sivas_kongresiAnıtkabir’e çıkmanın ertesi günü!

Bir 10 Kasım daha. Yerküre var oldukça, şimdiki takvim hükmünü sürdürdükçe her yıl bu gün, yâni 10 Kasım, dönüp gelecek.

Lakin, Biz Cumhuriyet Türkleri için bu günün elbette tarihsel bir önemi var.


Türklerin emperyalizme ve yerli işbirlikçisi hainlere ulusal direnişine önderlik eden, sonra da “saray-devlet”i yıkıp yerine “ulus-devlet”i kurmalarına, çağ atlamalarına, tek bir süreçte dört ayrı toplumsal, kültürel, siyasal devrime önderlik eden ve bu yazıda tek tek anmayacağımız daha nice iyi, doğru, gerekli, güzel şey için öncülük yapan, kılavuzluk eden, girişimcisi olan Mustafa Kemal Atatürk’ün göğe dönüşünün bir yıl dönümünü oluşturan bu günün elbette Biz Cumhuriyet Türkleri için ayrı bir değeri var.

Anmamız doğaldır. Dahası ödevimizdir. Aslında bir “ödev” diye de değil, teşekkür etmek için bile değil, sadece o’na olan sevgimizin, saygımızın, bağlılığımızın, olanca içtenliğiyle o’nu bir an durup ve diğer her şeyi bırakıp o’nu düşünmemiz, o’nu anmamız hem insanca, hem de vatanseverce bir davranıştır.

Lakin bugün bununla, bu kadarıyla yetinemeyiz. Bireysel olarak payımız / sorumluluğumuz nedir, nicedir hesabını da yapmadan biliyoruz ve itiraf ediyoruz ki o’nun bize devrettiği vatanı koruyamadık. O’ndan sonra gelen siyasal iktidarlar o’nun yolundan yürümekte başarılı olamadılar ve sonunda ülkemiz yeniden “yeni-osmanlıcı” geçinen ama “eski ve eskimiş Osmanlı”nın çöküş günlerindeki hainlik ve işbirlikçiliğin yeniden sahneye konduğu bir devirden geçer oldu. Bunu Biz Cumhuriyet Türkleri her gün yaşıyoruz, görüyoruz, biliyoruz.

Türkiye Cumhuriyeti’nin altı oyuluyor. Dışarısı ve içerisi elbirliğiyle “Türkiye”yi yeniden tasarımlamak, Sevr tasarımını bu kez gerçek kılmak üzere her yıl, her ay, her gün yoğun çaba sarf etmektedirler. Hele son yıllarda son hedefe doğru dönemeç üstüne dönemeç döndüler, aşama üstüne aşama kaydettiler, kale üstüne kale zapt ettiler. Atatürk’ün gelecek uyarısı’nda, onun için gençliğe seslenişi’nde dikkatimizi çektiği hemen her olumsuzluğun kimi çoktan gerçek oldu bile; kimi de olmakta, olma sürecinde halen, şimdilerde.

Bunu biliyoruz. Bunda bilinmedik, yazılmadık, söylenmedik ne kaldı?

Zaten “Türkiye”nin düşmanları dışarıda ve içeride bunu yıllardır ve her geçen gün artan bir cüretle açık açık kendileri dile getirmiyorlar mı? Gündemlerinin gizi, gizliliği mi kaldı? Ne yapacaklarını, nasıl yapacaklarını çeşitli zamanlarda resmen açıklamadılar mı, açıklamıyorlar mı? Hattâ sadece ne yapacaklarını değil, nasıl ve ne zaman yapacaklarını da resmen, kendi ağızlarıyla belirtmiyorlar mı?

Kendi içlerinde nihaî hedefe ulaşmakta sabırsızlık gösterenlere, parsa paylaşmakta pazarlıkta güvensizlik gösterenlere, “Durun biraz, bir çocuk bile 9 ay 10 günde doğar”; “maksimalist hedefler gütmek yanlış olur, her şeyi bir seferde yapamayız, her şeyin bir zamanı var, hazmettire hazmettire yapmak gerekir” dediklerinde, bunun ne anlama geldiğini, aramızda,  Biz Cumhuriyet Türkleri içinde bilmeyenimiz, anlamayanımız var mı?

Biz Cumhuriyet Türkleri: “liboş” hainlerin veya entel-dantellerin “beyaz”, “ak”, “yeşil”, “türkuaz”, “zenci”, “Türkiyeli” vb. diye renkten renge böldükleri, kimi alay etmek, kimi küçümsemek, kimi ayrıştırmak, kimi kendini Türklerden / Türklükten ayırmak için öyle etiketledikleri kalıplara sığmayız. Sayımız hiç de az sayılmaz. Nüfus itibariyle oranlayarak karşılaştırdığımızda bile 1920’deki sayımızın hayli üstünde olduğumuz da bir gerçek.

