Huu Komşu Savaşıyoruz (2)

Bu uzun sıcak yaz günü ne yapacaksınız, serin bir yerde oturun okuyun işte, vakit geçer..

1) Köy eğitimi diye bir şey vardır, yüzyıllardır köy kendi soyunun kökünün ve din ve mezhebinin eğitimiyle varlığını sürdürmüştür.. Cumhuriyet Türkiyesi yurttaşlık ve laiklik eğitiminin vazgeçilmez olduğunu biliyordu ancak uçsuz bucaksız köylerine ulaşması ve köy eğitiminin şehri ele geçirmesine sağ iktidarların atmış yıl varlığıyla baş edip karşı koyamadı.


Sonunda modern şehirlerimizde onbinlerce lise köy eğitimine teslim oldu, yani soy sop din mezhep eğitimcileri önce eğitim sonra sırasıyla hukuktan medyaya askerliğe kadar ele geçirmeye başladı.. Köy eğitiminden gelmiş insanlar bugün hem siyasette hem medyadan Türkiye’yi yönetiyor ve artık köy eğitiminden gelmiş insanların elinden Türkiye’yi alacak bir güç yakın bir gelecekte gözükmüyor, hoş geldin Ortaçağ!

Cumhuriyet Türkiyesi liselerinin köy eğitimcilerinin eline geçmesine gücü yetmedi, birkaç on yıllık dönemde hakimlerine savcılarına ordusuna sıra geleceğini kestirdi ancak durduramadı, şehirliler eğitimle ve sosyal yardımla sembolük olarak ilgilendi ve her şeyi devletten bekleyen bir ideolojileri oldu, oysa şehre yeni gelmiş kitleler eğitim ve sosyal yardım alanlarında cansiperane kitleleri önce dersanelerine yurtlarına sonra siyasetlerine kanalize ettiler..

Köy eğitiminden gelenler, bugün tıpkı 19. yüzyılda Osmanlı topraklarındaki işbirlikçi ajan yabancı kolejlere dönüştü, I. Dünya savaşı ve Ermeni isyanları öncesi her biri düşman kuvvetlerin cephaneleri haline geldi..

Ulus, Avrupa’da icat oldu.. Ulus dediğimiz bir çerçevedir, bir dikdörtgen, bu dikdörtgenin içinde kimlik, mezhep, soy sop gibi unsurlar ayrı üçgenler halinde yaşayabilir ancak dikdörtgenin varlığı için hepsini bir arada tutan yurttaşlık ve laiklik olmazsa olmaz en temel eğitim. Artık bugün Türkiye’yi mutlak bir güçle yöneten siyasi iktidar ve medya, ulusu ve modern toplumu var eden bu cümleye götleriyle gülüyor, yani ulusun ve şehrin en vazgeçilmez değerleri ‘dalga geçilen, alay edilen’ komiklik unsuru haline geldi..

Yurttaşlık ta batıda icad oldu laiklik te, bu kurumlar doğu topraklarına ilk tez elden Mustafa Kemal’le gelip kurumsallaşmaya başladı.. Bugün hepimizin kafasına dang etti ki köylü toplumda yurttaşlık ve laikliğin yerleşikleşmesi gerçek bir mucize ya da yüzyıllar süren boğuşmayla olur..

Peki Orta-Doğu topraklarına Amerika’yla işbirliği içinde tarihte eşi benzeri görülmemiş bir büyük operasyona girişen bugünün iktidarı Orta-Doğu topraklarında neyin örneği olacak, onlarda zaten yüzyıllardır kırılmamış ve oraları hala çürütmekte olan soy sop din mezhep’in mi modeli yoksa şehrin yurttaşlığın laikliğin yani şehrin kültürüyle mi?


2) Fas’tan Pakistan’a deniz kara hava ve sivil kurum marifetiyle coğrafyalar yangın harabe halinde, tarihte eşine rastlanmayan ışık hızı bir saldırı altında, onlarca devlet ülke toplum üç beş yıl gibi kısa sürede içinde ya tarihten kazınıyor ya infilak ettiriliyor…

Canımı yakan bu denli alt üst oluşun yüzünü tarihini inceleyen tek bir değerlendirme bu toprakların aydınlarından henüz çıkmış değil, şüphesiz ‘şok’ halinde çok sert afallama sersemleme şaşırma hali yaşanıyor ya da öldürücü darbeleri dahi duyamayacak felç ya da bitkisel hayata girmişler..

