aihm_makkemesi225

Herkes Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ni bilmeli!

Türkiye’deki yaygın kanının aksine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Avrupa Birliği’nin değil Avrupa Konseyi’nin bir kurumudur.


Avrupa Konseyi 10 devlet tarafından 3 ağustos 1949’da kurulmuş, Türkiye de, bugün 47 üyesi olan Konseye 8 Ağustos 1949’da katılmıştır. Avrupa Konseyi’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ise, 4 Kasım 1950’de Roma’da imzalanmış, 3 Eylül 1953’de yürürlüğe girmiştir.

AİHM, AİHS ve ek protokolleriyle güvence altına alınmış temel hakların ihlal edilmesi durumunda sadece bireylerin değil, sözleşmeye taraf devletlerin, belirlenmiş kurallar uyarınca başvurabileceği bir yargı organıdır.

Fransa’nın Strasbourg kentinde bulunan AİHM, sözleşmeye taraf devlet sayısına eşit sayıda yargıçtan oluşur. Mahkeme’nin üyelerini, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi her sözleşmeci devletin gösterdiği 3 adaydan oluşan listeden, oy çokluğuyla 6 yıllık bir dönem için seçer.

Üye devletlerden birisi hak ve özgürlükleri ihlal edilen kişinin kendi vatandaşı olup olmadığına bakmaksızın, diğer devletlerin sözleşmeyi ihlal ettiği iddiasıyla mahkemeye başvurabilir.

AİHM’e bireysel başvuruda bulunabilmek için kişi, hak ve özgürlüğünün çiğnendiğini ve mağdur edildiğini ileri sürmek zorundadır.

AİHM, ayrıca içtihat yani emsal yoluyla “potansiyel” ve “dolaylı” mağdur kavramlarını getirmiştir. Bazı durumlarda sadece bir yasanın varlığı, kişinin mağdur olmasına yol açabilir. İşte bu gibi durumlarda, yasanın kişiye uygulanmadan da zarar verebileceği kabul edilmiştir. Bunun en somut örneği ise telefon dinlemeleridir. AİHM, gizli telefon dinlenmesi amacıyla çıkarılan yasa nedeniyle yapılan bir başvuruda potansiyel mağdurluk olduğunu kabul etmiştir. Çünkü sadece yasanın varlığı mağdur olmaya tek başına yeterlidir.

AİHM, bir başvuruyu esası bakımından incelemeye almak için iki koşul öngörmüştür:

a) İç hukuk yollarının tüketilmesi,

b) Başvurunun, mahkûmiyet kararından sonra ki 6 aylık süre içinde yapılmasıdır.

İlk derece mahkemesine başvuru, iç hukukta başka bir yargı yolunun tanınmadığı örneğin, temyiz yolunun kapalı olması durumunda yeterlidir.

İç hukuk yollarının tüketilmesinin gerekmediği durumlar da vardır. Mahkeme eğer, iç hukuk yolunun etkisiz olduğunu saptarsa, iç hukuk yolunun tüketilmesinin zorunlu olmadığına karar verir. Sözleşmenin ihlali süreklilik gösteriyorsa ve buna karşı başvurulabilecek bir hiç hukuk yolu yoksa AİHM’e gidilebilir.

Sadece siyasal propaganda amacıyla yapılan başvurular ile yanıltıcı, gerçekdışı bilgi içeren başvurular, “başvuru hakkının kötüye kullanılması” olarak kabul edilmiştir. AİHM bir başvuruyu kabul edilebilir görürse taraflar arasında dostça çözüme ulaşılması için girişimde bulunur. Sözleşmenin ihlal edildiği saptanırsa ve davalı devletin iç hukuku bunun düzeltilmesine olanak tanımıyorsa, Mahkeme zarar gören tarafa tazminat ödenmesine karar verir. Tazminat, şikâyetçinin uğradığı maddi ve manevi zararlarla iç başvuru yollarının tüketilmesi nedeniyle yapılanlar da dâhil, AİHM önündeki masrafları da kapsar. Mahkemenin kesin nitelikteki kararları bağlayıcıdır. Devlet bu karara uymak zorundadır. İnsan haklarına saygıyı ihlal eden bir taraf devlete karşı tek yaptırım, Avrupa Konseyi statüsünün 8. Maddesi uyarınca, üye devletin üyeliğinin askıya alınması ya da Konseyden ihraç edilmesidir.

AİHM’e sözleşmeye taraf devletlerin resmi dillerinde, faksla veya elektronik posta ile başvurulabilir, ancak bunu posta ile gönderilecek başvuru metniyle teyit etme zorunluluğu bulunmaktadır.