O halde Türkiye, neden bugün, bu durumda sorusunun yanıtını bir yana bırakalım. Bu soru ve yanıtı elbette çok önemli. Ama bugün yanıt bulmamız gereken, hem de bir an önce, acilen yanıt bulmamız gereken bir başka soru var. Ne yazık ki gözlerimizi, zihnimizi hep dışımıza çevirdiğimiz için, keza hep “söylenmek”le yetindiğimiz için, ara sıra “eylem” dediğimizde bile çoğu zaman “hele bir eylen, dur bakalım ne olacak” diye bekleştiğimiz için, sormayı akıl etmediğimiz / sormadığımız bir soru daha var:

Beyaz’ı, Siyah’ı, şu partiliyi, bu partiliyi bırakın, Biz Cumhuriyet Türkleri bugün neden zayıf ve yenik durumdayız, yâni neden dağınığız, birbirimizden habersiziz, bağlantısızız, örgütsüzüz?

Günün sorusu budur. “Acil durum”un dayattığı acil soru ve yüz yüze olduğumuz temel sorun budur.

Cumhuriyeti kuran Siviller’in, Atatürk’ün kurduğu partinin, bugün ne durumda olduğu ortada:   Yarın ne olacağı, ne yöne doğru gideceği veya götürüleceği konusunda, keza kendini yenileyebilecek mi yoksa genleriyle oynanıp başkalaşacak mı, bölünüp parçalanacak mı … belli değil. Her şey olabilir! Özellikle de en kötüsü!

Cumhuriyeti kuran Siviller’in Atatürk’ün partisinde büyüyüp sonra ayrılan ve 1950’den 2003’e dek kısa kesintiler dışında bu ülkenin siyasal yazgısına tek başına veya kimi dönemlerde bu kez ondan türeyip kopmuş diğer birkaç parti ile işbirliği halinde ülkeye hükmettikleri (muhafazakârı, milliyetçisi, dincisiyle) merkez ve sağ partilerin şimdilerde  ne durumda oldukları ortada değil mi?

Onların üzerinde de “ulusal cumhuriyetçi birlik” düzleminde (bir bakıma silahlı direniş yıllarındaki TBMM’nde olduğu gibi) yine, yeni, yeniden “bir direniş cephesi / bir kurtuluş cephesi / bir millî mücadele birliği, birlikteliği” oluşturulmasının; hain sağa rakip çıkmasının önünü kesmek için bu partilere de (Hüsamettin Cindoruk’un DP’si; Devlet Bahçeli’nin MHP’si; Necmettin Erbakan’ın Saadet Partisi) ne tertiplerin düzenlendiği, içlerinden / dışlarından ne oyunların, ne kışkırtmaların tezgâhlandığı bilinmiyor mu?

Gelelim Cumhuriyeti kuran sivillerin silahlı ortağına, Asker’e. Ne durumda olduğu, daha doğrusu nasıl hain ve yıkıcı tertiplerin, silahlı ve psikolojik savaş saldırılarının baş hedefi olduğu bilinmiyor mu? Asker’in kendi içinde her şeye rağmen hâlâ yılmadığı, lakin moralinin biraz bozuk ve o’nun da aslında biz Siviller’den güç ve destek aldığında kendini daha iyi, daha güçlü hissettiği belli değil mi?

Daha uzatmadan (çoğunluğun / çoğu zaman atladığı) bir temel saptamanın altını çizelim:

Vatanın içinde bulunduğu durumu teşhiste; iç ve dış düşmanları, hainleri, bölücüleri, yıkıcıları tespitte bir sorun, bir eksik, bir yanılgı yoktur. Zaten yıkıcı hemen her şey çoktandır artık açıkça dile getirilir ve dahası hayata geçirilir olmuştur.

O halde sorun ne; sorun nerede? Sormamız gereken soru ne?

Sorun bizde!

Sorun: Biz Cumhuriyet Türkleri olarak birbirimizden kopuk, dağınık, örgütsüz, eşgüdümsüz oluşumuzda.

Sorun: Güven veren, birleştirici, toparlayıcı, yönlendirici, ulusal kuvvetler arasında eylemde, birlik ve eşgüdüm sağlayan bir “siyasal önderlik / kılavuzluk” yokluğunda.

Sorun: Daha bu durumu en acil sorun olarak algılamayıp / kavramayıp hâlâ düşmana söylenmekte, Türkiye’nin haline dövünmekte, eylem diye Anıt-Kabir’e seğirtmekte ısrar edip günün en acil görevini yerine getirmek için harekete geçmeyişimizde!

2010’da 10 Kasım’da Anıt-Kabir’e gittik. Ne güzel! Bravo bize… Peki gelecek yıl 10 Kasım 2011’i hiç düşünüyor muyuz? O tarihte Türkiye ne halde, ne durumda olacak? Keza bizler ne yapıyor olacağız?