Herhalde bu denli büyük savaşlar işgal kuvvetlerinin elindeki özgürlük hürriyet demokrasi gibi birkaç parlak nutuk ve makaleyle olmadı..

Beni asıl korkutan, tarihçiler ya da aydınlar işte bu fotoğrafa merceklerini uzatmaya dahi neden korkuyorlar.. Üstelik budala gibi sırıtıp bu denli alt üst oluşa kafayı pek fazla meşgul etmeye değmezmiş gibi iğrenç bir ruh haliyle yaklaşıyorlar..

Oysa doğu ve batı, buluttan buluta giren şimşekler gibi tarihin ilk gününden beri birbirlerine saldırmış yıkılmış trajediler yaşamış birbirlerini kültürel siyasi olarak hem parçalamış hem de beslemiştir.

Korkunç ve iflah olmaz bir umutsuzluk mu yaşıyoruz yoksa hepimiz insanlık değerlerine artık ‘işgal kuvvetlerinin’ yani Batı’nın safından mı bakıyoruz?

Batının ürettiği sahte kavramlar bu topraklarda tam bir beyin uyuşmasına yol açtı.. Ellerinde sahte demokrasi özgürlük lafları ışın kılıçları gibi birbirlerinin boğazına karnına doğru sallayan sallayana… Batının tartışılmamış kopya alınmış bu kavramları tam bir ‘körlük’ oluşturdu, ajanların diliyle siyaset biliminin dili aynı frekanstan yayına başladı. Bu ‘körlük’ artık büyük acı siyasi sosyal trajediler yaşanmadan bir daha ‘görmeyi’ öğrenemez..

3) İstanbul’u gezen bir seyyah Gerard De Nerval’in lafıdır, Türkler İstanbul’un en güzel yerlerini ölülerine ayırmışlardır, der..

Tam da bugün bu ölülerin hangi cephelerden geldiğine neden bakmıyoruz, kimseden kalkıp hüzünlü bir Yemen Türküsü söylesin istemiyoruz. Ancak dün koca ölüm kalım savaşından hiç değilse Yemen Türküsünü söyleyecek geride acılı yanık bir bacı gelin anne gibi birkaç kişi bulabildik, bugünden geriye bakalım kederli bir türkümüzü söyleyecek kimsecikler kalacak mı?

Donarak ölenler acı çekmez uyuşukluk tatlı bir uykuyla sizi önce boş düşlerin içine sonra vücud mosmor kaskatı hayatını bitirir. Hayalinde ülkelerinin akıbeti üzerine büyük korkular yaşamayanların bugün artık zihinlerinin yeniden canlanması boş bir hayaldir, korkmakta geç kalanların bugün siyasi sosyal varlıkları siyasi iktidar tarafından çoktan ipotek altına alındı, bugün en rahat hayatı yaşayanlar bağımsızlık lafıyla dalga geçenler, ki ışıklı ekranların gözlerinizin önünde buzlanıp donup yavaş yavaş can çekiştiğini hepiniz her akşam izliyorsunuz, artık ya köy eğitiminin dili mezhebi ırkı yani işbirlikçi ajan dilini konuşacak yoksa hiç konuşturulmayacak, uçurulacaksınız..

4) Batı’nın doğuya bilinen tarih içindeki seferleri İskender’le başlar, Anadolu, Mısır, orta-doğu, İran taa Hindistan’a kadar.. Roma’nın Sezar’ı malum.. Roma yıkılıp İslamiyet ortaya çıktıktan çok sonra Haçlı Seferleri, Konya Meram Bağları’nda dahi otuz yıl kalıp yemişlerini yediler, Urfa’da Antakya’da otuzar yüzer yıl kalıp Selahaddin Eyyübi geri alıncaya kadar Kudüs’e yerleştiler.. Yüzlerce yıl sürdü, onların zırhlı şövalyeleri Türkler’in hafif atlıları karşısında tarihin en büyük zayiatlarını verdiler.. Osmanlı gücüyle oturduktan yüzyıllar sonra doğuya Napolyon’un seferi, Mısır’a kadar geldi.. Üniformalarından silahlarına teşkilatına kadar yepyeni bir askeri disiplinle.. Ve 18. yüzyılla kauçuk, lastik, kimyasal boya, petrol, buharlı tren ve çelik zırhlı gemilerin keşfi icadıyla İngilizler Hindistan’da 1863’te Babür İmparatorluğu’na son verdi, sonra Çin ve sonra l. Dünya Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu’nu paramparça ettiler.. Bugün İngilizler’in dünya liderliğini Amerika çoktan ele geçirdi ve İngilizler’den yarım eksik ne kalmışsa yeniden tam ve mutlak hakimiyet için Fas’tan Afganistan’a acımasız bitmeyen bir savaşa girdiler..

