manzarai_umumiye225

MİT’i kurtardı peki, Erdoğan’ı kim koruyacak?

Eğer Başbakan yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı yönünde adımlar atmak, özel yetkili mahkemeleri kaldırmak yerine, etrafındakilere koruma zırhı sağlama yönünde otoriter adımlar atmayı ve kapalı kapılar ardında özel temsilcileri aracılığıyla teröristlerle görüşmeyi yeğlerse, kendisini kimin koruyacağını düşünmeye başlamalıdır.

Kapalı kapılar arkasındaki hiçbir şeyin çağımızda gizli kalmayacağını herkesten daha iyi kendisi bilmektedir. Polis ve yargıdaki kadrolaşmaya kendisi destek olmuştur.

AKP iktidarının onuncu yılında iktidarı paylaşma mücadelesi kızıştı. Tayyip Erdoğan’ın iktidarı paylaşmama niyeti ve iktidarını sağlamlaştırmak için yaptığı hamleler, emniyette ve yargıda mevziler edinmiş  olan, dış güçlerin güdümündeki,  cemaat cephesini hareketlendirdi. AKP içinde cemaat çatışması yok diyen yandaşları öyle bir savurdu ki herkes ne olduğunu şaşırdı. Önümüzdeki günlerde yapacakları  açıklamalar büyük bir ihtimalle iktidar savaşlarının bir çok ipuçlarını da  ortaya koyacak.

Cemaat MİT hamlesiyle adeta rest çekti. Cemaatin resti hiç beklenmedik  boyuttaydı.  Hangi koşullar cemaati böyle büyük bir rest çekmeye zorladı o daha sonra ortaya çıkacak, ama cemaatin cephe kaybetmeye başlayacağı kesin.  İktidar savaşının  yakın geçmişini özetleyerek, bugüne bakmakta yarar var.

Tayyip Erdoğan 2007 seçimlerinde Milli Görüşçü cepheyi  tırpanladı. Bunu askerlerin isteği olarak göstererek  vicdanen kendisini aklamaya çalıştı.  Aslında Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olmasını da istemiyordu.  Ama Devlet Bahçeli’nin anlaşılması mümkün olmayan çıkışı Tayyip Erdoğan’a  başka seçenek bırakmadı. Devlet Bahçeli çıkışı ile AKP içindeki iktidar çekişmesini ertelemeyi başardı.

Hatırlatmakta  bir fayda var. Biliyorsunuz geçtiğimiz Aralık ayında Başbakan Tayyip Erdoğan’nın rahatsızlığı sürecinde AKP içinde ortaya çıkan muhalif sesler Devlet Bahçeli’yi endişelendirdi ve “Türkiye’deki siyasi istikrarın devamı için” Tayyip Erdoğan’ın önemini vurgulamaktan kaçınmadı.

Demek ki,  Devlet Bahçeli “Türkiye’de siyasi istikrarın devamını” AKP’deki istikrarın devamına bağlıyordu.  Devlet Bahçeli’nin AKP’de istikrarın devamı için önümüzdeki günlerde nasıl bir katkı yapacağını hep beraber göreceğiz. İşinin zor olduğunu söylemekte fayda var ise de Devlet Bahçeli’nin AKP lehine çıkış yapma potansiyelini de küçümsememek gerekir.

2009 Mart’ında yapılan yerel seçimlerden önce 14.Ocak.2009 tarihinde Saadet Partisinin Çağlayan’da yaptığı Gazze mitinginde topladığı çoşkulu kalabalık Tayyip Erdoğan’ı çok endişelendirdi. Milli Görüş bütün heybetiyle meydanlardaydı ve İsrail silahı ile  Erdoğan’ı vuracağını göstermişti. Erdoğan buna çok iyi hazırlandığı  30 Ocak’taki Davos’taki “one minute” şovuyla  cevap verdi.  Öyle başarılı bir şov yapmıştı ki, jöleliler bile bundan sonra Tayyip Erdoğan’a hizmette kusur etmeyeceklerini her fırsatta ortaya koydular.

Ancak Tayyip Erdoğan, şovunun inandırıcılığının uzun sürmeyeceğinin farkındaydı. Çünkü İsrail ile ilişkileri çok stratejikti. İsrail’den Heron insansız hava taşıtlarını alıyor, Gazze’de çocukları vuran İsrail savaş uçaklarının eğitimlerinin Konya’da yapılmasına  sessiz kalıyordu.

Gazze’ye yardım götüren Mavi Marmara gemisindeki dokuz Türk’ün İsrail askerleri  tarafından öldürülmesi olayında İsrail’in özür dilememesini ve tazminat ödememesini gerekçe göstererek inandırıcılığının zedelenmemesi için gösteriye devam etmeye çalıştı. Yani iç politika nedenleriyle şov olarak başlayan süreç, kendi dinamiği içinde farklı bir boyuta doğru tırmanmaya başladı.

Hem ABD, hem de cemaat bu gidişattan memnun değildi. Tayyip Erdoğan kontrolden çıkabileceğini göstermişti.

