Ancak tarih hiçbir zaman felaketten kurtuluşun sihirli anahtarını avuçlarımıza koymaz. Bu anlamda Atatürkçülüğü, yön gösteren, genel bir rehber olarak algılamak, Atatürkçü politikaların oluşturulmasının ancak yoğun araştırma, inceleme ve tahliller sonunda yeniden eylemli olarak üretmek olduğunu kabullenmek zorundayız. Bu, işin, olmazsa olmaz yanıdır.

Atatürkçülüğü, yön gösteren, genel bir rehber olarak algılayarak amaçlarımızı net olarak ortaya koyamadığımız içindir ki hedef kitleye kendimizi ya anlatamıyoruz, ya da yanlış anlatıyoruz. Bu kaçınılmaz olarak süreç içinde çözülmeler, savrulmalar, yanlış hedefe yönlenme / yönlendirilmeleri yaşamamıza neden olabiliyor.

ADD için yıkım ya da tükenişin işaret fişeğinden kastımız tam da budur.

“YÖNETİCİ” DEĞİL “LİDER”

Bu yıkımın, tükenişin önüne geçmek elbette ki olanaklıdır. Ancak bu nokta da liderlik ve örgüt ilişkisi yaşamsal önem taşır. Örgüt; bir hedefe ulaşmak uğruna eylem ve düşünce birliğine varmış bir grup insanı tanımlar. Ancak eylem ve düşünce birliği, kayıtsız-şartsız tek bir düşün-plan çerçevesinde iş yapmayı tanımlamaz. Canlı bir örgüt mekanizması; temel programatik görüşlerde birliği gerektirse de her konuda aynılaşmayı kaldıramaz. Örgütlenmenin temel amaçlarından biri başkalarıyla bir araya gelip iş yapan, etkin bir güç olabilmek ise; diğer bir temel amacı da farklı görüş ve düşünüşte olanların tartışmalar yoluyla ilerici bir ivme yakalayabileceği anlayış olmalıdır. Bu görev ve sorumluluk ise lider in kimliğinde şekillenir.

Örgütün kuruluş amacını, hedef kitlesini, işleyişini, kimlerin yanında ve karşısında olduğunu kavramamış, kavrayamamış lider kişilerle tükenişin önüne geçmek olanaksızdır. Özellikle kriz dönemlerinde yeni çözümler üretmek yerine mevcut statüyü veya yapıyı korumayı yeğleyenlerle krizlerin aşılmasının olanaksızlığı bir yana diğer demokratik kitle örgütlerinden uzaklaşmaya ve örgütün yalnızlaşmasına neden olunmaktadır.

Sözünü ettiğimiz bu kişiler lider değil olsa olsa “idareci” dirler. İdareci olanlar, sadece günü kurtarmayı iş edinirler. Örgütün mücadelenin gerisinde kalmasının ve örgütün tükenişine neden olmanın suçunu eldeki malzemeye atarak kendince çıkış yolu da bulurlar.

Sorunu genel hatları ile tanımlayarak, “suç”u “ötekine” yüklemek ve çözüme dair doyurucu bir fikir üretememek işin doğasında vardır. Bu kişilerin aynı zamanda örgüte olan güvensizlikleri, örgütte bir özgüven yitiminin yaşanmasına da neden olabilmektedir.

ADD bir ticari kuruluş değil bir düşünce örgütüdür. ADD’nin gücü; sayısal çokluğundan, ya da Genel Başkanın, yöneticilerinin kamuoyunda, medyada tanınmış kişilerden olmasından değil, elindeki en büyük güç/silah olan savunduğu düşün sisteminin tutarlılığından kaynaklanmaktadır. Bu gerçeği göz ardı ederek, sanki reklamı yapılacak bir meta gibi, her genel kurul öncesi “Genel Başkan” arayışına çıkılması tek kelimeyle “ayıp”tır.