Doğu’nun batıya bilinen tarih içindeki seferleri Persler’le başlar, Atina’ya Tuna boylarına kadar uzanmışlardır, sonra Atilla.. Roma’dan Paris kapılarına kadar, bir milyon kişiyi Ukrayna bozkırlarından Avrupa’ya o günkü teknolojiyle ele geçirmek bir mucizeydi, geride huyu suyu teşkilatı Avrupa’ya çok fazla bol gelen ve yüzyıllar sonra Avrupa’ya devlet teşkilatıyla da ilham verecek olan Macaristan’ı bıraktılar.. İkinci büyük kuşatma İslamın ilk yüzyıllarında Emevi komutanı Abdurrahman ile Preneler’i aşıp Paris kapılarına dayanması, ki bugün dahi Avrupa tarihçileri Paris savunmasından büyük övgüyle bahseder, hatta bu savunmayı yüzyıllar sonra oluşturulacak Avrupa Birliği düşüncesinin nüvesi olarak görürler.. Üçüncü büyük kuşatma Osmanlı’yla yani meşhur Viyana kapıları..

Bugün ise batının elinde sadece çelik gemiler buharlı gemiler ya da sadece atom bombaları değil uydu dinlemeler sosyal siteler sivil kurumlar gibi bambaşka büyük silahlar da var…

Mesela soğuk savaşın bittiği tarih olarak sembolleşen Berlin Duvarı’nın çöküşü ve onlarca Sovyet ülkesinin TV’lerde yayınlanan ayaklanma isyan görüntüleri Türkiye’yi yeni bir çağ başlıyor havasına soktu.. Soğuk Savaş yıllarında Amerika’nın ve Nato’nun bekçi köpekliğini yapan silahlı kuvvetlerden bir çok yeni eski general bir de Irak’ın işgal edilmekte olduğunu görünce Mustafa Kemal’i ve bağımsızlığı hatırladı..

Batının daha az köpeği olabilir miyiz, tasmayı biraz gevşetebilir miyiz, Amerika’nın tam bir köpeği değil daha saygın daha kişilikli üyesi olabilir miyiz diye saflıkla uluslar arası toplantılardan seminerlere TV konuşmalarına sere serpe bu özgürlük havasına budalaca kanıp konuşmaya başladı..

Amerika’nın yeni silahı dinleme cihazları dinleme uydularının ne marifetleri olduğunu hesap etmeden, odalarına masalarına kadar girmiş dinleme ve kayıt böceklerinden ve içlerine kadar sızmış köy eğitiminden gelmişlerden habersiz tek tek gafil avlandılar…

İskender’in atlı arabaları, Haçlılar’ın zırhlı şövalyeleri, Napolyon’un disiplinli yepyeni ordusu ve İngilizler’in çelik savaş gemileri gibi bugün Fas’tan Afganistan’a toprakları işgal eden güçlerin en büyük silahı: dinleme uyduları, gizli kameralar..

Ama asıl büyük silahları: etnik ve din gibi köy eğitiminin, üniversitelerde dahi aydınlar içinde dahi medyada dahi siyaset içinde dahi kökleştirilmesi…

Oysa, Atilla’dan Emevi komutanı Abdurrahman ve Viyana Kuşatması’na kadar büyük kuşatma altında kalan Batı yüzyıllarca ortaçağ karanlığı içinde kaldı ve bu ortaçağ karanlığı içinde kilise mezhep din ve ırk çatışmalarıyla dolu onlarca utanç dolu çağ içine gömüldü..

