Gücün Kaynağı

Son günlerde yaşadığımız olaylar nedeniyle, siyasal iktidar karşısında ordunun gücünün zayıflamış olduğuna dair temalar kimilerinin dilinden düşmüyor. Ancak bu biçimde algılanan ve yorumlanan durumun gerisinde yatan temel nedenler üzerinde düşünenler o kadar çok değil.


Yakın geçmişte 12 Eylül gelmiş; Demirel, iktidarı, Ecevit de CHP genel başkanlığını bırakıvermişti. Bununla da kalmamış önde gelen siyasal liderler toparlanarak, Zincirbozan askeri üssüne gönderilmişlerdi. 12 Eylül rejimi, hukuk, Anayasa, yasa tanımayan uygulamalarını siyasal iktidardan ve genel olarak demokratik iradeden kaynaklanan ciddi hiçbir engelle karşılaşmaksızın sürdürebilmişti.

Şimdi roller değişmiş gibidir. İktidara ters düşenlerin özgürlüklerinden yoksun bırakılmaları, bu arada ordunun üst kademelerinde görevli önemli sayıda komutanın Silivri’ye gönderilmeleri “bağımsız” olduğu iddia edilen yargı kararlarıyla gerçekleştirilebilmiştir. Rol değişikliği bununla da kalmamıştır: bugün istifa edenler siyasal iktidarın başındakiler değil, silahlı kuvvetlerin en tepesinde yer alanlardır.

İçerideki işbirlikçi medya ve kimi Avrupalı çevreler, bu değişikliği Türkiye’nin demokratikleşmesi olarak yorumlamaktalar.

Acaba öyle mi?

12 Eylül dönemi ile bugünü biri birinden ayıran neden, herhalde Demirel ile Tayyip Bey arasındaki farkta aranmamalıdır. 12 Eylül sürecinde Demirel iktidarı döneminde olanların bugün olmayışını, Tayyip Beyin Demirel’e göre çok daha demokrasi yanlısı ve ayrıca çok daha güçlü ve çok daha yetenekli bir devlet adamı olmasından kaynaklandığını ileri sürebilmek olanağı yoktur. Eğer Tayyip Bey böylesine müstesna bir özelliğe sahip olsaydı, herhalde bu özelliğini PKK adına ortaya çıkanlara karşı da göstermesi gerekirdi. Tayyip Bey genelkurmay başkanı karşısında ortaya koyduğu tavizsiz tutumuna karşın, kendisine ağza alınmayacak küfürlerle saldıran Diyarbakır Belediye Başkanı karşısında çaresiz kalmıştır. Tayyip Beyin iktidarda bulunduğu bir dönemde, bu çevreler terör yanlısı olduklarını, yasa ve hukuk tanımadıklarını iftiharla ilan edebilmektedir. Bu çevrelerin önde gelenlerinden ve tüm hücrelerinden kin ve nefret fışkıran bir hanımefendi, 31 Temmuz 2011 tarihinde basına yansıyan konuşmasında şunları söyleyebilmiştir:

“Başbakanın kafası karışık. İnkar ve ikrar arasında gidip geliyor. Bizim açımızdan asıl muamma AKP’dir. Risk taşıyan AKP’nin iktidar anlayışıdır. Siyasete siyaset yaparak karşılık veririz. Ama devletin saldırılarına karşı da topyekün mobilizasyon halinde oluruz. Sayın Öcalan ne kadar BDP’nin içindeyse BDP de bir o kadar DTK’nın hatta KCK’nin içindedir. Bunun yasalar karşısında bir meşruiyeti olmayabilir. Ama Kürt toplumda en meşru varoluş biçimidir.”

Kısacası, “el el üstünde kimin eli var” gibi bir soruyla karşı karşıya bulunuyoruz. AKP ordunun üstündedir. Ancak PKK, en üst perdeden tavır koymaktadır. Böylesini bir güç dağılımını belirleyen temel neden görülmeden olup bitenlerin anlaşılması mümkün değildir.

12 Eylül’de silahlı kuvvetler adına iktidara el koyanlar en güçlü konumdaydılar. Çünkü onlar, Paul Henze’nin deyişiyle “bizim oğlanlar”dı (our boys). 12 Eylülcülerin misyonu, her türlü bağımsızlıkçı tutumu “komünist” yaftasına büründürerek –Demirel’in seçilmiş iktidarının yapmadığı ve yapamayacağı boyutlarda- ezmekti. Sovyetler çöktü, küresel imparatorluğun orduyu kendi saflarına çekmekte yararlandığı önemli bir faktör ortadan kalkmış oldu.

Bu arada, BOP döneminin gereklilikleri, ordu ile küresel imparatorluk arasındaki çelişkileri belirginleştirdi; ordunun bu gidişe paralel bir dönüşüme tabi tutulması gereği ortaya çıktı.

Atatürk döneminde Türkiye’ye sığınmış olan Alman profesörlerden Hirsch, 12 Eylül üzerine yazdığı bir yazıda “Her general Atatürk değildir” demişti. Bu söze atıfta bulunduğum her vesilede “Her general Kenan Evren değildir” demişimdir. Yaşanan süreç sonucunda Kenan Evren olmayan generallerin ön plana çıkması, küresel imparatorluğu başka yollar, başka araçlar aramaya sevk etmiştir.

Şimdi -çocukluğumuzda Amerikan filmleri ile ilgili olarak kullandığımız bir tabirle- “esas oğlan” rolü için besbelli ki başkaları bulunmuştur.

Alpaslan IŞIKLI - 31 Temmuz 2011 - İlk Kurşun

Son Yazılar