'İnsan Sıcağı'

Ankara Tuzluçayır Ortaokulu'nun birinci sınıfındaydım. Kıştı! Paltomu sıkı sıkı ilikledim. Kimseye diyemeyeceğim bir sırrım var. Sınıf sıcak. Benden başka paltosunu giyen yok. Son dersteyiz. Matematikçimiz, Salına Hanım; sinirli, sert, eli sopalı bir öğretmen. Anlatıyor, çıt çıkarmadan dinliyorum.


Dersin sonuna doğru bana seslendi:

• Tuncay! Çıkart o paltoyu. Paltoyu çıkartmadım ama düğmeleri
çözdüm. Başımda bitti. Elindeki çekiç sapını sıraya sertçe vurdu. Tam 5 gündür idare ediyor, sırrımı saklamayı beceriyordum:

• Hastayım üşüyorum öğretmenim.

• Kıpkırmızı olmuş terliyorsun. Asıl şimdi hastalanırsın. Çıkart!

Sınıf nefesini tuttu. Mevcut 97 kişi. Her sırada 4 kişi oturuyoruz. Bir anda gerginlik sınıfa yayıldı.

• Üşüyorum çıkartmam!

Elindeki sopa ile başıma vurdu.
Çıkan ses sınıfta yankılandı. Ben öylece duruyorum; ikinci darbe paltomun yakasına yapışan ellerime indi. İlk kez oluyordu bunlar.

• Sen de mi uydun serserilere? Yazık ne umutlarım vardı senin için!
Gözlerim doldu. Ha ağladım ha ağlayacağım. Canımı yakan elindeki çekiç sapı, vurduğu yerde toplanan acı değil, sözleri. Ayağa kalktım, sınıfı terk edeceğim.

Ellerimden tuttu, paltoyu çıkartmaya çalışıyor. Direniyorum, çaresiz bıraktı.

• Sınıftan kaçamazsın.

Çıkartacaksın. Ne gizliyorsun, çabuk söyle. Paltonun altında ne var?
Çekişmeye yeniden başladık. "Eyvah" dedim. Korktuğum oldu. Koltuk altımda sakladığım sırrım kırıldı.

• Allah kahretsin, Kırdınız kırdınız!...

Panikle paltomu ve ceketimi attım. Kıravatımı ve gömleğimi çıkarttım. Öğretmen ve sınıf, şaşkın gözlerle izliyordu beni. Sağ koltuk altımdaki güvercin yumurtasını dikkatle elime aldım. Çatlamıştı. Sol koltuk altımdaki yumurta sağlam.

• Öldürdünüz! Oldu mu şimdi, oldu mu öğretmenim?..

• Sen delirmişsin, dedi. Elimdeki çatlak yumurtayı kaptı, sağlamı almasına izin vermedim. Yumurtayı pencereyi açıp fırlattı.

• Velin yarın bana gelecek.Yoksa sen de okula gelme.

Toplanıp sınıftan çıktım. Annem 5 gündür koltuk altımdaki güvercin yumurtalarını almaya çalışmış, başaramamıştı. Babama şikayet etmişti.

Babam ile tartışma kısa sürdü:

• Karışmayın bildiğini yapsın. Ne kötülük var yaptığında?

Annem susmuştu. Yumurtalar, en sevdiğim beyaz güvercin çilline aiddi. Erkek, uçmuş ama yuvaya dönmemişti. Bir şahine yakalanmış olsa gerekti.

Dişi kuş artık yumurtaların üstüne yatmıyordu. Yavruların çıkmasına az zaman vardı.

Onları sıcak tutmak ve yavruların yaşamasını sağlamak için, yumurtaları koltuk altımda taşımaya karar vermiştim.

Ama nedense bu çabamı anlatamıyordum. Çaresizdim. Okuldan çıktım. Mahallede kuş besleyen Mustafa Ağabey'in evine gittim. Saatler sonra yine gelen Mustafa Ağabeye durumu anlattım. Mustafa Ağabey 40, ben 12 yaşındayım.

Başımı okşadı:

• Bir yolunu bulacağız, dedi. Birlikte kümese gittik.
Yumurtaya yatan kuşlarını kontrol etti. Tek yumurta üzerine yatan bir güvercinin altına koltuk altımdan çıkardığım tek yumurtayı yerleştirdi.

Soran gözlerle baktım:

• Bekleyeceğiz, umut güzel şeydir, dedi.

Hastalandım. Babam Ulus Gazetesi'nin dizi ustası idi. Gece yanıma geldi, konuştuk:

• Merak etme o civciv yaşar, umudunu yitirme, öğretmeninle ben konuşurum, dedi

O gün anladım ki sevdiklerimi korumakta haklı olmam yetmiyordu. Daha aktif olmalıydım.

Yaşatmak ve sosyal sorumluluğunu yerine getirmekte umutsuzluk insana yakışan bir şey değildi. Yumurtayı pencereden atmak kolaydı!

Zor olan yaşatmaktı,

Zor olanı başarmak ise; insana yaşamak sevinci, insan olma ve  mutluluk erdemi veriyordu.

Aydınlık Gazetesi'nin yayın hayatına başlaması bana bu anımı hatırlattı.

Türkiye'nin üzerine çöken karanlığa karşı açılan bu "Aydınlık pencere"nin, kapanmaması için, umut ve mutluluğun, insanca yaşamak sevincinin var olması için; sevgiyi ve insan sıcağını hayatımızdan eksik etmememiz, bunları paylaşmamız gerekiyor.

"Aydınlık", bu demek değil mi?

Tuncay ÖZKAN - 01 Mart 2011 - Aydınlık

Son Yazılar