Batı, bu kuşatılmışlığı Fransız İhtilali’nde hayata girmeye başlayan ‘ulus’ ‘yurttaşlık’ ‘laiklik’ gibi mucize çözümlerle, karanlığını bir nebze sona erdirmeye başladı..

Şimdi, bizler, batının acımasız saldırıları altında tıpkı batıyı ortaçağ karanlığına gömen din, mezhep, ırk savaşlarına giriyoruz…

Din, kimlik, mezhep iç savaşlarında milyonlarca ölü verdikten sonra, tarih bize yaşanmış tüm iç savaşların bir sonucu olarak şunu öğretiyor, bu kardeş kavgasından ya haritaları bölerek kurtulursun ya yurttaşlık ve eşitliği hayata geçirerek, üçüncü bir yol yok..

Bugün aydınlarımızın çoğu siyasetin ve demokrasinin gücü bu iç savaşı yenebilir önleyebilir umudunu az da olsa taşıyor, ama aynı aydınlar, siyasetin ve demokrasinin en temel siyasi malzemesi olarak sabahtan akşama kadar mezhep, din, kimlik tartışıyor, bu ne lahana..

Gerçekten siyasetin ve demokrasinin bu iç savaşı önleyebileceğine küçücük umudunuz varsa siyasetin en temel vazgeçilmez malzemesi eşitlik, yurttaşlık ve laiklik’ten asla taviz vermeyen bir siyasi dil kurmak zorundasınız..

Köy eğitiminden gelmiş bir siyasi dili şehirde ve medyada ve manşetlerde kullanarak değil ülkenize İnsanlık ve Uygarlık’a haksızlık ediyorsunuz, yanlış yoldan gidiyorsunuz.

Poseidon Macerası filminde gemi sulara gömülünce birkaç bilim adamı geminin gövdesine çekiç darbeleri vurup suyun altında mı üstünde miyiz anlamaya yani yukarı doğru yol bulmaya çalışırken, asıl büyük kalabalık rahibin peşine takılır ve geminin suya gömülmüş derinliğine doğru aşağı giderler..

Üstelik çevremizdeki komşuların iç savaşlarına mesela Batum’da Tiflis’te henüz on yıl kadar önce yüzbinlerce insan birbirini niye gırtlakladı diye merak edip bakan yok.. Artık gözü kararmış bu kitleyi ülke içindeki yüzde elli oy kesmez şimdiden askeri zaferlerini çılgınca alkışlamak için çürümüş Bağdat Demiryolu Hattı’nda Cemal Paşalar’ın ardından yol açmaya çoktan başladılar ve siyasi iktidarın her sıçtığı bokta bir mucize lale keşfetmeyi çoktan öğrendiler..

5) Size sıkı bir soru, İslamcılar Afganistan’da çok uzun savaşlarla direnip Sovyetler’i Afganistan’dan çıkarttıkları halde neden bir bağımsız devlet kurmada anlaşamadı ve İslami hiziplerin savaşı Ruslar’a karşı verilen savaştan daha kanlı daha sert hale niçin geldi ve Afganistan tuz buz olup Taliban’ın eline geçinceye kadar iç karışıklıklar neden bitmedi..

Çünkü İslamcı hizipler birbirlerini ‘işbirlikçilikle’ suçluyordu, her biri karşısındakini Amerika’dan silah aldı, para aldı, diye suçluyor, siyasi bağımsız bir hükümetin kurulmasına yanaşmıyordu..

Yaşadığımız topraklarda en büyük düşmanlık hali: işbirlikçiliktir..
Çok yakından tanıdığım ülkemizdeki İslamcı gençlik için de bir zamanlar işbirlikçilik affedilmez bir ihanetti..

Irak işgali günlerinde işgale ve emperyalizme karşı yayınlar yapan İslamcı bir dergi Gerçek Hayat dergisine ben de görüş ve kısa yazılarla katkı sunuyordum, çünkü gençlik sağcı solcu ilerici gerici demeden Amerikan Orduları’na karşı amansız bir heyecanla birlik içindeydi.. O yıllarda İslamcı gençlik sadece cemaat denilen grubu işbirlikçilikle alttan alta suçluyor onları ülke için tehlikeli buluyordu..