Bu ayıplı gerçekten ivedilikle kurtulmak yöneticileri bilgi birikimi, örgüt deneyimi olan, örgütüne ve örgütünün güç kaynağına inanan ve güvenen kendi kadrolarımız içinden seçmek tarihsel bir zorunluluk ve görevdir.

SONUÇ / SON SÖZ

Yaklaşık yirmi yıla varan ADD üyeliği, 14 yılı aşkın ADD Şube Başkanlığı ve 27 yıllık Tarih Öğretmenliği deneyim ve birikimiyle, yaşadığımız kimi sorunların altını çizmeye ve değerlendirme yapmaya çalıştığım bu yazı elbette tartışmaya açıktır. Buradaki temel amaç; Cumhuriyetin tüm değer ve varlıkları ellerimizden acımasız bir zorbalıkla alınırken, yalnızca protesto etmenin çözüm olmadığı, alternatif (seçenek) üretmeden ve bunu uzun vadede takip etmeden yapacağımız her eylem ve etkinliğin sonuçsuz kalacağı, kendimizi tatmin dışında bir işe yaramayacağı gerçeğinin gözler önüne serilmesi yolunda bir denemedir.

Mayıs-Haziran 2012’de ADD Genel Merkez “Genel Kurulu” yapılacaktır.

Diğerlerinde olduğu gibi bu genel kurulda da, “fikirleri değil, kişileri” tartışacaksak, yaklaşan değil, yaşanan faşizmle nasıl-hangi yöntemlerle mücadele edileceği, yığın örgütü olmaktan çıkıp nasıl “kitle örgütü” olacağımız, kararlı, tutarlı ve güçlü bir örgütlenmeyi nasıl gerçekleştireceğimiz vb. sorulara yanıt bulmadan toplanıp dağılacaksak yalnız örgütümüzün değil, ülkemizin ve ulusumuzun geleceği gerçekten karanlık olacak demektir.

Dünya ve Türkiye ölçeğinde yaşanan/yaşanacak olan köklü değişikliklerin oluşturduğu / oluşturacağı yeni dengelerin belirlediği/belirleyeceği emperyal dünyanın kendini yeniden üretme sürecine Atatürkçülerin müdahil olmayı işlevsel hale getirip sürekli kılması, Atatürkçü örgütün, ADD’nin vazgeçilmez ve ertelenemez temel özelliği, özgörevidir.

Cumhuriyet yıkıcılarının gücünün cumhuriyetçi güçlerin örgütsüzlüğüne bağlı olduğunu hepimiz bilir ve söyleriz. Ama bu konuda “ben ne yapabilirim?” değil başkalarının bir şeyler yapmasını bekleriz Hatta o başkalarını öylesine acımasız eleştiririz ki, “Cumhuriyet yıkıcıları bile bu denlisini yapamaz!” dedirtir insana.

Atatürkçülük konusunda binlerce kitap yazı, makale kaleme alınmıştır. Bugün öylesine bir kirli bilgi pompalanıyor ki, eskilerin deyimi ile “At izi, it izine karışmış” durumda.

”Sivil örümceğin” ağını Atatürkçüler için örmediğini söylemek safdillik olur. Kimi yazarlara, lejyoner aydınlara Soros vakıfları aracılığı ile sağlanan cömert olanaklar gözden kaçırılmamalıdır. Atatürkçüler arasında yarılmalara, ayrışmalara, çözülmelere neden olabilecek ve Atatürkçü-Cumhuriyetçi mevzilerde önemli hasarlar yaratacak düşünce ve fikirlerin, bu cömert olanaklardan yararlananlarca (kirli)bilgi olarak servis edildiğini unutmayalım.

Doğru ve yanlış arasındaki ayırımı yapmak, emperyalizm olgusunu doğru kavramak, Atatürkçülüğü kimi lejyoner kalemlerden değil Atatürk ten ve Atatürkçülerden öğrenmekle olanaklıdır.

