Bıçak Nereye Dayandı?

Son günlerde bu sözü devlet büyüklerimizin ağzından çok sık duymaya başladık. Suriye’de Devlet Başkanı Hafız Esad taraftarlarının kendi halklarına karşı gösterdiği sert davranışlar karşısında yöneticilerimizin ilk söylediği sözler bunlardı: “ Artık bıçak kemiğe dayandı.” Yine son günlerde özellikle genç evlatlarımız ard arda katillerin bin bir çeşit bahane ile icat ettikleri zalim terör faaliyetleri sonucu hakkın rahmetine kavuşturulunca ayni sözler yine gündemin başına gelip oturdu.


Artık alıştık, ülkemizde bir yetkili, herhangi bir konuda ağzını açıp bir şey söylemeden önce Başbakanımızı bekliyor. Başbakanımız metheder tarzda konuşunca yalaka koro hep birden ard arda methiyeler sıralıyor. Eğer bir konunun aleyhinde konuşuyorsa yine hepsi birden ard arda o konuyu yerin dibine geçirmek için yarışıyorlar. Bu gerçek karşısında asıl rahatsız edici olan şey; bireylerin kendi düşünce ve iradelerini özgürce ortaya koymak yerine lider veya emir olarak benimsedikleri kişiyi mutlu etmek amacıyla görüş bildirmeye çalışmalarıdır. İnsanlar yüz yıllarca bu uğurda büyük mücadeleler vermiş ve kul değil ama özgür bireyler olma anlayışı, bu gün yerden yere vurulan Kemalist Türkiye’de büyük bir başarı ile uygulamaya konmuşken 2011 yılının Türkiye’sinde yeniden saltanat döneminin şartlarına dönülmesi insanın gözünü sulandıracak kadar can yakıyor.

Biz yine canımızı çok yakan bir başka konuya, son günlerin üzerinde en çok tartışılan konusu olan terör konusuna dönelim. Okurlarımız her halde birkaç yıl önce yazdığımız bir yazıyı hatırlarlar mı bilemem. Şöyle demiştik : “ Artık Türk aydınları üç cephede birden savaşa hazır olmak mecburiyetindedirler. Bu cepheler İrtica, Terör ve ayrılıkçı güçler ve üçüncü olarak dış dünyada Diyaspora ( Ermeni, Rum ve diğerleri) cepheleri olarak belirtmiş ve bunların gerekli olduğu zaman özellikle Türk Ordusuna ve mevcut düzeni savunmak isteyen sivil aydınlara karşı birbirlerini destekleyerek ilerleyebileceklerini söylemiştik. Bu uyarımızın üzerinden daha birkaç yıl geçmeden bu gün içinde bulunduğumuz durum ibret vericidir. Yöneticilerimizin özellikle son birkaç yıldır uygulamaya koydukları “Demokratik Açılım” ve “ İleri Demokrasi anlayışı” gibi görüşlere paralel bir gidişle aydınlarımız ne yazık ki ilk iki mücadeleyi adeta seyrederek kaybettiler.

İrtica için artık yapılacak en iyi şey, yapılması planlanan yeni Anayasada devlet karşısında bireylerin hak ve özgürlüklerinin geliştirilmesine paralel olarak Laik yapının yok edilmesini önlemek olacaktır. Terör meselesine gelince, bu konuya ilk defa burada yazdığım bir anımla başlamak istiyorum.

Bendeniz geçmiş yıllarda hem Üniversitelerde ve hem de Harp Akademilerinde ders verme onuruna erişmiş ender yurttaşlarımızdan biriyim. Zannederim 70’li yılların başı idi ve Kara, deniz, Hava her üç Akademiye terörle ilgili bir ana konu olan “Gayri Nizami Harp ve Gayrinizami Harbe Karşı Koyma” dersini işliyorduk. Öğrencilerimiz arasında 3 tanede Amerikalı subay vardı. Bu subaylardan biri eğer yanılmıyorsam ismi Butler olan Binbaşı Vietnam’da görev yapmış bir subaydı. Tecrübelerini bize aktarması için dersin bir bölümünde kürsüyü ona devrettim. Binbaşı Butler eline bizim en önemli referans kitabımız olan talimnameyi aldı ve konuşmasına şu sözlerle başladı:

“ Bildiğiniz gibi bu kitap bizleri bu savaşa hazırlayacak en önemli dokümandır. Sorum şu; bu kitabı ne yaparsınız? Hepimiz büyük bir samimiyetle okuruz yanıtını verdik. Siz okursunuz ama ben bunu şöyle katlar ve pencereden dışarı atarım dedi ve kitabı açık duran pencereye doğru fırlattı. Hepimiz donup kalmış gibi olduk. Binbaşı devam etti; Hayır onu dışarı atmam çünkü eğer dışarı atarsam belki onu bir asker bulur, içindekileri okuyup uygulamaya kalkar da başı beladan kurtulmaz. ”dedi ve pencere yanına düşen kitabı alarak çöp kutusuna attı. Bu girişten sonra Vietnam gazisi Binbaşı karşılaştıkları güçlükleri ve gerilla savaşının inceliklerini detaylı olarak anlattı.