Bugün ise aynı gençlik AKP iktidarının on yılında yavaş yavaş yüzde doksan dokuz itibariyle ‘işbirlikçilerin’ safına geçmeye anti-emperyalist lafları hiç etmemeye ve Amerika’ya karşı aman ha tek yazı yazmamaya ve camii önlerinde Irak’ta öldürülen milyonlarca Müslüman için hiç slogan atmamaya vs vs başladı..

Ateşli heyecanlı kabına sığmayan yüzbinlerce genç insan hakim işbirlikçi dili beş on yıl içinde nasıl kabullenir?

Hiç unutmuyorum, Irak İşgali günlerinde meclisten karar beklenirken kalabalık bir toplantı salonuna kendimi tutamayıp Amerika’yla savaşa girenlere diye başlayıp ana avrat küfrettim, herkes buz kesmiş gibi donakaldı, oysa beni onaylayacaklarını sanıyordum, meğerse az önce çok ünlü bir İslamcı yazar birkaç dakika önce konuşmuş ve özetle: Türkiye’de siyasi iktidarımızın varlığı için Amerika’yla yan yana savaşa girmeliyiz, demiş..

Toplantı bitince o meşhur İslamcı aydının yanında boynuma sarılamayanlar etrafımı sardı ve ağlayarak beni destekledi, işte bu genç insanlar, beş-altı yıl geçmeden Amerika’nın ülkemizde ve orta-doğu’da şarjörüne sürdüğü birer mermi olup çıktılar.

İşbirlikçilerin hakim diliyle konuşmayı öğrenmiş bu yüzbinlerce genç oldukça komşularımızla bugün değil yarın mutlaka savaşacağız, mesela bu gençliğin en büyük hayranlık duydukları ve büroları odalarını resimleriyle süslediği Nasrallah’a bugün düşman oluşları, akıl alır gibi değil..

Amerikan ajanları bu gençleri Afganistan dağlarından tanıyordu, ne demiş eskiler, kölenin benlisini al kaçsa bile beninden tanır yakalarsın… Ve size biraz para birkaç silah vererek yani yardım görüntüsünde sizi ebediyen çürüten işbirlikçi haline sokmayı iyi bilirler. Amerikan yazarları özgürlük vesayet ileri demokrasi vs gibi birkaç kelimeyle belki de günümüz dünyasının en ateşli gençlerini hakim işbirlikçi dili içinde hapsetmeyi başardılar..

Ve işbirlikçilere medyada siyasette istedikleri kadar bollukla sapan verdiler ve Fas’tan Afganistan’a kadar bu gençler daha dün Amerika’nın karşısındayken savcılık hakimlik gazetecilik gibi birkaç sapan biraz makam uğruna şimdi Amerika’nın büyük oyununda ön saflarda kendi kardeşlerine yani dün isimlerine tapındıkları Müslümanlara silah çekmeye oh olsun demeye beddua etmeye ve savaş çığlıkları atmaya çoktan başladılar..

6) İşte bunu anlamak için medyamızda sloganvari anlatılıp derinliğine anlaşılmayan Stockholm Sendromu’na bakmak lazım. Kısaca rehinelerin soyguncuya bağlılığı diye anlaşılıyor, yanlış..

Soyguncu bankaya girer ve hepinizi rehin alır, sizler önce ölümle burun buruna gelirsiniz.

İkinci safhada, bir kaza bela çıkmasın diye soyguncuların emirlerini ne olmuş canıma bir şey olmasın diye yerine getirmeye başlarsınız.

Üçüncü safhada, kendinizi soyguncuların işlerini rahatca yapmasını sağlayan bir işbirliği muhakemesi içinde bulursunuz.

Dördüncü safhada onlarla canınız pahasına deyip yaptığınız işbirliği sizi cevabını veremeyeceğiniz suçluluk içine sokar.

Beşinci safhada, rehine halinde sizin yaşadığınız ölüm kavgasını hiç yaşamamış ve anlayamayacak dışardaki insanlara karşı acımasız bir nefretiniz büyür ve önce içinde bulunduğu ruh halini savunmaya.. Sonra soyguncuları, niçin soygunculara yardımcı oldunuz diye sizi suçlayanlardan daha ahlaklı bulursunuz…

Türkiye’de bir büyük siyasi iktidar aynen bu aşamalarla sert öfkeli heyecanlı bir büyük İslamcı gençliği aşama aşama böyle ele geçirdi. Önce açtılar işsizdiler ezilmişlerdi. Siyasi iktidar onlara ev iş makam verdi. Açlıkları yüzünden siyasi iktidarla yakın düşmelerini eleştirenlere karşı yavaş yavaş rehine dilini geliştirdiler. Yani kendilerinin işsizliğini açlığını bilmeyen anlamayan kitlelere karşı gittikçe iktidarı artık her yönüyle savunur hale geldiler.