2011 yılını yukarıdaki ölçütlerle değerlendirdiğimizde yol aldığımızı söyleme olanağının olmadığını düşünüyorum. Yıkılmaz, sarsılmaz dediğimiz mevziler ellerimizden alındı ve yok edildi. Atatürkçüler üzerinden belki silindir geçmedi ama zindanlarda çürümeye terk edildiler.

Eğitimimiz, savunmamız milli/ulusal olmaktan çıkarıldı, işgal güçlerinin ellerine teslim edildi. Tümünü saymayalım. Yaşanan/yaşatılan olumsuzluklar karşısında dişe dokunur bir tepki koyamadık. 2011 yılı çalışma programına olumlu güzel şeyler yazdık ama tam anlamıyla gerçekleştiremedik.

Bunun sorumluluğunun önemli bir bölümü 2010 yılında oluşturulan GYK da ise de, aynı oranda GYK’yı seçen Şube başkanları ve delegeler de en az seçilenler kadar sorumludurlar.

Mevcut GYK’nın yapısı içinde örgütsel ve düşünsel bilince sahip, sorumluluklarını içselleştirmiş az sayıda kişinin çabaları Ne GYK’ nın, ne de bütünüyle örgütün niteliğini, işleyiş ve yapısını değiştirmeye yeterli gelmeyeceği gerçeği tüm çıplaklığı ile gözler önündedir. Aynı yapı 2012 Genel Kurulunda da gerçekleşirse ADD’ nin tartışılacak bir geleceği de olmayacaktır diye düşünüyorum.

2012 için bir cümlelik önerim olacak.

“ Bir şeyler yapmalı. Ama yaptığımız şeyler karşı devrimcilerin cephesinde bir yarılmaya, çözülmeye, gedik açmaya yaramalı, beynimizde, yüreğimizde sadece “hoş bir seda” olarak kalmamalı. Sadece hoş bir tat bırakıyorsa, “bir şey yapmamayı yeğleyelim”.

Saygılarımla.

ADD ISPARTA ŞUBE BAŞKANI YÖNETİM KURULU ADINA
Mahmut ÖZYÜREK - 30 Ocak 2012

**********************************************************************

2012 YILINA İLİŞKİN BEKLENTİLERİMİZ ve YAPILMASI GEREKENLERE İLİŞKİN GÖRÜŞ, DÜŞÜNCE ve ÖNERİLERİMİZ

Ø 1-YENİ ANAYASA DAYATMASI: ABD’nin Akdeniz ile Hazar denizi arasında 250-300 km derinliği olan bir “enerji koridoru” açmak istemesinden kaynaklanmaktadır. Bu projenin önündeki en büyük engel, üniter yapısı ve güçlü ordusuyla Türkiye’dir. BOP eşbaşkanlığı,
tüm çabalarına karşın üniter yapıyı güvence altına alan ilk 3(üç) maddeyi değiştirmeyi başaramamıştır. Yeni Anayasa dayatmasının özü ilk üç maddenin değiştirilmesidir.

· a)ADD tüm olanaklarını seferber ederek 1923’ün yazılımının değiştirilmesini amaçlayan bu yıkım ve parçalanma Anayasasının karşısında durmalıdır. Yalnız Küçük Kurultay ve benzeri toplantılar değil, her şube bulunduğu bölgeden konu ile ilgili “düşünce üretebilecek” bölgesinde etkinliği ve saygınlığı olan kişilerle görüşerek, bu kişilerin isimlerini ADD Genel Merkezine bildirebilir. ADD Genel Merkezi bu kişileri davet ederek (örn Ankara’da) geniş katılımlı bir toplantı düzenleyebilir. Bu toplantı(Form-Kurultay) sonunda alınan “Yeni Anayasaya Direnme“nin şekil, yöntem ve araçları ile ilgili karar kamuoyuna açıklanabilir. Planlı, sürekli, sonuç alıcı bir program oluşturulabilir.

· b) Atatürk ve Cumhuriyet ilkelerini ortadan kaldırma girişimlerinin önlenmesini amaçlayan “Anayasa Formu” adıyla kurulan çalışmanın içinde ADD eylemli olarak mutlaka yerini almalı.

