b3

Suriye’de şeytan ayrıntıda saklı değil!

Hani bir söz var, “şeytan ayrıntıda saklıdır” diye…

Hafta sonu Şam’a yaptığımız ziyarette bir kez daha anladık ki Suriye’de şeytanı görmek için ayrıntılara bakmaya dahi gerek yok. O apaçık ortada; koca boynuzu, sivri dişleri; kanlı ellerinde tuttuğu Amerikan silahı, sarığı ve cüppesiyle bize bakıyor.


Şam dönüşü sabah erken bir saatte bir Amerikan gazetesinde Humus hakkında yazılan bir “haberi” okuyorum.

Genç bir mühendisin ağzından,

“Artık protesto aşamasını geçtik, daha önemli bir evreye girdik”

cümlesini aktarıyor. İsterseniz ayrıntı deyin ve şeytanı orada arayın. Bir Amerikalı gazeteci Müslüman Kardeşlerin, Selefi katillerin, Vahabi sürüsünün arasına girmiş “haber” yapıyor. Genç mühendisin “biz” dediği işte onlar…

Evet, yeni bir evreye girdiler; bunu görüştüğümüz Suriyeli, Filistinli yoldaşlar da anlattı.

İlk aşamada Libya’yı Suriye’ye taşımayı denemişlerdi. Önce Deraa’yı, Banyas’ı, sonra Douma’yı, Cisr el-Şuğur’u Bingazi’ye çevirmek için çok uğraştılar.

Bu bahsettiğim kentlere haritadan şöyle bir bakacak olursanız ülkenin güney ucundan kuzey ucuna doğru, saat yönünün tersine döndüklerini görürsünüz.

Niye?

İsteyen bunu da “ayrıntı” olarak görebilir ve şeytanı orada arayabilir.

Ama hiç gerek yok. Güney ucundaydılar, çünkü para Katar’dan, Suudi Arabistan’dan gelirken, silah Lübnan ve Ürdün'den akıyordu. Burada “devrim”in dayanağı Hariri’nin Gelecek Hareketi’ydi.

Ardından kuzeye geçtiler; AKP hükümeti Antakya’daki mülteci kampını Cisr el-Şuğur’daki olaylar patlamadan hazır etmişti bile! Sonra doğuya kaydılar; çalışmak için Körfez ülkelerine göçenlerin en yoğun yaşadığı ve Irak’tan El Kaide militanlarının yavaş yavaş sızmaya başladığı bölgeye…

Tutmadı.

Çünkü piyasacı politikaların bitap düşürmesine, çaresizleştirmesine rağmen Suriye halkı “mezhep çatışmasına”, cinayete, sarıklı ve cüppeli Amerikancılara “haklısınız” demedi. Güneyden kuzeye, kuzeyden doğuya döndüler; ama Halep’e ve Şam’a yürümelerine olanak sağlayacak bir “kurtarılmış bölge” yaratamadılar.

Ve geldik son bir aya…

Suriyeli ve Filistinli yoldaşlar aktarıyor:

“Bilim adamlarını, akademisyenleri, sendika başkanlarını öldürüyorlar sokak ortasında; Cuma namazlarında ‘bunları öldüren cennete gider’ vaazları veriliyor”.

İşte o Amerikan gazetesindeki mühendisin bahsettiği “çok önemli yeni evre”…

Öldürecek, kargaşayı sürekli kılacak ve “insani yardım” diye bağırmayı sürdürecekler. Biz Şam’da dostlarımızı dinlerken, bu çığlıklar İstanbul’dan yükseliyordu.

Aynı Amerikan gazetesi Humus’u anlatmaya devam ediyor.