Dersanelere mecbur kalan çocukların da dersanelere ihtiyacı vardı siyasi iktidarın nimetlerine koşan yüzbinlerce çocuğun da işe eve maaşa ihtiyacı vardı ve bu açlığı çaresizliği anlamayıp suçlayarak aşağılayarak konuşan herkese karşı yavaş yavaş otoritenin önce dilini konuşmaya sonra kölesi olmaya başladılar..

Yani hepimizin bildiği sosyal fırsatları ve sosyal sigortaları olmayan bir toplumda en aşağılık hakim dili inşa etmek işte iki dönemlik bir iktidar imkanıyla kurmak bu kadar kolaydır.. Ve şimdi ülkenin en vazgeçilmez bağımsızlık değerlerine düşman buz gibi kaskatı bir devasa köleleşmiş yüzbinlerce gençle karşı karşıyayız..

7) Aynı süreç medyada çokca görülen sözümona liberal sözümona bilim adamları için de geçerli, hatta daha vahşice, bakın, yüzlerce örnekten bir örnek, ülkemizde bir ‘ıslak imza’ tartışması çıktı, henüz bu belgeler bilimsel bir test’ten geçmeden, irili ufaklı hepsi, hayır o gerçek imzadır diye yayına başladı..

Oysa bilim diye bir şey var, laboratuvara götürür, teknolojinin gücü yettiğince bir fikir edinirsin, hayır, labarotuvara henüz gitmeden hepsi ayağa kalkıp bu imzanın gerçek imza olduğu fikrinde iddiayla konuştular.

Neden? Çünkü hepsi bilime değil ‘otoritenin diline’ iman etmişlerdi.. Artık imzayı geçin, Suriye’ye savaş açıyoruz, eleştiren tartışan yok, hepsi otoritenin diline iman etmiş gibi saldırıya hazır yazılar yazıyor.. Ülke medyasında tartışılan aklınıza gelen her konuda adına liberal ya da bilim adamı denilen hepsi peşin peşin ‘otoritenin diline’ harfiyen kayıtsız şartsız itaat eden yazılarla beyin yıkıyor..

Bu şu demek, burada artık bilim, düşünce, tartışma yok, otorite dilini kurmuş ve herkes asker gibi bu dille konuşuyor ve bu dili yüzde ellinin görüşüymüş gibi ilan ediyor.. Bu basitce şarlatanlık çanak yalayıcılık basitce bir dalkavukluk yandaşlık değildir, bu mutlak bir diktatörlük kurulmuş demektir..

8) Ve kimse kandırıldığını kabul etmez.. Amerika’da onbinlerce genç kız uzaylılar beni düzdü diye ortaya çıktı ve binlercesi ruhsal bir tedaviyi red edip yaşlılığına kadar yalanını savundu.. Uzaylılar beni kaçırdı ya da uzaylılar bana tecavüz etti gibi akıl almaz yalanları bütün medyanın kamuoyunun gözleri önünde on yıllardan beri savunan insanlar var.. Uzaylılar uzayın bir yerlerinde başka formlarda vardır yoktur bilemeyiz, ancak uzaylıların henüz dünyamızda bir ayak izi bir metal parçası bırakmadığı yüzde yüz kesin..

Şarlatanlıklar bilimden değil iki ayrı yerden büyüyor, birincisi beyin.. İnsan düşleri, insan rüyaları, insan sanrıları, insan hezeyanları..

Sebebi geçmişte bir tacizdir travmadır bilinmez, ancak uydurulan öykülerin hepsi insan hayalinden üretilmiş..

İkincisi, üstün bir teknoloji görüntüsü veren özellikle amatör kameraların yanılsamaları.. Mesela Amerika’da her evin girişinde çıkışında uzaya doğru dağda ovada her yerde çok gelişmiş kameralar sahici bir görüntü yakalayamadığı halde amatör kameralar mutlaka bir yerde bir tuhaf görüntü bulabiliyor…

Bir de tuhaf tarikatlar, şu gün uzaydan gelip benimle görüştüler diyenler, ya da kehanetciler, medyumlar, falcılar gibi olmayan iddialarda bulunanlar ya da satanist benzeri garip tarikatlar, gurular, falan filan..

