12 Eylül darbesi ile birlikte “sol”un tasfiyesi başladı.

Önce kitaplar toplandı ve törenlerle yakıldı.

Parkalar çıkarıldı.

Postallar bir kenara atıldı.

Tartışmalar, toplantılar sona erdi.

“Hiç bir şeye karışma, okuldan çıkınca hemen eve gel,” sloganları yaygınlaştı.

İmam hatipler çoğaldı.

Camilerin sayısı okul sayısını geçti.

Diyanetin bütçesi artırıldı.

Sendikalar etkisizleştirildi.

Berlin duvarı yıkıldı.

Sovyetlerin çöktürülüşü, sosyalizmin de çöktüğü imajını doğurdu.

Örgütlenmenin “anlamsızlığı” ve “tehlikeleri” anlatıldı.

Üniversiteler “anarşi” yuvaları olmaktan çıkarıldı.

Bıyıklar, “Avrupalı” görünmek üzere kesildi.

Türkçe’yi yayarak konuşmak, araya yabancı kelimeler sokuşturmak moda oldu.

Türkçe kahve, lokanta, mağaza ismi koymak “ulusalcılık” gibi göründü.

Kürt sorunu M.Ali Birand tarafından ilk kez yazılı olarak gündeme geldi.

Elli yıldan bu yana ülkede cirit atan İngiliz ajanlar, asimile olmuş Kürt vatandaşların büyük kentlerdeki evlerinin kapısını aşındırmaya başladı.

Eruh baskını sorunu silahlı hale çevirdi.

Güneydoğu politikalarının yanlışlığı tüm ülkeye mal edildi.

Kürtler Batı Anadolu’da istedikleri gibi yaşayabildikleri halde, kendi köylerinde, kentlerinde mızmızlanmaya başladılar.

Bunlara kol kanat gerecek “aydın” tipi aranmaya başlandı.

12 Eylül öncesinde okumayı baş tacı eden eski solcular seçildi. Onların toplum içinde bir saygınlıkları olduğu düşünüldü.

Daha önce sol düşüncenin kalesi diye bilinen kimi “aydınlar” tüfeklerini “eski” dostlarına çevirmekten hiç geri durmadılar. Bunun için de bir kollarıyla Batı’yı işaret ettiler.

12 Eylül öncesi “gare de robe” devrimi dedikleri Kurtuluş Savaşı’nı küçümsemeyi yeğlediler.

Cumhuriyet kazanımlarının bürokrasi ve merkeziyetçi yönetim nedeniyle tıkandığı savunulmaya başlandı.

İkinci Cumhuriyetçiler doğdu.

Birinci Cumhuriyeti özümsemektense, yeni bir cumhuriyet sloganı daha çok benimsendi. Ülkenin bulunduğu konumda sürekli kan kaybettiği, bir an önce Avrupa Birliği’ne geçişin gerçekleşmesi gerektiği savunuldu.

Avrupa gibi demokratik olunacağı masallarıyla yeniden bir Batı harekatı başlatıldı.

Kapitalizmin merkezi olan ve sağ tandanslı iktidarların tek tek ele geçirdiği Avrupa ülkeleri eski tüfek solcular için tam bir “değişim” başlangıcıydı.

Bu dünya nimetlerinin bu dünyada tüketilmesi gerektiğinde, akıllı “dinciler” bir koloni oluşturdular. Bu koloninin başına da birini oturttular.

Çok önceden planlanan bu harekat karşısında “eski tüfek” solcular çıkışın kalmadığını düşündüler ve bunu çevrelerine bir şekilde aktarmaya çalıştılar.

Dönem değişmiş, 19. Yüyılın sonundaki “toplumsal” hareket, 20. Yüzyılın son çeyreğinde teslim olmuştu.

Bu dünya paylaşılamayacak kadar kalabalıktı ve bazıları bu dünyada yaşayacak, çoğunluk için ise “öteki” dünyada yer ayrılacaktı.

Sistem bunun üzerine kuruldu.

Özal hükümetinin ithalat rejimi, dünya üzerinde nice içilmesi gereken puroların, şarapların olduğunu, nice gezilmesi gereken ülkelerin varlığını, nice harcanması gereken tatlı zamanların bulunduğunu “seçkinlere” hatırlattı.

Sol, vadesini doldurmuş eski bir alışkanlık halindeydi artık ve bir an önce terk edilmeliydi.

Ancak bu terk ediş, birdenbire “karşı” saflara geçerek olmamalıydı. Böylesi, toplumun kafasında soru işaretleri de bırakacaktı.

Geçiş yavaş ve sindirerek gerçekleştirildi. Öyle ki, kurbağa deneyini hatırlatır biçimde, kimi zaman bu geçişi yaşayan “aydınlar” da, “liberal (liboş)” haline geldiklerini asla fark edemediler.

Dünya nüfusunun 2025 yılında 12 milyarı aşacağını BM açıkladıktan sonra, Endonezya’daki tsunami felaketi bile, dünyanın paylaşılamayacak kadar kalabalıklaştığını düşünen kapitalizm için bir “oh” vesilesi oldu. Erken uyarı sistemlerinin neden çalışmadığı, neden büyük insan kaybına neden olan bu felaketi haber vermediği sorulmadı.

Soruları ancak “büyük biraderler” sorabileceği için, her şey “doğal eleme” ile açıklandı gitti.

İdeolojik değişim sıkıntıları, Petrus kadehlerinin ardında dağılmaya başladı.

Kader, daha çok kullanılan bir avutmaya dönüştü.

Para düşüncenin önüne geçti, her şeyi satın alabileceğini kanıtladı.

İnsanların birlikte hareket etmesi, haksızlıklara karşı birlikte tavır göstermeleri küçümsendi, “aydınlar” sırça köşklerine çekilerek, bu tür “direnmeleri” kınadılar.

Derken bu yaygınlaştı.

2000’li yıllardan sonra, buna ekonomik sıkıntılar da yardımcı olunca, Birikim, Sanat Olayı, Sanat Dergisi gibi “kültürel” direnişin köşe yazarları bir çırpıda sistemin öteki tarafına geçmekte hiç tereddüt etmediler.

Zaten alt yapı yeterli değildi.

Marks’ı, Engels’i doğru dürüst hiçbiri okumamıştı.

Varoluşçuluk felsefesi, günü kurtarmayla eşit anlamdaydı.

Kiekegaard ile Nietzche arasındaki fark birinin Alman diğerinin İskandinav olması kadardı.

Hayatını sosyalist kültür üzerine adamış olan Brecht, McCarth dönemi soruşturmalarında yeterince dirençli olmamakla suçlandı.

Tiyatrolar kabarelere dönüştürüldü ve “artık çağını doldurmuş bir sanat” imajı yaratıldı.

Herkese “özgürlük” istediğini söyleyen liberal aydınlar, kendi özgürlük sınırını genişletmek için çabaladılar.

Lüks tüketim zaten kaypak zeminde oturan sol düşünceyi bu “aydınların” elinden aldı, ama teslim edecek başka bir kitle bulamadı.

Böyle gidiyoruz işte.

Bakmayın Nazım Hikmet’i herkesin sahiplendiğine.

Tehlikesi kalmadı artık adamcağızın.

Ne ağaçtan söz edilebilir “tek ve hür” ne de ormandan “kardeşçesine”...

A.Mümtaz İDİL

Odatv.com

26 Eylül 2009

Son Yazılar