“Humus, Suriye’nin bir mikrokozmosu; Sünni çoğunluk ve Hıristiyan ve Alevi azınlıklar… Aleviler, Cumhurbaşkanı Beşar el Esad’ın liderliğinin dayanağı olan heterodoks bir Müslüman mezhebi…”

Aklıma Nagehan Alçı namlı modern görünüşlü gericinin, Suriye’deki şeytanı anlatan Enver Aysever’e “sen Nusayri’sin, ondan Esad’ı destekliyorsun” demesi geliyor. Amerikan gazetelerinden çıkıyor bu tipler demek ki…

Eğitimlerini orada alıyor, Doğu’ya baktıklarında hep mezhepleri ve azınlıkları görüyorlar.

Toplantılarımızın arasında eski Şam’ın sokaklarında dolanırken Hıristiyan mahallesinden geçiyoruz. Az ötede Yahudiler yaşıyor, biraz arkasında Alevi mahallesi var. Mithat Paşa Çarşısı’ndan aşağı doğru yürüdüğünüzde ortak vakit geçirilen kafeler, restoranların çokluğuna şaşırıyorsunuz.

Eski Şam’ın sokaklarını İstanbul’da ne kadar görebiliyoruz diye düşünmeden edemiyorum.

Bunları düşünürken Suriyeli yoldaşım

“Suriye’deki olaylar patlak verdiğinde Sarkozy, buradaki Hıristiyanlardan Fransa’ya gelmelerini istedi”

diyor. Oturma izni sözü vermiş mösyö…

ABD Büyükelçisinin “Hıristiyanlar İslamcıların iktidara gelmesinden korkuyor” sözlerini hatırlatıyor ve soruyorum, “peki, Hıristiyanlar ne dedi?”

“Biz Suriyeliyiz dediler” diyor.

Malula’da dünyanın en eski kilisesinden birinin olduğunu, dünyanın en eski dillerinden biri olan Aramicenin halen kullanıldığı bu kilisenin halen faal olduğunu hatırlatıyor. Evet, buna tanıklık etmiştim. Herhalde o kilisenin pek renkli ve ilginç papazı da Sarkozy’nin bu sözlerini duyduysa onun hakkında Aramice bir şeyler söylemiştir.

Yine Şam dönüşü okuduğum o Amerikan gazetesindeki şu cümleler takılıyor gözüme:

“Alevi köylerinde yalnızca hükümet televizyonu izleniyor. Sünni mahallelerinde ise bu ihanet sayılıyor. Oradaki seçenek El Cezire ve El Arabiya…”

Bu defa solcu gazeteci Thierry Meyssan’ı anımsıyorum. Meyssan’ın El Cezire’nin dönüşümünü anlattığı o makaleyi*…

Libya Ulusal Geçiş Konseyi Başkanı Mahmud Cibril’in, Suudi monarşisi ve Katar Emiri’nin ve Amerika’nın Sesi’nden El Cezire’nin başına geçen Vadah Hanfar’ın el birliğiyle bir savaş makinesine dönüştürdükleri bu kanalın öyküsü H.G. Wells’in ünlü eseri Dr. Moreau’nun Adası’ndan bile daha fantastik.

El Cezire’nin ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden kardeşi El Arabiya’nın bölgeyi Dr. Moreau’nun Adası’na dönüştürmenin en önemli araçları olduğunu görmek için “ayrıntıya” bakmak mı gerek?

İşte o “yaratık”lardan birinin sözlerini aktarıyor aynı Amerikan gazetesi:

“Bana yakaladığınız Alevilerin bedenini getirin de etlerini doğrayıp, satayım”

diyor bu kadın kasap… El Arabiya ve El Cezire işte bunları “yaratıyor”.

Toplantıların arasında kısaca Türkiye’deki gazetelere göz gezdirme olanağımız oluyor.

Abdullah Gül’ün meclis açılışındaki konuşması manşetlerde…

“En büyük desteği verdiğimiz ve yatırım yaptığımız Suriye'nin bölgedeki gelişmeleri okuyamadığını gözlemledik. Gelişmeleri tahlil etmekte geç kaldılar. Suriye yönetimine güvenmiyoruz. Ancak Türkiye her şeye rağmen kadim dostu Suriye halkının yanındadır”

diyor Cumhurbaşkanı.

