tayyip_ve_patron

Pentagon Tiyatrosu Devam Ediyor, Haydi Bir Daha

- Mevcut iktidarımıza %50 teveccüh oluşmasına katkı sağlayan seçim şarkısının verdiği ilhamla kaleme aldığımız yazıların üçüncü ve sonuncusuna gelmiş bulunuyoruz. Karnımız tok, sırtımız pektir. AKP hükümetine “Haydi bir daha!” demişizdir. Arnavut çalsın, roman oynasın. Tanrı milli iradeyi başımızdan eksik etmesin. (Ben aslında milli iradenin ne olduğunu da pek anlamış değilim. Yenir mi, içilir mi bilmiyorum. Burnuma mazohizm ve nihilizm kokuları geliyor. Sanırım, milli iradeyi kavramadan bu dünyayı terk edeceğim. Benimkisi kafasızlık işte. Sorry!).


- Genel Kurmay Başkanı Işık Koşaner istifa etmiştir. Mecliste yemin töreninin nazlı gelini CHP ile koftiden milliyetçi MHP birleşsin. Partinin başına Işık Paşa geçsin.

- Efendim, bu Kürtlere özerklik meselesi nereden çıktı demeyin. Özerkliği ilk dillendirenler Amerikalı, İngiliz, Fransız ve İtalyan dostlarımızdır. Şimdi 90 yıl öncesine gidiyoruz ve önümüze Sevr haritasını açıyoruz. İlacımız 80-90 yıl önce reçete edilmiş. Açılıma saçılıma gerek yok. Tek vuruş. Şırıngası büyük olduğu için biraz kıçınızı acıtabilse de kesin şifa ile sonlanacağından emin olun. Olay şu: Önce özerk yönetime yol veriyoruz, sonra özerk Kürt kardeşlerimiz Birleşmiş Milletler’e başvurup bağımsızlıklarını alıyorlar. Diyarbakır, Elazığ, Urfa, Siirt, Şırnak, Batman, Hakkari filan gidiyor ve hafifliyoruz. Eminim, BDP’li kardeşlerimiz Sevr metinlerini iyi ezberlemişlerdir.

- Mesele Türkiye’nin parçalanmasıyla bitmiyor. Parçalı Türkiye’nin naçizane katkılarıyla Irak, İran ve Suriye de bir miktar hafifletilip Büyük Kürdistan kuruluyor. (bkz. BOP). Büyük Kürdistan hem bazı Kürt kardeşlerimizin kabızlığını gideriyor, hem de İsrail’in basuruna iyi geliyor. Kürt meselesi şifa buluyor.

- Öte yanda, bir de Büyük Ermenistan meselesi var. 1919’da Wilson Bey’in buyurduğu üzere (O zamanlar Amerikalılarla bu kadar laubali değildik. O nedenle Wilson Bey’e Obama Abimiz veya George Bush Amcamız gibi samimi ifadeler kullanmayalım, resmi konuşalım) Ermeni kardeşlerimize de Van, Erzurum, Bingöl, Muş, Bitlis ve Ağrı’yı veriyoruz. Aslında 1919’da Ermeni meselesi öncelikliydi. Ancak İsrail zuhur edip BOP icat olunca, ve dahi Apo kardeşimiz ile Barzani fırıldağı ellerini çabuk tutunca sıra değişti.

- 1915 Ermeni tehciri küresel egemenlerin aşağılık senaryoları sonucu ortaya çıkan bir olaydır ve Anadolu’nun bahtsızlığıdır. Üretici bir toplum olan Ermeniler aynı topraklarda kalsalardı doğal olarak hem Doğu Anadolu’nun ticaret burjuvazisini oluşturacaklardı, hem de tarımın gelişmesine öncülük edeceklerdi. Ermeni yurttaşlarımızla daha rasyonel bir birliktelik sağlayabilirdik. Bugün o bölgeye BDP’liler Kürdistan demektedir. Yöre halkı yoksul, sanayi yok ve üretmiyorlar. Anlamlı bir birlikteliğe de yatkın değiller. Buyrunuz, buradan yakınız.

- Gelelim Kıbrıs sorununa. Kıbrıs neden Avrupa müktesebatına aykırı biçimde AB’ne alındı? Çünkü Frenklerin gözünde Kıbrıs Yunanistan’a ait bir adadır. Kuzey Kıbrıs denilen besleme takımını da Yunan kardeşlerimize teslim ettikten sonra kirden arınıyoruz. Sorunsuz dış politika pik yapıyor.

- Efendim, komutanlar istifa etmiş de, bir çoğu da Hasdal ve Silivri’de yatıyorlarmış da, ordu demoralize olmuş, memleketin güvenliği nasıl sağlanacakmış filan. Do not panic çocuklar. Bazı muhalif büyüklerimiz cehaletinden kaynama yapıyor. Yine kırmızı kaplı Sevr kitabımızı dallamaya başlarsak göreceğiz ki komutanların gitmesi hiç problem değil. Mister Wilson o yıllarda Osmanlı’nın asker ihtiyacını tespit etmiş. Osmanlı ordusuna 15 bini jandarma olmak üzere 55 bin asker yeterliymiş. Eh! yani, günümüz koşullarında, 55 bin askerin yönetimine de birkaç albay yeter de artar. Zaten hükümetimizin tensip buyurduğu gönüllülük esasına dayalı paralı askerlik de Sevr maddelerinden biri. (Kimin intihal yaptığını da tahmin edebiliyorum).