Konuşmasına böyle bir girişle başlamasından hoşlanmamıştık ama Binbaşı Butler bize hayat boyu unutamayacağımız bir ders vermişti. Özetle belirtmek gerekirse şunu söylemek istiyordu: Bu savaş hiçbir kural tanımayan ve hiçbir kalıba sokulamayan bir savaş şeklidir. Bu savaşa karşı mücadele edebilmek için en az karşı taraf kadar cesur, yaratıcı, gerekirse zalim, bilgili ve uyanık olmak mecburiyeti vardı. Savaş tekniği itibariyle bir taraf açıkta diğer taraf gizli savaşıyordu. Yani ülke içinde terör örgütleri ile mücadele eden asker ve polis belirli bir üniforma içinde olan, silahını açıkta taşıyan, kanun ve nizamlara uygun hareket etmek mecburiyetinde olan insanlarken teröristler tamamen halkın içinde gizlenmiş masum yurttaşlar görünümündedirler. Eğer onlardan şüphelenir de tutuklamaya çalışırsanız çığlıkları aydan bile duyulur ve sizler masum yurttaşları rahatsız ettiğiniz için sorgulanır, hatta günümüzde örneklerini gördüğümüz gibi yargılanıp mahkûm dahi edilebilirsiniz.

Söz buraya gelmişken günümüzde terörist faaliyetlerin yoğunlaşması nedeni ile ordumuz mensupları hakkında yapılan bazı yanlış değerlendirmelere temas etmeden geçmek istemiyorum. Bunu özellikle askerleri yenilmiş gibi göstermek isteyen ve “ Ne güzel karpuz kesiyorduk, kavun kesiyorduk gibi” koca koca laflar eden PKK sempatizanı basın-yayın mensubu vatandaşlarımız ve evlatlarını bu mücadelede kaybeden şehit anne ve babalar için söylemek istiyorum. Ard arda gelen terör saldırıları sonunda şehit olan evlatlarımızı ebedi âleme yolcu ederken zaman zaman neden hep askerlerimiz avlanıyor? Neden askerlerimiz kendilerini savunamıyor? Neden hep eğitim görmemiş yavrularımız PKK ile mücadeleye gönderilerek harcanıyor ve kasıtlı olarak buna benzer bir sürü soru sorularak komutanların prestij ve itibarları tartışmaya açılıyor. Böylece Silahlı Kuvvetlerimize karşı olan aşırı güven, sevgi, saygı yok edilmeye çalışılıyor.

Bu soruların cevabı işte size yukarıda belirttiğimiz teröristlerin içine saklandıkları gizliliktir. Halkın arasında bindiğiniz minibüsün şoförü, sebze veya meyve aldığınız manav, ayakkabı tamircisi veya esnaf, ticaret erbabı çök ünlü teröristler olabilirler. Onlar sivil olarak hiçbir hareket yapmadıkları sürece masum yurttaşlar kabul edilir ve ona göre muamele görürler. Terörist olarak tespit edilebilmeleri için mutlaka ilk hareketin ( bazı istihbarat dışında ) onlardan gelmesi lazımdır. Böylece açığa çıkan terörist kişi veya grup ancak ondan sonra takip edilip tasfiye edilebilir. Bu ilk hareketin teröristlerden gelmesi nedeni ile asker veya polis elemanları daima ağır veya hafif zayiat verirler. Bu şekilde verilen kayıplarda genellikle ne o kahraman evlatlarımızın, ne de onları sevk ve idare edenlerin hatasından bahsetmek mümkündür. Onların Türk Halkının zarar görmesini önlemek için böyle bir darbe yiyebileceklerini bile bile görevlerini yapmaya çalışmaları haksız yere lekelenmelerden ziyade onlara en azından saygı duyulmasını gerektiren bir harekettir.