Suriyeli yoldaşlara aktarıyor ve şeytanın o iğrenç yüzünü bu kadar çıplak görmekten ötürü utanıyoruz.

Alper BİRDAL - 04 Ekim 2011 - HabersoL

***************************************************************************************

* Meyssan'ın makalesini aşağıda okuyabilirsiniz

El Cezire'nin dönüşümünün arka planı, "Arap Baharı"nın gerçeklerini anlatıyor!

Libya Konsey Başbakanı Cibril, aynı zamanda El Cezire'nin dönüşümünü sağlayan JTrack şirketinin kurucusu.

Savaş döneminde Libya'da bulunan ve ölümle tehdit edilen Fransız gazeteci Thierry Meyssan'ın El Cezire'deki dönüşümü, kanalın Mahmud Cibril'le organik bağını ve "Arap Baharı" mitinin nasıl oluşturulduğunu anlatan bu çok önemli makalesini soL okurları için Türkçe'ye çevirdik.

VADAH HANFAR, EL CEZİRE VE TELEVİZYON PROPAGANDASININ ZAFERİ

20 Eylül 2011'de Katar'dan yayın yapan El Cezire kanalı genel müdürü Wadah Hanfar'ın istifa ettiğini ve yerine ülkenin kraliyet ailesinden Şeyh Hamad bin Casım el Tani'nin geçtiğini duyurdu.

Şey Hamad bir KatarGaz yöneticisi ve bir senesini Paris'te, Total'in (Fransız petrol şirketi) merkez ofisinde geçirdi. O aynı zamanda El Cezire Yönetim Kurulu'nun eski başkanı.

Bu gelişme Atlantikçi medya tarafından üç şekilde sunuldu: ya istifaya zorlama ve devletin kanala el koyması olarak, ya Filistin Belgeleri'nin yayınlanması nedeniyle Filistin Özerk Yönetimi'nin bir intikamı olarak, ya da Bay Hanfar ile ABD arasında çeşitli bağları ortaya kotan Wikileaks sızıntısının sonucu olarak.

Bu yorumların her biri belli bir doğruluk payı içerse de, en önemli faktörün üzerini örtüyorlar: Katar'ın Libya'ya karşı savaştaki rolü. Bu noktada, bir geçmişe dönüş sahnesi kaçınılmaz.

El Cezire'nin kökenleri: bir diyalog arzusu

El Cezire iki Fransız-İsrailli kişi, David ve Jean Frydman kardeşlerin aklına, dostları İzak Rabin'in öldürülmesinden sonra düştü. David Frydman'a göre [1], hedef İsrailliler'in ve Araplar'ın özgürce tartışabilecekleri, argümanlarını sunabileceklerini ve birbirlerini tanıyabilecekleri bir araç yaratmaktı. Bu, her türlü barış umudunu boşa çıkartan savaş durumunca engelleniyordu.

Kanalın yaratılması için Frydman kardeşler bazı koşulların bir araya gelmesinden yararlandılar: Orbit Suudi şirketi BBC'yle Arapça bir haber yayını için anlaşmıştı. Ancak mutlakçı Suudi monarşisince ortaya konulan talepler, İngiliz gazetecilerin profesyonel bağımsızlıklarıyla bir arada yürüyemeyeceğini kanıtladı. Anlaşma sona erdirildi ve Arap BBC gazetecilerinin çoğunluğu kendilerini sokakta buldular. Bunun üzerine, El Cezire'nin kurulması için işe alınmış buldular kendilerini.