Üzülerek söylemek gerekir ki, Türkiye’nin AİHM karnesi çok kötüdür. Türkiye AİHM’e 2008’de en çok şikâyet edilen ülkeler arasında Rusya’nın ardından ikinci sırada yer almıştır. Aynı yıl AİHM’in gündeminde bulunan 97 bini aşkın başvurunun yaklaşık 11 binini Türkiye'ye karşı yapılmış şikâyetler oluşturmuştur.

Türkiye, 2007’yi de hakkındaki 9 bin 150 başvuruyla yine Rusya'nın ardından ikinci sırada kapatmıştı. Veriler, Türkiye'nin 1998 - 2008 döneminde AİHM’in hakkında en fazla karar açıkladığı ülke unvanına sahip olduğunu gösteriyor. AİHM bu dönemde Türkiye'ye karşı açılmış 1858 davada karar açıkladı ve bunlardan 1605'inde AİHS’nin en az bir maddesinin ihlal edildiğine hükmetti.

İhlal kararlarının büyük çoğunluğunu adil yargılanma ve mülkiyet haklarıyla ilgili davalar oluşturmaktadır. İşkence ise bir başka mahkûmiyet konusudur. Türkiye son 6 yılda işkenceden ötürü AİHM’de açılan davalar nedeniyle 14 milyon lira tazminat ödemiştir.

Şimdi iki önemli hatırlatma yapalım;

a) AİHS’nin ulusal yasaların üstünde olduğu taraf devletlerce kabul edilmiştir,

b) AİHM kararları devletler bakımından bağlayıcıdır.

Türkiye, AİHM’e bireysel başvuru hakkını 1987’de, AİHM kararlarının bağlayıcı olduğunu ise 1989’da kabul etti.

Lütfen bu satırları da dikkatle okuyun: Türkiye, Mayıs 2004’te Anayasa’nın 90. maddesinde yaptığı değişiklikle, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile Türk yasaları arasında uyuşmazlık varsa, sözleşme hükümlerinin esas alınacağını kabul etti. İşte bu nedenledir ki, yargılama sürecinde AİHM’in “içtihat” yani “emsal” oluşturan kararlarının dikkate alınması gerekir. Hukukçular, Türkiye’de AİHS ile uyuşmazlığın sürekli yaşanmasına karşın hiçbir hâkimin bugüne dek özellikle de mülkiyet davaları konusundaki içtihatları dikkate almadığını vurguluyor.

Uzman hukukçulara göre, halen İstanbul Başsavcılığı tarafından yürütülen ve mahkeme kararıyla yasaklanmasına rağmen Türk tarihinin en önemli efsanelerinden birinin adıyla anılan soruşturma ve buna bağlı davada yaşandığı iddia edilen ihlaller nedeniyle AİHM’de davalar açılacak ve Türkiye önemli miktarlarda tazminat ödemek zorunda kalacak.

Uzmanlar, AİHM’e başvuru nedeni olacak ihlalleri AİHS’ndeki hükümleri hatırlatarak şöyle sıralıyor.

1) Uzun tutukluk süreleri ve iddianamelerin gecikmesi: Bu konu AİHS’nin Adil Yargılanma Hakkı başlıklı 6. Maddesi’nin 1 Bendinde şöyle açıklanmaktadır: “Herkes, cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir.” Burada hemen “Makul Kuşku” konusuna da dikkat çekmek gerekiyor. Tutukluluk halinin devamına karar verilirken, sanığın kanıtları ortadan kaldırma, kaçma ya da yeniden suç işleme olasılığının bulunduğu somut olarak ortaya koyulmalıdır. Tutuklama süresi uzadıkça gerekçeler daha da ayrıntılı ve somut olmalıdır.

2) Masumiyet karinesi, yani suçu kanıtlanana kadar kişi suçsuzdur ilkesinin ihlali: Bu konu AİHS’nin Adil Yargılanma Hakkı başlıklı6 Maddesi’nin 2. Bendinde şöyle açıklanmaktır: “Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar suçsuz sayılır.”

3) Telefon dinlemeleri, özel yaşama ait bilgilerin medyaya sızdırılması, soruşturmanın gizliliğine uyulmaması: Bu konu AİHS’nin Özel Hayatın ve Aile Hayatının Korunması başlıklı 8 Maddesi’nin 1 Bendinde açıklanmaktadır: “Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.” Sadece özel konuşmaların değil, konuyla hiçbir ilgisi olmayan konuşmaların bile iddianamede yer alması, önemli bir ihlal olarak bu maddenin kapsamına girmektedir.