Bu konularda uzun yıllar mürekkep yalamış, hem Türk ve hem de Amerikan ve Avrupa’nın bilinen en yetenekli ordularını kısmen de olsa yakından tanıyan biri olarak altını çizerek şunu söylemek isterim ki sevgili yurttaşım, sizin ordunuz Dünyanın en iyi ordularından, komutanlarınız dünyanın en mükemmel yetiştirilmiş subaylarından biridir. Halen iktidarımız ve taraftar basın-yayın organları ülkeyi bir istikamete doğru yönlendirme telaşında oldukları için devamlı Türk Ordusu ve komuta heyeti ile uğraşarak adeta kendi ellerine, ayaklarına kurşun sıkıyor ve ulusu en büyük mücadele gücünden mahrum bırakmaya çalışıyorlar. Bu olaylarda herkes siyasilerin bütün abartılı ithamlarına rağmen askerlerin gerçek Demokratik yaşamın kurulabileceği umuduyla rejime nasıl sadık kalmaya çalıştıklarını göremiyor ve görmek istemiyor.

Askerin Demokrasi çizgisi içinde kalma çabasını, onun çağdaş bir demokrasiye olan özlem ve hayranlığı yerine belirli kaynaklar tarafından yönlendirilen ithamlar, ihbarlar sonucu tutuklu yargılama gibi ağır muamelelere tabi tutulmaları nedeniyle korktukları iddiası bize oldukça komik geliyor. Bize göre Türk Ordusunun subaylarını elindeki her türlü hapis, sürgün, idam gibi imkânları bol bol kullanan Sultan Abdülhamit bile korkutamamıştı. Geçen yüz yılı aşkın çok mücadeleli geçen dönemde ülkesini dimdik ayakta tutmayı başarmış bir Ordunun 2011 yılında, çağımız mollalarının ve ayrılıkçı güçlerin tertiplediği hukuk oyunları ile korkutup, pıstırılacağını sanan garibanlar sadece kendilerini kandırmaktadırlar.

Türk Ordusunun Komutanları radikal dincilerin iktidara gelmesi halinde başlarına neler gelebileceğini bile bile demokrasi ve Türk Halkının iradesine saygı duymayı kabul ederek bize göre yapılması en kolay siyasi yol yerine en zor yolu seçmişlerdir. İktidarımızın inşallah Türk Ordusu mensuplarının maruz bırakıldıkları en ağır hakaretler ve baskılara rağmen, ihtilal anlayışını reddetme gibi asil duygulara sahip olduğunu anlamasını, gelişmeleri daha gerçekçi bir bazda bütün eski kin ve tahriklerden uzak bir şekilde değerlendirmesini ve ordunun komuta kademesinin ¼’ünün eşkıya takibi yerine hapislerde tutulmasına son vermesini hararetle tavsiye ederiz.

Bu arada bir konuya da açıklık getirmek görevimiz. Zaman zaman bazı gazeteciler PKK liderleri ile röportajlar yapıp yayınlarken onları “ Dağdaki Komutanlar” olarak vasıflandırmayı seviyorlar. Kandil dağı sakinlerinin başındaki kişilere komutan demek yanlış olur. Onları eğer sevip, sayıyor ve onurlandırmak istiyorsanız “Lider” yahut “ Çete reisi” unvanlarını verebilirsiniz. Çünkü Gayri Nizami Savaş içindeki unsurlar, eğer düşmanları tarafından saygı görmek ve savaş kurallarına tabi olmak istiyorlarsa, kendilerini sivil halktan belirli bir şekilde ayıran ve fark edilmelerini sağlayan üniforma benzeri bir kıyafet giymeli ve silahlarını gözle görülecek şekilde açıkça taşımalıdırlar. O zaman hepsi savaşçı kabul edlir ve savaş kuralları gereği değerlendirilebilirler. Ama eğer günümüzde olduğu gibi tamamen halkın içine gömülüp fırsat buldukça silahını kullanıyor ve asker, polis, sivil masum insanları öldürüyorlarsa onlar sadece birer katil olarak vasıflandırılırlar.

Terörizmle nasıl baş edileceği sorusuna gelince, 30-40 yıldır bu tip konuların uzağında kalmış biri olarak kesin bir strateji tavsiye etmemiz mümkün değil ama genel olarak bazı tavsiyelerde bulunmamız her halde bir yurttaşlık görevi olmalı. Terörle mücadele için en başta ele alınması gereken husus; terörü yaratan nedenlerin tespit edilmesi ve bu nedenlerin ortadan kaldırılmasıdır. Terörist hareketlere katılma nedenleri çok çeşitlidir ama en çok bilinen ve uygulanan şekli bireysel ve toplumsal korku ortamıdır. Bu işe başlayanlar halkın desteğini kazanmak mecburiyetindedirler. Bunun için iki yol vardır. Bölgede yaşayan halkın ya sevgisi kazanılacak ya da korku yaratılarak destek vermesi sağlanacaktır. Sevilme ne kadar zorsa korkutma o kadar kolaydır. Asker veya polis gibi devlet güçleri yasalara bağlı olarak hareket etme mecburiyetinde iken teröristlerin bağlı olduğu hiçbir kural yok gibidir. Bölgede yaşayan birkaç güçlü sivil veya devlet görevlisi bazen tek tek bazen de çoluk, çocukları ile birlikte yok edildikleri zaman propaganda çarkı çalışır ve bir gün gelir ( Tıpkı Ermeni isyanlarında olduğu gibi ) devletine en bağlı vatandaşlar bile terörist hayranı olurlar.