Frydman kardeşler televizyonlarının bir Arap kanalı olarak algılanmasını istiyordu. Londra ve Vaşington'un yardımıyla henüz yeni İran yanlısı olmakla suçlanan babasını devirmiş olan Katar'ın yeni emiri Hamid bin Halife el Tani'yi listeye sokmayı başardılar. Şeyh Hamid bin Halife kısa zamanda, yarım yüzyıldır süren ve belli ki daha da sürecek olan Arap-İsrail tartışmalarının merkezinde olmanın potansiyel avantajlarını kavradı. Aynı zamanda, İsrail Ticaret Bakanlığı'nın, İsrail'in elçilik kuramadığı başkent Doha'da bir ofis açmasına izin verdi. Hepsinden öte, Katar'ın, Arap yanlısı zengin Suudi medyasıyla yarışması ve kendisi dışında herkesi eleştirecek bir kanala sahip olmasının çıkarına olduğunu gördü.

İlk mali paket hem Frydman kardeşlerden bir ön ödeme hem de Emir'den 5 seneliğine 150 milyon doların üzerinde bir borcu içeriyordu. Suudi Arabistan tarafından örgütlenen reklamverenlerin boykotu ve bunu takip eden reklam geliri yokluğu, baştaki planın değiştirilmesini beraberinde getirdi. Sonunda, Emir kanalın bağışçısı ve sponsoru oldu.

Örnek gazeteciler

Yıllar boyunca El Cezire'nin izleyicileri onun içsel çoğulculuğuna tutuldular. Kanal, birbirine karşıt bakış açılarına özgürlük sağlamakla övündü. Fikir doğruyu söylememek, ama onun tartışmadan doğmasını sağlamaktı. Kanalın amiral gemisi olan program - put kırıcı Faysal el Kasım tarafından sunulan "Karşıt Görüş" adlı talk show - önyargıları yıkmaktan zevk alıyordu. Herkes bazı programları övmek ve diğerlerini kötülemek için sebep buluyordu. Ne olursa olsun, bu coşku rakiplerinin monolitizminin üstesinden geldi ve Arap görsel-işitsel dünyasını değiştirdi.

Afganistan ve 2003 Körfez Savaşı'nda muhabirlerinin kahramanca rolü, aynı zamanda ABD yanlısı uydu kanallarının propagandasının aksine örnek çalışmaları, El Cezire'yi tartışmalı bir kanal olmaktan, alkışlanan bir medya organı olmaya sıçrattı. Gazetecileri, büyük cüretlerinden dolayı yüksek bir bedel ödemek zorunda kaldılar: George W. Bush az daha Doha stüdyolarını bombalayacaktı ki bunu yapmadı, ama Tarık Eyüp suikaste kurban gitti [2], Taysir Eluni tutuklandı [3] ve Sami el Hac Guantanamo Üssü'nde hapse atıldı [4].

2005 yeniden örgütlenmesi

Fakat her iyi şeyin bir sonu vardır. 2004-05'te, David Frydman'ın ölümünün ardından, küresel pazarın değiştiği ve tüm büyük devletlerin kendilerine uydu kanalları kurmakta olduğu bir zamanda, Emir El Cezire'yi bütünüyle elden geçirme ve El Cezire İngilizce de dahil yeni kanallar yaratmaya karar verdi. Artık 50 milyon izleyiciye varan bir kitleden faydalanmak için erken dönemin heyecan ve küstahlığını geride bırakma ve kendini küreselleşmiş dünyada bir oyuncu olarak yerleştirmenin vakti gelmişti.

Şeyh Hamad bin Halife, daha önce ona iletişim becerilerinde kişisel eğitim sağlamış bir uluslararası şirkete çağrıda bulundu. JTrack özellikle Arap ve Güneydoğu Asyalı liderleri Davos dilinde eğitmek üzere hedef alıyordu: Batılılar'ın görmek istediği bir imaj nasıl yansıtılır. Fas'tan Singapur'a, JTrack, genellikle mirasçı kuklalar olan, ABD ve İsrail tarafından desteklenen siyasi liderlerin çoğunu eğitti ve onları saygı duyulan medya kişiliklerine dönüştürdü. Önemli olan onların söyleyecek bir şeyleri olması değildi, küreselleşmiş retoriği uygulama kabiliyetleriydi.

