ABD'nin Cargill'i, Cargill'in AKP'si

Hükümetlerin Cargill'in şuruplarına/tatlandırıcılarına "DUR!" demeleri gerekiyordu. Ama öyle olmadı. AKP ve öncesindeki hükümetler Cargill yerine pancar üreticilerine "DUR!" dediler.

1. dereceden tarım arazisine tesis kuran Cargill'in başı, yasaların açtığı dertten kurtulmuyordu...

Şu işe bakın ki, bir süre sonra, Başbakan Erdoğan'ın bir dönem bayiliğini yaptığı Ülker şirketi ile Cargill'in ortak olduğu açığa çıkıyordu. Bu da yetmiyor, Ülker'in İngiliz Cerester Şirketi'yle yarı yarıya ortak olduğu Pendik Nişasta'nın hisselerinin yüzde 50'sini Cerester'in elinden alan Cargill, Pendik Nişasta'ya da Ülker'le birlikte yüzde 50-yüzde 50 ortak oluyordu.

Bu ortaklıkların ortaya çıktığı günlerde (2003) ise Tayyip Erdoğan hükümeti, nişasta bazlı şeker kotasının yükseltilmesi kararını alıyordu...

"ABD'nin Cargill'i" dedim de, doğrusu tersidir aslında; Cargill ABD'nin değil, ABD Cargill'indir. Sadece ABD mi? Değil. Türkiye de dahil, dünyanın geri kalan hemen hemen tüm ülkeleri... Neden mi? Dünya tahıl alım-satımının yüzde 80'ini Cargill elinde tutmaktadır da ondan.

Zaten dünya ticaretinin yüzde 70'ini hepsi hepsi 100 şirket kontrol etmektedir. Cargill, yeryüzündeki 7 milyar insanın kaderine hükmeden bu yüz şirketten biridir.

Yasalar, seçimler, meclisler, seçilmiş yöneticiler, halkların ihtiyaçları açısından hikayedir. Meclisler yasaları, dünya üretim ve tüketimini, dünya ticaretini kontrolleri altında tutan şirketlerin çıkarları doğrultusunda yaparlar. Aynı yasalar, duruma göre, aynı meclisler tarafından hemen değiştirilir; o ana kadar bu yasalar, aynı şirketler tarafından deline deline kevgire çevrilir.

Siz, seçimlerde sandık başına gider, kendiniz için iyi yöneticiler seçeceğinizi, seçilen yöneticilerin size hizmet edeceğini düşünürsünüz. Fakat, sizler tarafından seçilmiş olsalar da başkanlar, bakanlar, başbakanlar, büyük şirketlerin iş takipçiliğini, onların istediği yasal düzenlemeleri yapar, onların birer memuru, elemanı gibi çalışırlar. Öyledirler de zaten.

***

Türkiye'de şeker pancarı üretimi yapılır. Türkiye sınırları içerisinde yaşayan halklar da şeker ihtiyaçlarını pancardan elde edilen şekerden karşılarlardı. Sonra bir gün (1989) Cargill çıktı sahneye. Tesisler kurup mısırdan şurup üretmeye başladı. Yalnız bir sorun vardı: Türkiyeliler şeker/tatlandırıcı ihtiyaçlarını, kendi ürettikleri pancardan elde ettikleri şekerden karşılıyorlardı. Bu nedenle Cargill'in tesisleri tam kapasite çalışamıyor, mısırdan ürettiği şuruplar elinde kalıyordu...

Kalması da gerekiyordu; çünkü kendi çiftçisini, şeker üretimini koruma zorunluluğu bir yana, genetiği değiştirilmiş mısırlardan elde edilen şuruplar tüketenlerde ciddi hastalıklara, hatta ölümlere yol açıyordu. Bu nedenle de genetik yapısı değiştirilmiş ürünlerden elde edilen şuruplar AB'de yasaklanmış, ABD'de yüzde 1'lik bir kota ile sınırlandırılmıştı.