Bu tuhaf tarikat üyeleri içinde onbinlerce evet yüzbinlerce tarikat üyesi halen yalanlarında ısrarlı ve yaşlanıncaya ölünceye kadar karşılarına gerçek bilgiler sunulduğu halde, yalanlarını hiçbir şekilde ispatlayamadıkları halde halkın gözü önünde yalanlarını neden sürdürüyor.

Bu bizlere fantastik bir konu gibi gelse de batıda bilim adamlarını psikiyatristleri çokca meşgul eden bir konu..

Onbinlerce insanın bu apaçık bir yalana hem inanıp hem savunmasının sebebi ne olabilir? Şu olabilir, ‘kandırıldıklarına inanmak istemiyorlar’ ve kendisi gibi kandırılmış olanlarla yan yana üstelik huzur içinde yalanlarını sürdürüyorlar..

Burada dikkatimizi çekecek olan tuhaf garip bir tarikat üyesi olmalarından çok, tarikat üyesi olduktan sonra toplumla yüzleşip rezil kepaze olup asıl ikinci katman bir ‘ dayanışma örgütü’ oluşturuyorlar..

Burayı iyi anlamak için tekrar edelim, diyelim uzaylılarla görüştüğünü iddia eden bir tarikat var, bunu biliyoruz.. Bu örgüte siz de katılmışsınız, bunu da geçin..

Bu örgüt sizi içine alarak değil, yalanlarını size savundurarak sizi yeniden örgütlüyor, ki, örgütün asıl gerçek yapısı budur..

İşte siyasi iktidarın büyük marifeti budur, siz bir sempatiyle, bir fikir uyumu, bir sevdim işte canım diyerek siyasi iktidara yakın durursunuz, burada sorun yok, ikinci aşamada, sizler siyasi iktidarın yalanlarını hiç eleştirmeyerek aksine savunarak siyasi iktidarın kendisinden daha büyük daha çelikten çözülmez devasa garip bir tarikat gibi örgüt oluşturursunuz..

Kiminle? Kendiniz gibi kandırılmışlarla…

Bunca uydurma soruşturmadan işte bu yüzden çok korktuk, Türkiye’de gazeteciler yazarlar askerler bin çeşit insan içeri atılırken karşımızdaki garip tarikat gittikçe büyüdü, çünkü ellerine otorite yalanlarını tutuşturmuş ve hepsini yalanlarına ortak ederek örgütlemişti, yok şurada şu bulundu yok burada bu varmış…

Üstelik hiçbir şekilde ispatlanamayacak belgelenemeyecek asılsız gülünç iddialar, uzaydan gelmişler bilgisayarlara girmişler montajlamışlar gibi binbir karışık çözülmez uydurma…

Ve bu yalanlara inanan binlerce yazar ya da en azından inanmış gibi yapan halkın yüzde ellisi…

Hoş geldin Ortaçağ!

Artık çok geçmez Suriye’ye ya da İran’a ya da bilfiil katılmanız gerekmez buradan Müslüman kardeşlerinizin kanını dökmeye devam edersiniz..

Eleştirmediğiniz için eleştirenleri içeri tıktığınız için eleştirenleri sansürlediğiniz için hepiniz on yıl içinde Amerikan Ordusu’nun tarihlerde arayıp bulamadığı gönüllü askerleri oluverdiniz, gazanız mübarek olsun.

Gitmişken oraya kadar, şayet utanmaz iseniz Şam’da Selahattin Eyyübi’nin türbesine selam söyleyin, sizin ruhunuzu biliyorum siz Selahattin Eyyübi türbesine değil Şam’da Selimiye Camii bahçesinde Vahdettin’in türbesine koşuyorsunuz..

Biz de burada nefes almaya ayakta kalmaya çalışan birkaç yurttaş, bakalım, yurttaşların cinlerle bitmeyen bu ortaçağ savaşları ne kadar sürecek?

Nihat GENÇ - 23 Haziran 2011

Son Yazılar