Ancak, Kuzey Afrika'da üst düzey hükümet pozisyonlarına atanmış olan JTrack CEO'su, El Cezire Grup'un dönüşümünü daha tamamlayamadan bu görevden çekilmek zorunda kaldı. Operasyonların geri kalanını, birkaç yıldır Katar televizyonu için çalışan ve kendisiyle aynı dini cemaate mensup olan eski Amerika'nın Sesi gazetecisine teslim etti: Vadah Hanfar.

Hem profesyonel olarak ehil, hem de siyasi olarak güvenli olan Bay Hanfar, El Cezire'ye ideolojik bir iz katmak için çabaladı. Nası'ın eski sözcüsü Muhammad Hasaneyn Heykal'e söz verirken, -Nasır'ın Mısır vatandaşlığından çıkardığı- Şeyh Yusuf el Karadavi'yi de kanalın "ruhani danışmanı" yaptı.

Kuzey Afrika ve Arap Yarımadası'ndaki devrimlerle birlikte Vadah Hanfar El Cezire'nin editöryel politikasını büyük oranda değiştirdi. Grup "Arap Baharı" mitine inandırıcılık kazandırılmasında merkezi bir rol oynadı. Buna göre -batı-tarzı bir toplumda yaşamaya istekli- insanlar diktatöryel rejimlerini yıkmak ve parlamenter demokrasiye geçmek için ayaklanmıştı. Tunus ve Mısır'daki olaylarla Libya ve Suriye'de yaşananlar arasında hiçbir ayrım yapılmıyordu. Yemen ve Bahrayn'deki halk hareketlerine gelince, bunlar yeterince izleyici çekmiyordu!

Gerçekte, Anglo-Saksonlar, 1920'lerde eski Osmanlı topraklarını ele geçirmek ve Batı'nın yol göstericiliği altında kukla parlamenter demokrasiler kurmak için sahneledikleri "Arap Baharı" sahnesinin aynısını tekrar oynamak üzere halk isyanlarından yararlanmaya çalışmıştı. El Cezire'nin Tunus ve Mısır isyanlarını ele alış biçimi devrim ateşini köreltmek ve ABD ve İsrail'le müttefik hükümetleri meşru göstermeye yönelikti. Mısır'da ayaklanma muhalefetin tek bir unsurnun çıkarına uygun olarak dizginlendi: Müslüman Kardeşler. İhvan ise kanal'ın yıldız hatibinde cisimleşiyordu: Şeyh Yusuf el Karadavi.

Yeni editöryel politikaya ve giderek artan sayıdaki yalana sığınma örneklerine öfke duyan, aralarında Hasan bin Cedo'nun da olduğu bir dizi gazeteci kapıyı arkalarından çarpıp kanalı terk ettiler.

Enformasyon ipleri kimin elinde?

Yine de, maskelerin düşmeye başlaması Libya bölümüne kadar gerçekleşmedi. Aslında, JTrack'in patronu ve Vadah Hanfar'ın hocası Mahmud Cibril'den başkası değildi ("Jtack"teki "J", "Jibril"in J'si). Bu dostane, parlak fakat sığ müdür Muammer Kaddafi'ye, diplomatik ilişkilerin normalleşmesinden sonra Amerikalı dostları tarafından Libya'nın ekonomik açılımını yönetmesi için tavsiye edilmişti. Seyfülislam Kaddafi'nin kontrolü altında hem Planlama Bakanı hem de Gelişim Otoritesi Müdürü olarak atandı ve böylece pratikte diğer tüm bakanlar üzerinde otorite sahibi olarak hükümetin iki numaralı adamı haline geldi. Baş döndürecek bir hızla Libya'nın sosyalist ekonomisinin deregülasyonunu ve kamu girişimlerinin özelleştirilmesini gerçekleştirdi.