Bu durumda alternatif hazırlamak gerekirdi. CHP’de sadece genel başkan değil, kadro ve program değişikliği yapılarak  AKP’leşen  “Yeni CHP” alternatifi  hazırlandı. Yeni CHP  AKP’nin dış politika ve ekonomi politikalarına alternatif sunmuyordu. ABD’ye biz AKP’den daha istikrarlı bir ortak oluruz diyordu.

Kemal Kılıçdaroğlu Mart 2011’de bir üniversite dergisine verdiği, İngilizce yayınlanan röportajında bunu açıkça belirtiyordu. Seçim bildirgesinde ABD ilişkiler bağlamında yer alan kısım “Türkiye’de Amerikan karşıtlığını azaltmak için  faaliyetlerde bulunacağız’dan” ibaretti. Böyle bir ibare Türkiye’de sadece ABD Büyükelçiliğinin web sitesinde veya broşüründe  yer alabilecek nitelikte idi.

“Yeni CHP” özü ve sözü bir olan parti olduğunu, Nisan 2011’de Libya’ya asker gönderen ve İzmir’i koordinasyon merkezi yapan tezkereye evet diyerek, ABD’ye ispatlıyordu.  Aslında  Tayyip Erdoğan CHP ve MHP  seçimlerden iki ay öncesinde AKP altı pası içinde gol atmaları için pas vermek zorunda kalmıştı.

Hatırlayacaksınız, Mart ayı ortasında  Erdoğan “Nato’nun Libya’da ne işi var?” diye çok haklı bir soru sormuştu. Ancak CIA Başkanı Panetta’nın beş günlük ziyaretinden sonra180 derece döndü ve Libya’lı muhaliflere elden 300 milyon dolar bile verdi. Tayyip Erdoğan’nın AKP altı pası içinde seçimlerin hemen öncesinde verdiği gollük pası CHP ve MHP  tezkereye evet diyerek  kendi kalelerine attı.

Eğer CHP ve MHP seçim propagandalarını AKP’in  yoksullara yardım gündeminin dışına çıkarıp alternatif ekonomi ve dış politika alternatifi üstüne kursalardı, seçim sonuçları çok farklı olacak, bugün de söyleyecek sözleri olacaktı. AKP bedelli askerliği kanunlaştırdı, 2B’yi de önümüzdeki ay içinde  geçirecek, CHP’nin seçim bildirgesinden söyleyecek neyi kaldı? Çok eleştirdiğimiz Baykal dönemi bile ranta dayalı bedelli askerlik ve 2B projelerine karşı çıkıyordu.

Kısacası, iktidar savaşları AKP ile diğer partiler arasında değil, AKP içindeki gruplar arasında anlam taşıyor. 2007 seçimlerinde Milli Görüş ekibini tasfiye eden Tayyip Erdoğan, 2011 seçimlerinde ise Abdullah Gül ekibini tırpanladı.  Geri kalan 70 civarındaki milletvekili ise önümüzdeki seçimlerde  AKP’nin tüzüğünde  yer alan 3 dönem üst üste seçilmeme maddesiyle doğal olarak tasfiye edilmemek için direniyor.

Tayyip Erdoğan’ın rahatsızlığı sırasında şike yasasının Abdullah Gül tarafından veto edilmesinde kendini gösteren direnmeyi Tayyip Erdoğan yerle bir etti.  Cumhurbaşkanlığı seçim yasasına Abdullah Gül’ü bir daha seçtirmeme koşulunu koydurtarak patronun kim olduğunun altını bir kez daha çizdi.

Erdoğan, Kürecik’te füze kalkanın kurulmasıyla İsrail’e bak ben seni korumaya devam ediyorum mesajını verdi. Nitekim Rasmussen füze kalkanı talebinin Ankara’dan geldiğini açıkladı. Suriye konusunda Beşar Esat’a karşı takındığı saldırgan tutum ile ABD’ye teminat vermeye çalışıyor. Ancak yakında açıklayacağımız gibi Suriye politikasının  Tayyip Erdoğan’ın iktidarına esas yıkıcı darbeyi vuracak unsur olacağını düşünüyoruz.

Cemaat Tayyip Erdoğan’a MİT Başkanını hedef seçerek vurmaya çalışıyor. Eylül ayında MİT ile PKK üst düzey yöneticileri arasında Oslo’da  yapılan müzakerelerin ses kaydının ortaya çıkması ile ilk işaret verilmişti. Herkes sızdırmanın üçüncü bir ülke tarafından yapıldığını düşünürken,Tayyip Erdoğan sızdırmanın nereden geldiğini çok iyi biliyordu. Hakan Fidan’ı sahiplendi ve bütün istihbarat faaliyetlerinin MİT tarafından toplanması ve koordine edilmesi için harekete geçti.

Aralık 2011’de Cemaatin, Abdullah Gül ile birlikte yaptığı Şike Yasası hamlesini püskürtmekle kalmadı, Abdullah Gül’ün bir daha seçilemeyeceği konusunu yasaya koydurttu. Abdullah Gül çaresiz kaldı, ve CHP’den Anayasa Mahkemesine gitmesi konusunda medya önünde yardım istedi.