- Sevr’den bahsetmişken söylemesek olmaz. Sene 1920. Paris'te kendisine barış koşulları dikte edilen Sadrazam Ahmet Tevfik Paşa isimli muhterem (ki padişahın adamıdır), İstanbul'a gönderdiği telgrafta Sevr koşullarının "devlet mefhumu ile kabil-i telif olmadığını" (devlet kavramı ile bağdaşmadığını) bildirerek görüşmelerden çekilir. İlahi Paşa, bugün devlet mefhumu ile bir çok şeyin kabil-i teliftir. Kafamıza çuval geçirilir, eşkıya başı ile İmralı’da dans ederiz, Kürtler özerklik ilan eder. Keferenin zırlamasıyla Afganistan’a ve Libya’ya asker, gemi filan göndeririz. Hiç bi şeycikler olmaz evvelallah. Bu Ahmet Tevfik Paşa çok basiretsizmiş canım. Allaha şükür, şimdi, Egemen Bağışlar, Ahmet Davutoğulları gibi keramet sahibi insanlarımız var.

- Milliyet’ten Taha Akyol BDP’yi ve açıkladıkları demokratik özerklik bildirgesini eleştirirken “Kürşat Bumin’in teşhisine katılıyorum: “Ultra milliyetçi ve hiper goşist” bir ideolojinin yansımasıdır bu... Yani hem aşırı milliyetçi, hem hiper aşırı sol bir ideoloji” demektedir. Hiper ve aşırı sözcüklerini (ki biri yabancı bir önek) yan yana kullanmak ve zaten aşırılığı içeren “goşist” kavramının önüne hiper eklemek bir dil fukaralığı olmakla birlikte, asıl mesele sağcıların, her kötülemek istediklerine sol kavramını yakıştırmasıdır. Taha isimli diplomatik çocuk da sınıf mücadelesi ve sol ideoloji ile alakasız BDP’yi aşırı sol olmakla suçlamış. Kaygılanma Taha, sen ne kadar sol isen BDP de o kadar sol.

- CHP tutuklu milletvekilleri için AİHM’e gidecekmiş. Güler misin, ağlar mısın. Cumhuriyeti kuran koca bir partinin akibeti AİHM’e kaldıysa ört ki ölem. Meclise girmeyecektiniz Kemalim. Evrensel hukuka siz sahip çıkmazsanız AKP’ye zaten düğün bayram. O meclis ki, kurtuluş savaşında kelle koltukta, bir tas çorba ile çalışan insanların yeridir. Biliyorum, aykırı olmak müşkül bir durumdur. Lakin, memleketin hali de pek müşküldür.

- Aslında, Kemal Kılıçdaroğlu siyasette az rastlanan temiz kişiliklerden biridir. Fakat az gelişmiş bir ülkenin politik arenasını böyle naif kişilikler kaldıramaz. Ana muhalefet lideri adam yiyen cinsten olacak. Dış mihraklardan demlenenlerin, hırsızın, arsızın, sahtekarın, halk goygoycusunun yakasını kavrayacak. Çekip kafasını masaya iliştirecek. Sonrasında hallice bir odun ile kafasını trompet yapıp halkın mağduriyetinin hesabını soracak.

- Türkiye’de laiklik de düşünce özgürlüğü de yoktur. Çok seslilik söylemi rivayetten ibarettir. Misal, ateistler dindarlar gibi propaganda yapabilir mi? Komünistler beş vakit megafonla enternasyonal okuyabilir mi? Madımak yangını niye oldu? Uğur Mumcu, Turan Dursun, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, Musa Anter, Necip Hablemitoğlu niye öldürüldü? Soner Yalçın, Nedim Şener, Doğan Yurdakul, Ahmet Şık ve diğer gazeteciler niye kodeste? Geçiniz. Ben ki faşizm, korporatizm ve prekapitalizm sarmalında bunamış birisi olarak laiklik ve düşünce özgürlüğünü torunumun dahi göreceğinden şüpheliyim.

- “Haydi bir daha” aslında eski bir şarkıdır. Sam Amca’nın baterisi eşliğinde on yıllarca yalnız merkez sağ ve muhafazakarlar söylemiştir. Oysa Saltanatı biz yıktık. Cumhuriyeti biz kurduk. Devrimleri biz yaptık. İyi-kötü çok partili demokrasiyi de biz getirdik. Köy enstitüleri, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu, Halk Evleri bizim eserlerimiz. Mirasyedi gibi satılan devlet kurumları da öyle. Öyleyse “Haydi bir daha!” demek asıl devrimcilere yakışmaz mı? Ne dersiniz çocuklar?

Hasan Vasfi ALTAY - 01 Ağustos 2011

Son Yazılar