JTrack eğitim faaliyetleri üzerinden Mahmud Cibril neredeyse tüm Arap ve Güneydoğu Asyalı liderlerle kişisel ilişkiler kurmuştu. Bahreyn ve Singapur'da ofisleri vardı. Ayrıca Bay Cibril, Fransız dostu Bernard Henri-Levy ile ortak olarak malezya ve Avustralya odunuyla ilgilenen bir tane de dahil olmak üzere ticaret şirketleri kurdu.

Mahmud Cibril université yaşamına, Nasır'ın bakanlarından birinin kızıyla tanıştığı ve evlendiği Kahire'de başladı. Daha sonra çalışmalarını, Kaddafi'nin anarşist ideolojisine sokmaya çalıştığı özgürlükçü bakışlarını asimile ettiği ABD'de devam etti. Ama, daha önemlisi, Libya'da Bay Cibril Müslüman Kardeşler'e katıldı. Bu nedenle cemaat arkadaşları Vadah Hanfar ve Yusuf el Karadavi kardeşlerini El Cezire'ye yerleştirdi.

2011'in ilk yarısında Katar kanalı batı yanlısı propagandanın tercih edilen aygıtı haline geldi: Arap devrimlerinin anti-emperyalist ve anti-Siyonist yönünü karartmak için çok çabaladı ve her bir ülkede desteklemeye ve kötülemeye karar verdiği aktörleri seçti. Şaşırtıcı olmayacak biçimde, El Cezire'nin ruhani danışmanı Şeyh el Karadavi Kaddafi ve Esad'a karşı televizyondan cihad çağrısı yaparken, Mahmud Cibril'in öğrencisi olan ve halkına kurşun sıkan Bahreyn kralını destekledi.

Bay Cibril'in Libya'da isyan hükümetinin başbakanı olmasıyla birlikte, Yeşil Meydan ve Bab el Aziziye'nin bir replikası Doha'daki El Cezire stüdyolarına kurulduğunda ikiyüzlülük tepe noktasına ulaştı, burada ABD yanlısı "isyancıları" Trablus'a girerken gösteren sahte görüntüler çekildi. Bu manipülasyonu Voltairenet.org sütunlarından açık ettiğimde aldığım hakaretlerden bahsetmeli miyim? Ancak El Cezire ve Sky News bu sahte görüntüleri Trablus Savaşı'nın ikinci gününde yayınladı ve Libya halkı arasında kafa karışıklığı yarattı. Aslında "isyancılar" - neredeyse hepsi Misrata'dandı - ancak üç gün sonra -Nato bombalarıyla yerlebir edilmiş - Trablus'a girdiler.

El Cezire'nin Seyfülislam Kaddafi'nin tutuklandığını ve Uluslararası Ceza Mahkemesi Savcısı Luis Moreno-Ocampo tarafından yakalandığını duyurması da aynı şekilde. Bu manipülasyona karşı ilk uyarıyı Russia Today aracılığıyla ben yaptım. Ve tekrar, bazı gazeteler tarafından hakaretlere maruz kaldım - ta ki Seyfülislam Rixos Hotel'de sıkışıp kalmış gazetecileri uyandırmak üzere bizzat gelip onları gerçek Bab el Aziziye Meydanı'na götürene dek.

France24 Arapça kanalı tarafından bu gibi yalanların sorulduğu Ulusal Geçiş Konseyi Başkanı Mustafa Abdülcelil, bunları savaş stratejisi olarak niteledi ve Cumhuriyet'in çöküşünü böylelikle hızlandırmaktan mutluluk duyduğunu söyledi.

El Cezire'nin geleceği ne?