Gelecek yıl TBMM için “genel seçim” yapılacak – Haziran’da. Çok büyük olasılıkla, son, “az çok ciddi” seçim olacak. Çünkü AKP yine kazanırsa “tekrarı” olmayacak dört yıl sonra. Seçimin hemen ardından “Yeni Anayasa” ile “Türkiye”nin “Türk–iye” olmaktan çıkartılacağı; Cumhuriyet’in fiilen bir “Cumhur-beyliğe” dönüştürüleceği; Pan-Kürtçülerle müzakerede teslimiyet anlaşması imzalanıp devletin ve milletin ve ülkenin birlik ve bütünlüğüne başlangıç olarak “kuma” getirileceği; çok-etnik kimlikli/ çok-kültür kimlikli / çok-din kimlikli her an parçalanabilir, bölünebilir, yıkılabilir ve anca İngiltere’nin, ABD’nin jandarması, tetikçisi olmak kaydıyla var kalmasına bir süre daha göz yumulan bir yeni Lübnan, bir yeni Irak gibi bir yeni yapı “tanzim edileceği” bir alacakaranlık kuşağının üstümüze çökeceği bir ülkede olacağız. O koşullarda herhalde henüz / hâlâ Anıt-Kabir duruyor olacak; büyük olasılıkla o yıl “Devlet Erkânı” da protokol ziyaretini eksik etmeyecek, falan filan …

Peki o gün, o 10 Kasım 2011 günü biz ne yapacağız, ne yapıyor olacağız? Soru bu.

Keklik gibi avlanmaktan kaçınmak için ya da moral bozukluğu, yılgınlık, bezginlik, kendine ve hayata küskünlük içinde olup da gelmeyecek olan on binlerden gayrı, yine Anıt-Kabir’e seğirtecek olanlar olarak hangi yüzle Ata’nın huzuruna çıkacağız? Ne diyeceğiz? Ne yaptık diyeceğiz? Kendi bilincimizde, kendi vicdanımızda ne düşünüp, ne hissedeceğiz?

Hiç düşündünüz mü? Gün 11 Kasım’dır. Şimdi söylenmeyi bırakıp derlenme zamanıdır.

“Beyaz Türkler” veya “renkli Türkler” değil, her renkten “Biz Cumhuriyet Türkleri” yâni kendi seçmediğimiz, bize ana babamızdan kalan etnik kimliğimiz, dinimiz, mezhebimiz, bölgemiz, şehrimiz ne olursa olsun bunları “bir yurttaşlık kimliği”, bir “siyasal kimlik”, bir “toplumsal kimlik”, bir “kültürel kimlik” şeklinde ama Cumhuriyetçiliğe kesinkes aykırı birer “bölücü kimlik” olarak benimsemeyi reddeden; sadece ve sadece 1923’te kurulmuş “Türkiye Cumhuriyeti ulus devleti”nin birer yurttaşı olarak bu dört kavramda yansıyan anlama uygun içerikte, önce, vatanımıza-bağlı-özgür-birer-birey yâni “Cumhuriyet Türkü” olmayı seçen insanlar olarak (= cemaatlerinin, efendilerinin kuklaları veya mankurtlaşmış iki ayaklılar değil, bilinçli insanlar olarak, cumhuriyetçiler olarak, devrimci cumhuriyetçiler olarak)

Biz Cumhuriyet Türkleri

11 Kasım 2010’dan itibaren derlenmek, birlik olmak, birlikte ve eşgüdüm içinde davranmak, direnmek, mücadele etmek için var gücümüzü ortaya koymak, bu yönde ne gerekiyorsa yapmak üzere daha fazla gün yitirmeden harekete geçmek zorundayız.

Atatürk’ün bizi uyardığı koşullara düştük. Mustafa Kemal’in bize gösterdiği yolu tutmak, yöntemi bulmak zamanıdır.

Hep birlikte düşünelim. Ortak Akıl’ı harekete geçirelim. Düşmana ve tehlikeye teşhis koymaktan (bunda kusurumuz yok) kendimize, dostumuza, müttefikimize teşhis koymaya ve soruna elbirliğiyle çare bulmaya geçelim. Acil görevimiz, baş ödevimiz budur bugün.

Bunu yapmayacaksak vazgeçelim, yoldan çekilelim.

10 Kasım 2010’da Anıt-Kabir’e de gittik veya gidemediysek bulunduğumuz yerde 9’u 5 geçe Ata’mızı saygıyla, sevgiyle andık, Ata’mızdan destur yâni güç aldık. Şimdi birer Mustafa Kemal olma, Mustafa Kemal gibi davranma zamanıdır.

Haydi!

Not : Bu konuda ne yapabiliriz / ne yapmalıyız tümümüz tek tek düşünelim ve birbirimizle paylaşalım. Kendi payıma ben, bunu izleyen yazıda somut önerimi de ortak akıla sunacağım.

Nazım GÜVENÇ - 10 Kasım 2011

Son Yazılar