Şan, şeref ve servet kazanma imkânları, ulusal birlik sevgisi terörizmi yaratan diğer en önemli unsurlardan bazılarıdır. Teröre yönlendirilen toplum kesiminin sorunlarını demokratik haklar çerçevesinde çözmek şüphesiz en uygun olan bir yoldur. Ancak sorunun demokrasi içinde çözülebilmesi için resmi organların karşısında sadece demokratik kurumların olması gerekir. Eğer bir ulusun muhatap aldığı toplum, ülkemizde olduğu gibi terör örgütleri ve faaliyetlerinden destek alıyor ve onların yönlendirmesi ile çözüm bekliyorlarsa bunu kabul etmek toplumsal bir cinayet olur. Çünkü o terör örgütünün istek ve arzuları hükümeti korkuttukları ve bu nedenle çözüme yönlendirdikleri gibi yanlış bir anlayışa dayanacağından belki yeni yapı içinde biraz şekil değiştirerek yine devam edip gidecektir.

Bu nedenle eğer gerçekten bir çözüm isteniyorsa, taraflar öncelikle terör örgütlerini tasfiye ederek baskıdan kurtulmalı ve demokratik çizgiler içinde karşılıklı olgunluk ve anlayış içinde çözüm yolları bulmalıdırlar. Ülkemizde hükümetin “Demokratik açılım” olarak tanımladığı ve ne olduğunu tam anlayamadığımız ama insani bir anlayış ile Kürtlerin isteklerini ele alabilecekleri şeklindeki yaklaşımı bazı PKK sempatizanı yazarların da teşvik ve desteği ile birleşince askeri çözümler alabildiğince kötülenmiş, PKK ile mücadelede isim yapmış komutanlar yurt içindeki organize düşmanlarının bin bir çeşit tertip, hile ve oyunları ile tutuklanmış ve Teröristlerle ciddi şekilde mücadele yavaş yavaş sıfır çizgisine doğru inmiştir.

Bu gelişmede tabii ki hükümetin rolü büyüktür. Dünyada hiçbir demokratik ülkenin savunma imkânları elinden alınamaz. Amerika nasıl 11 Eylül saldırısında yıkılan iki binasının öcünü almak için Irak ve Afganistan gibi iki Müslüman ülkeyi yakıp yıkabiliyorsa Türkiye’nin de kendisine büyük acılar yaşatan Kuzey Irak ve Kandil Dağı bölgesini tahrip ve işgal hakkı olmalıdır.

Tahrip olayını geçen günlerde olduğu gibi havadan veya uzun menzilli silahlarla karadan yapabilirsiniz. Ancak bu hiçbir zaman yeterli olmayacaktır. Tek çare o bölgeye ya sadece Türk Silahlı Kuvvetleri ya da en iyisi suni olarak yaratılan düşmanlıkları bir tarafa bırakıp Suriye, İran ve hatta Irak Ordusu ile birlikte girmek ve ülkeye zarar veren ve zarar vermesi muhtemel bütün unsurları temizlemektir. Bu kararı ancak iyi yetişmiş güçlü devlet adamları verebilir. Oysa bu vasıfta bir yöneticiyi iktidar kadromuzda görebilmek oldukça zordur. Şimdiye kadar gördüğümüz kadarı ile iktidar partimizde esnaf, tüccar, molla ve hatta iyi ve dürüst insan bulabilmek mümkün ama 8 senelik iktidarlarına rağmen devlet adamı bulmak oldukça zordur.

İnanıyoruz ki devletimizin öngörmesi halinde Türk Ordusu bunu başarabilecek çap ve kapasiteye sahiptir. Ama eğer geçmişte duyduğumuz gibi yukarıda dünyanın en mükemmel ordularından biri olduğunu iddia ettiğimiz Türk Ordusunu “Yeni Çeri veya Nizamı Cedit ordusu” gibi göstermek isteyen, “iyi ki bu generallerle bir savaşa girmemişiz” diyerek mutlu olan ve polisi askerin yerine geçirmeye çalışan cahil politikacıların düşünceleri öne çıkar ve devam ederse inanın bu acizlik daha pek çok gencimizin arkasından göz yaşı dökmemizin nedeni olacaktır.

M. Galip BAYSAN - 02 Eylül 2011 - İlk Kurşun

Son Yazılar