El Cezire'nin Libya'nın yeniden sömürgeleştirilmesi için bir propaganda aracına dönüşmesi Katar Emiri'nden habersiz değil, bizzat onun liderliğinde başarıldı. Körfez Ülkeleri İşbirliği Örgütü, Libya'ya silahlı müdahale için ilk çağrı yapan odak, ve Katar da Temas Grubu'na katılan ilk Arap ülkesi olmuştu. Özellikle Trablus Savaşı sırasında kendi kara birliklerini göndermeden önce Libyalı "isyancılara" silah gönderdi. Karşılığında Ulusal Geçiş Konseyi adına tüm petrol ticaretini kontrol etme ayrıcalığını elde etti.

Vadah Hanfar'ın istifasının Katar'daki görevinin sonu olup olmadığını, ya da kanalın 15 senede kurduğu ve yalnızca 6 ayda kaybettiği inandırıcılığını yeniden kazanmak arzusunu yansıtıp yansıtmadığını söylemek için henüz erken.

Thierry Meyssan
Voltairenet.org


[1] Yazarla röportajlara bakınız.
[2] "The war on al-Jazeera", Dima Tareq Tahboub, The Guardian, 4 Ekim 2003.
[3] “The Arab press in the firing line”, Voltaire Network, 15 Eylül 2003.
[4] Sami el Hac üzerine (Voltaire.net'teki) dosyamıza bakınız.
[5] Örneğin: "Al-Jazeera staged huge rally in Moscow against Bashar al-Assad”, Voltaire Network, 4 Mayıs 2011.

HabersoL - 01 Ekim 2011

***************************************************************************************

ÜKD'den Suriye'de akademisyenlere dönük saldırılara tepki!


Üniversite Konseyleri Derneği, Suriye'de son bir buçuk ayda 10 civarında akademisyen ve bilim adamının İslamcılar tarafından katledilmesine karşı bir açıklama yayımladı. Açıklamada "Bu korkunç filmi daha önce Irak'ta da görmüştük" denildi.

Üniversite Konseyleri Derneği'nin "Suriye'de akademisyenlerin katledilmesini protesto ediyoruz" başlıklı açıklaması şu şekilde:

"Suriye’de son bir buçuk ay içinde 10 civarında akademisyen veya görevlinin öldürüldüğünü güvenilir kaynaklara dayanarak öğrenmenin üzüntüsü içindeyiz. Çoğunlukla Alevi olan akademisyenler sokak ortasında radikal İslamcılar tarafından kurşunlanarak öldürülüyor. Bir kısmının katili yakalanmış, diğerlerini ise İslamcı örgütler üstlenmişler. Cinayetler giderek hızlanıyor, daha 2 Ekim’de Profesör Muhammed Ömer kurşunlandı. Öldürülenler arasında Humus'taki devlet hastanesinde Göğüs Cerrahisi bölümü başkanı Dr. Hasan Eyd, yine Humus'taki El Baas Üniversitesi'nden dekan yardımcısı Muhammed Ali Akil de bulunuyor.

"Bu korkunç filmi daha önce Irak’ta görmüştük. İşgalciler 300 civarında profesörü katletmişler, binlercesinin ise ülkeyi terk etmesine neden olmuşlardı. Emperyalistler, işgalciler ve onların kanlı maşası durumundaki radikal İslamcılar üniversite mensuplarını sevmezler. Çünkü onlar bir ülkenin aklını, bilimsel birikimini ve kimliğini temsil ederler. Bir ülkeyi akılsızlaştırmak, bilimden uzaklaştırmak, geçmişini unutturmak için hedef seçilmişlerdi.

"Suriye’de yaşanan ve büyük basında tahmin edilen nedenlerle hiç yer bulamayan bu vahşi cinayetleri protesto ediyor ve Suriyeli akademisyenlerle dayanışmamızı ilan ediyoruz."

(soL - Haber Merkezi) - 06 Ekim 2011

Son Yazılar