Tayyip Erdoğan yaptığı hamlelerle iktidarı paylaşmama niyetini Cemaate açık bir şekilde gösteriyordu. Ancak Tayyip Erdoğan’ın  Cemaate karşı kamuoyuna henüz yansımamış bir hamle atağı veya düşüncesi olmalı ki, Cemaat MİT soruşturmasıyla savaş ilan etti. Cemaatin böylesine ciddi  bir savaş ilanını yapacağını ne hükümet yandaşları ne de cemaat yandaşları tahmin edememişlerdi, şoka girdiler.

Ancak altı gün sonra kendilerine geldiler, karşılıklı olarak yumuşama mesajları vermeye başladılar.  Buna rağmen iki tarafta da tahribat büyüktü. Kalıcı kayıplar ortaya çıktı. Cemaatin polis ve yargıda yapılanmasının Başbakanı tehdit edecek boyuta ulaştığı, Cemaatin hayır, gönül işleriyle değil  iktidar paylaşımında hırslı olduğu, doymak bilmediği ve acımasız şekilde hareket edebileceği bütün kamuoyunun önünde sergilendi. Cemaatin inandırıcılığı sıfırlanmış, hoşgörü maskesi düşmüştü.

Savcıların iddiaları çok vahim idi, Başbakan siyaseten çok büyük bir yara almıştı. Savcıların basına yansıyan iddialarına  göre Başbakan’ın özel temsilcileri  KCK’nın güçlenmesinde, İmralı-Kandil trafiğinde etkili olmuşlar, PKK ile özerklik mutabakatında anlaşmışlar ve hatta TV’lerde boy gösteren  cemaate yakın bir sözde “strateji enstitüsünün” başkanına göre 132 insanımızın şehit edilmesine neden olan terör olaylarının önlenmesine göz yummuşlardır.

Eğer iddialar yargıda aklanmaz  ise  Başbakan ömür boyu vatana ihanetten şüpheli konumunda yaşamaktan kurtulamayacak, bundan sonra açılım adı altında atılacak her adımın sonucundan sorumlu tutulacaktır.

Başbakan’ın ilk hamleleri KCK soruşturmasında görevli polis müdürlerini ve savcıyı görevden almak oldu. Bundan sonra da polis ve yargıda  Cemaat kadrolarının tasfiyesinin hızlandırılacağını söylemek pek yanlış olmaz. Ancak, Başbakan’ın özel yetkili mahkeme ve savcıları kaldırmak yerine  özel görevlendirdiği kişileri yasal koruma altına almaya çalışması paniklediğini göstermektedir.

Başbakan Cemaatin topladığı bilgilerden çekinmekte midir? Tamam siz durursanız, sizin gücünüze fazla dokunmayacağım mı demektedir? Zaman mı kazanmaya çalışmaktadır? Yoksa, etrafındakilerin yönlendirmesiyle daha büyük bir hukuksuzluk içine mi sokulmak istenmektedir?

Bu seçeneklerden hangisinin gerçeğe daha yakın olduğunu önümüzdeki günlerde öğrenebileceğiz. Ancak  savcıların MİT hamlesi karşısında hükümetin takındığı tutumun yargının bağımsız ve tarafsız olmadığı, siyasi davrandığı yönündeki algıları tüm kamuoyu önünde güçlendirdiği gibi, Ergenekon, Balyoz, İnternet Andıcı gibi davaları hukuken zayıflattığı, yeni ve eski MİT müsteşarları korunurken, emekli ve muvazzaf generallerin niçin hapiste bulunduğu sorularına cevap vermeyi güçleştirmektedir.

7.Şubat.2012 akşamından itibaren yeni bir Türkiye’ye yelken açtığımızı herkes anlamalıdır. Kılıçlar çekilmiştir, zayiat büyüktür. Eğer Başbakan yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı yönünde adımlar atmak, özel yetkili mahkemeleri kaldırmak yerine, etrafındakilere koruma zırhı sağlama yönünde otoriter adımlar atmayı ve kapalı kapılar ardında özel temsilcileri aracılığıyla teröristlerle görüşmeyi yeğlerse, kendisini kimin koruyacağını düşünmeye başlamalıdır.

Kapalı kapılar arkasındaki hiçbir şeyin çağımızda gizli kalmayacağını herkesten daha iyi kendisi bilmektedir. Polis ve yargıdaki kadrolaşmaya kendisi destek olmuştur.

Tarih iktidara  gelmek için iç  ve dış güçlerin desteğini alarak despotlaşan, hukuk devletinden uzaklaşanların er veya geç diyet ödeyemez duruma geldiklerini ve hesap vermek zorunda kaldıklarını gösteriyor. Tıpkı İran Şahı Rıza Pehlevi, Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek gibi.

Gökhan ÇAPOĞLU - 19 Şubat 2012 - Ulusal Kanal

http://www.ulusalkanal.com.tr/

Son Yazılar