· c) Aslî ve Talî Kurucu İktidarlar(ve Meclisler) tarafından devletin temel felsefesini oluşturan anayasanın değiştirilemez maddelerini savunmak için, bu maddeleri sahiplenen Türk vatandaşlarının, kaynağını anayasadan alan “Direnme Hakkı”nın, olduğunu, önce örgütümüze, sonra her İl-İlçe- hatta köylerde seri etkinliklerle anlatmanın yol ve yöntemleri bulunmalı, buna uygun bir planlama geniş katılımlı( örn: tüm il ve ilçe şube başkanları vb.) bir toplantı ile yapılmalıdır.

· d) ADD’nin Eşgüdümünde; Barolar, Üniversiteler, Emek örgütleri, Yeni Anayasaya karşı çıkan tüm siyasal Partiler, Demokratik Kitle Örgütlerinden oluşan, bir “Platform”un çalışması ivedilikle ve öncelikle planlanıp yaşama geçirilmelidir.

“ADD, 2012 yılı eylem planının” omurgası “Yeni Anayasa Dayatması”na karşı yapılacak eylem ve etkinlikler oluşturmalıdır.

Ø 2- ABD’nin Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi çerçevesinde, içinde Kıbrıs, Lübnan, Suriye, Kuzey Irak, Güneydoğu ve Doğu Anadolu, Nahcivan, Ermenistan ve Azerbaycan’ın bulunduğu koridoru, Hazar enerji kaynaklarının üretim bölgelerini ele geçirebilmek için işgal etmek (fiili-siyasi) için bölgemizi ateş çemberine dönüştürmüştür. Türkiye’deki siyasal iktidar ABD’nin bu amacına ulaşabilmesi için koçbaşı olarak kullanılmaktadır. Türkiye ABD’nin çıkarları uğruna ateş çemberinin içine atılmak istenmektedir. Bu tehlikeli sürece karşı durabilme adına ulusal ve uluslararası ölçekte Platformlar oluşturulmuştur.

ADD’nin özgörev kapsamında olan “ Yurtta barış, Dünyada barış” ilkesini ödünsüz savunmalı, savaş karşıtı güçlerle eylemli dayanışmayı 2012 hedefleri arasında planlamalıdır.

Ø 3- Küresel bir saldırı ile yok olma tehdidi altında olan üretici köylünün örgütlenmesi, var olan örgütlenmelerle dayanışma, aynı küresel saldırı altında olan emek örgütleri ve esnaf örgütleri ile ortak eylem ve işbirliği olanakları her ortamda sağlanmalıdır.

Ø 4 ) Türkiye Cumhuriyeti, tarihinde hiç olmadığı kadar büyük bir tehlike ile yüz yüzedir :

Cumhuriyet rejiminin tasfiye edilmesi, BOP gereği ülkenin bölünmesi ve ülkede dinci bir faşizmin yerleştirilmesi çabalarında sona yaklaşılmıştır.

Son vuruşun yapılabilmesi için Türk halkının beyninde yüreğinde yer etmiş olan “Atatürk” silinmek ve yok edilmek istenmektedir.

Atatürk’ü silmeden amaçlarına ulaşmanın olanaksızlığını cumhuriyet yıkıcıları da biliyor. Ama bu ihanet yürüyüşünde azımsanamayacak bir yol aldıkları kesindir. Bu nedenle her alanda ve her anlamda saldırılar yoğunlaşmıştır.

Artık bu yıkıcı ve pervasız saldırılara karşı “cılız ya da yazılı protesto” ile yetinilmemeli, karşı cephede gedikler açabilecek, hiç değilse tedirginliklerini artıracak eylemlere yönelinmelidir.

Saygı ve başarı dileklerimizle.

ADD ISPARTA ŞUBE BAŞKANI YÖNETİM KURULU ADINA
Mahmut ÖZYÜREK - 01 Şubat  2012

İlk Kurşun - 25 Şubat 2012

Son Yazılar