4) Mahkeme salonunun herkesin rahatlıkla ulaşabileceği yerde olmaması: Bu konu AİHS’nin Adil Yargılanma Hakkı başlıklı6 Maddesi’nin 3. Bendinin b fıkrasında kısaca açıklanmıştır: “Savunmasını hazırlamak için gerekli zamana ve kolaylıklara sahip olmak.” Mahkeme’nin bir cezaevinde kurulması, tutuklu yakınları ve avukatlarının buraya giderken yaşadıkları büyük ulaşım sorunları söz konusu maddenin kapsamına girmektedir.

5) İstanbul Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturma ve buna bağlı devam eden davanın duruşmaları sırasında savunma tarafının yaşadığı sıkıntılar çok sık dile getiriliyor. Savunma yaparken rahat bir ortamda, beden dilini de kullanarak konuşması gereken avukatlara mahkeme salonunda yeterli yer ayrılmaması ve avukatların savunma yaparken en çok kullandıkları araçlardan biri olan dizüstü bilgisayarlarının kimi zaman salona alınması şikâyetlerin başında geliyor. İşte bu konu da AİHS’nin Adil Yargılanma Hakkı başlıklı6 Maddesi’nin 3. Bendinin b fıkrasında kısaca açıklanmıştır: “Savunmasını hazırlamak için gerekli zamana ve kolaylıklara sahip olmak.”

6) Söz konusu soruşturma ve dava ile ilgili olarak dile getirilen sorunlardan biri de gizli tanık uygulamasıdır. Bu konu, AİHS’nin Adil Yargılanma Hakkı başlıklı6. Maddesi’nin 3. Bendinin d fıkrasında şöyle açıklanmıştır: “İddia tanıklarını sorguya çekmek veya çektirmek, savunma tanıklarının da iddia tanıklarıyla aynı koşullar altında çağırılmasının ve dinlenmesinin sağlanmasını istemek.” Birçok gizli tanığın bu davada kullanılması şikâyet konusudur ve aktardığım maddenin kapsamına girmektedir.

7) Tutukluların yaşadığı sağlık sorunları: AİHS’ne göre tutukluluk koşulları insan haysiyetine uygun olmalı, tutukluluk hali güçlükler, sıkıntılar ya da acılar getirmemelidir. Bu durum AİHS’nin 3. Maddesi’nde şöyle özetlenmiştir:“Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz.” İşte bu madde özellikle hasta bir kişinin tutukluluğunun devamının insanlık dışı ya da onur kırıcı muamele olup olmadığı incelenirken dikkate alınmaktadır. Bunun için ise kişinin tutukluluk sırasındaki bakım ve tedavisinin yeterli olup olmadığı, hastanın durumunun kötüleşmesi olasılığının bulunup bulunmadığı, kişinin sağlık durumuna bakıldığında, tutukluluk halinin devamının doğru olup olmadığı araştırılacaktır. Burada bir kez daha Makul Kuşku” konusunu hatırlayalım. Ağır sağlık sorunları yaşayan bir kişinin tutukluluk halinin devamı için, sanığın kanıtları ortadan kaldırma, kaçma ya da yeniden suç işleme olasılığının bulunduğu kanıtlanmalıdır. Uzmanlar, İstanbul Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturma ve buna bağlı olarak görülen dava sırasında, sağlık durumları bozulduğu ve ağır sağlık sorunları yaşadıkları halde bazı kişilerin tutukluluk hallerinin devamına karar verilmesinin, teminatla tahliye edilmemelerinin AİHM’de Türkiye’nin başını çok ağrıtacağını öngörüyorlar.

Uzman hukukçulara göre, yukarıdaki ihlaller konusunda AİHM’e başvurmak için iç hukuk yollarını tüketmeyi beklemek gerekmiyor. Eğer yargılamanın sonu belli değilse, ne zaman biteceği konusunda kesin bir görüş yoksa ve hak ihlalleri devam ediyorsa, AİHM’e hemen başvuru yapılabilir. Ayrıca, AİHM’in, yukarıdaki ihlallerden biri nedeniyle başvuran kişi lehinde karar vermesi durumunda, aynı ihlali yaşayan kişiler kararı içtihat yani emsal olarak gösterebilecektir.

AİHM ihlal olup olmadığına karar verirken Türk yasalarıyla AİHS’ndeki maddeler arasında bir uyuşmazlık görürse sözleşmeyi dikkate alacaktır. Bunun ardında da Türk mahkemelerinin verdiği karar değil AİHM kararı uygulanacaktır. Bunun nedeni de Anayasa’nın 90. Maddesinde yapılan değişikliktir. Söz konusu madde ise şöyle: “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası Antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.”

Gürbüz EVREN - 03 Şubat 2012 - 21.Yüzyıl  Türkiye Enstitüsü
http://www.21yyte.org/
tr/

Son Yazılar