Türkiye'de de böyle olması, hükümetlerin Cargill'in şuruplarına/tatlandırıcılarına "DUR!" demeleri gerekiyordu. Ama öyle olmadı. AKP ve öncesindeki hükümetler Cargill yerine pancar üreticilerine "DUR!" dediler. Şeker/tatlandırıcı pazarında Cargill'e yer açabilmek için pancar üretimini sınırlandırdılar. "Biraz da mısır şurubu tüketin" diyerek, Cargill'e yüzde 15'lik bir pazar payı verdiler. Kimin isteğiyle? Elbette ki Cargill'in isteği, IMF, Dünya Bankası ve George Bush'un dayatma ve baskılarıyla!

Zira, G. Bush, 28 Ocak 2004'te ABD'ye gidecek olan Tayyip Erdoğan'ı önceden uyarıyor, "Cargil'in sorunlarını çözmeden buraya gelme!" diyordu. Çünkü, Cargill'in Türkiye'de karşı karşıya kaldığı tek sorun "pazar payı" meselesi değildi; Cargill tesislerinden bir tanesini Bursa Orhangazi'deki 1. dereceden tarım arazilerinden birinin üzerine kurmuştu. Türkiye'de 1. dereceden tarım arazisine tesis kurmak yasaktı. Nitekim bu yasağa dayanılarak, Bursa İl Mahalli Çevre Kurulu tarafından Cargill'e verilen izin belgesinin iptali için Danıştay'da dava açılıyordu. Davanın sürdüğü günlerde dönemin Devlet Bakanı Kemal Derviş, Cargill'i ziyaret ediyor, çalışmalarından dolayı duyduğu memnuniyeti dile getiriyordu.

Neyse ki Danıştay 6. Dairesi Derviş gibi düşünmüyor, Cargill'in Orhangazi tesislerine verilen 1 yıllık izin belgesini iptal ediyordu. Çünkü yasalar bunu gerektiriyordu. Ne ki, dönemin hükümeti devreye giriyor, çıkardığı gizli prensip kararı ile Danıştay'ın kararını geçersiz kılıyordu. Yine'de 1. dereceden tarım arazisine tesis kuran Cargill'in başı, yasaların açtığı dertten kurtulmuyordu...

Şu işe bakın ki, bir süre sonra, Başbakan Erdoğan'ın bir dönem bayiliğini yaptığı Ülker şirketi ile Cargill'in ortak olduğu açığa çıkıyordu. Bu da yetmiyor, Ülker'in İngiliz Cerester Şirketi'yle yarı yarıya ortak olduğu Pendik Nişasta'nın hisselerinin yüzde 50'sini Cerester'in elinden alan Cargill, Pendik Nişasta'ya da Ülker'le birlikte yüzde 50-yüzde 50 ortak oluyordu.

Bu ortaklıkların ortaya çıktığı günlerde (2003) ise Tayyip Erdoğan hükümeti, nişasta bazlı şeker kotasının yükseltilmesi kararını alıyordu...

Derken yıl 2011 oluyor; Tüketici Dernekleri Federasyonu (TÜDEF) Genel Başkan Yardımcısı Ali Çetin yazılı bir açıklama yapıyor:

"Son yıllarda ülkemizde artan kanser ve kronik hastalıklar mısır şurubu ile doğrudan bağlantılı. Mısır şurubunun yüzde yüze yakını GDO'lu mısırlardan elde ediliyor. Aslında tatlı, çikolata, kek yerken ya da gazoz-kola gibi gazlı içecekleri tüketirken kanseri ve türlü hastalıkları çağırıyoruz" diyordu.

Büyük ihtimalle, o sıralarda Cargill de dizindeki Erdoğan'ın başını "koçum" diyerek okşamaya devam ediyordu; tıpkı Erdoğan'dan öncekilerin başını okşadığı gibi..

Hasan ŞAHİNGÖZ - 11 Nisan 2011 - Baki Selamlar

http://www.bakiselamlar.com/knb/

Son Yazılar