“İNSAN BEYNİYLE GÖRÜR”
Geçtiğimiz günlerde Neşe Düzel “sol düşüncenin ideoloğu” olarak tanıttığı Zülfü
Dicleli ile röportaj yaptı. Zülfü Dicleli, solun din düşmanlığı yaptığını, din konusuna
ilgisiz olduğunu söyledi.
Biz de konuyu sol tarih ve teori üzerine çalışmaları ile tanınan yazar Haluk
Yurtsever’e sorduk. Türkiye solu, İslam’a Dicleli’nin ifade ettiği gibi yabancı mı?
Solun İslam ile ilgili çalışmaları melerdir? Zülfü Dicleli bu açıklamalar ile neyi
hedefliyor?
Haluk Yurtsever sorularımızı yanıtladı. İşte Haluk Yursever’in açıklamaları:
Sorunuzu yanıtlamadan önce izninizle birkaç noktaya değinmek istiyorum.
Birincisi şu: Taraf gazetesi, ikrarından dönmüş eski solcuları kendi yönünde
taraflaştırmak ve parlatmak konusunda başarılı bir pratik sergiliyor. Neşe Düzel’in
son söyleşilerini kimlerle yaptığına bakın: Nabi Yağcı, Hüseyin Ergün, Zülfü Dicleli.
Çok belirgin iki ortak paydaları var: Eski solcu olmak, dünü, bugünü ve hatta
yarınıyla solu aşağılamak! Bu zatların piyasa değeri söylediklerinden değil, bir dönem
taşıdıkları “solcu”, “komünist” kimliklerden geliyor. Söylediklerinin daha “iyi”sini
Batıdaki “futurist” denilen üçüncü sınıf gelecek simyacılarından okuyabilirsiniz. Bunu
en iyi kendileri bildikleri için piyasa değerlerini artırmanın yolunun “eski solcu”
sıfatıyla solu değersizleştirmekten geçtiğini görüyorlar. Misyonları budur.
İkincisi, bu yurttaşlar, bu dünyada olup biten her şeye, dönmüş insanlara özgü,
kıraldan fazla kıralcı bir prizmadan bakıyor, “insan beyniyle görür” sözünü çarpıcı
biçimde doğruluyorlar. Taraf’ın yayınladığı metinle başlayan, en önemli iki amacının
Fethullahçılığın toplumsal meşruiyetini artırmak, hatta dokunulmaz kılmak ve otoriter
polis devleti yönündeki gidişi hızlandırmak olduğu şimdi artık net biçimde açığa çıkan
gelişmeleri, Türkiye’nin AKP eliyle “askeri vesayet rejimi”nden kurtulması,
“demokratikleşmesi” yönünde adımlar olarak görüyor, Fethullah Gülen hareketinin
siyasal meşruiyet kazanmasına, “şeffaflaşması iyi olur” gerekçesiyle destek veriyorlar.
Dicleli, içinde doğruluk payı taşıyan şu sözleri söylerken kapitalizmin en temel
gerçeklerini gizliyor: “Büyük fabrika bitti. Dünyada büyük fabrika bir daha hiç
kurulmayacak. En son büyük fabrika, bu son dünya ekonomik krizinde General
Motors’ın iflasıyla bitti.” Sanayi devrimi döneminin büyük fabrikasının bittiği doğru.
Bugün artık, 1917 Rusya’sında devrimin proleter üslerinden biri olan 45 bin işçinin
çalıştığı Putilov fabrikası türünden büyük fabrika yok. Buna bağlı olarak sınıf
mücadelesinin yol ve yöntemlerinde, araçlarında değişiklikler gerektiği de açık. Ama
bugünkü yaşam da maddi üretim, genişletilmiş yeniden üretim üzerinden sürüyor. Artı
değer, sömürü, sınıflar, sınıf mücadelesi, sınıfsal, cinsel vb. baskı, emperyalist
saldırganlık kapitalist dünya sisteminin değişmeyen özellikleri olarak sürüyor.
Dicleli’nin, sigortasız, kayıtsız, esir ücretiyle işçi çalıştıran, işçi sınıfı üzerinde en
yoğun sömürüyü ve baskıyı uygulayan, dinci gerici “Anadolu sermayesinin”
fışkırarak, dünyayla bütünleşerek Türkiye’yi demokratikleştireceği görüşü büyüklere
masallardan başka bir şey değildir.
Aslında sorunun püf noktası bu kişilerin kapitalizme ve egemenlere beyinleriyle ve
yaşamlarıyla teslim olmalarıdır. Ne diyorlar? İşçi sınıfı yok; sağ yok; sol yok;
sosyalizm yok; emperyalizm kalmadı… “Kapitalizmi yıkmak diye bir şey yok artık.”
Yok, çünkü “onu yıkmaya imkan yok.”
Ne denebilir ki? Neşe Düzel, Dicleli’ye “eski solcu” olduğunu anımsatıp, solla ilgili
değerlendirmeler yapması için bin dereden su getirip çanak sorular soruyor.
Söyleşinin en ilginç soru-yanıtı şöyle:
Neşe Düzel soruyor: “Türkiye’de solun geleceğinden ümitli misiniz?” Yanıt aynen
şöyle: “Ben Türkiye’nin geleceğinden umutluyum. Şimdiye dek demokrasi olmadığı
için, askerî vesayet sistemi hüküm sürdüğü ve baskı yapıldığı için bu toplum
dinamizmine kavuşamadı. Ama artık Türkiye’nin önü açılıyor.” Dicleli’yi solun
geleceği filan ilgilendirmiyor. O çoktan varlıksal ve zihinsel geleceğini “önü açılan”
kapitalist Türkiye’ye bağlamış durumda.
Bu durumda Dicleli’nin din, İslam ve sol üzerine söylediklerine şaşırmamak gerekiyor.
Hüseyin Ergün, 1971 devrimcilerini “MİT’le ilişkileri vardı” üzerinden lekelemeye
çalışmıştı. Zülfü Dicleli, şimdi “Sol hep din düşmanı oldu!” buyuruyor. Yalan yanlış
konuşuyor. Türkiye’de sol hiçbir zaman, hiçbir kesimiyle din düşmanlığı yapmadı. Bu
soruna ilgisiz kaldığı da söylenemez. Doğrusu yanlışı, eksiği ve fazlasıyla Hikmet
Kıvılcımlı’dan Doğan Avcıoğlu’na, İdris Küçükömer’den Turan Dursun’a bu konuyla
ilgili geniş bir literatür var. Bu bir yana, Dicleli örneğin TİP’in, THKP-C’nin,
TKP’nin, burada hepsini sayamadığım adı anılır hiçbir sol örgütün din düşmanlığı
yaptığını kanıtlayamaz.
Bu haksız saldırı yalnız kapitalizme değil, iktidardaki siyasal İslam’a biat eden bir
kafanın ve ruh halinin ürünüdür. “Sol din düşmanlığı yaptı!” nın arkasından bakın ne
geliyor: “İslam kültürü bizim kültürümüzdür.”
Dini toplumsal bir gerçeklik olarak algılamak, anlamak, analiz etmek, somut
durumların, siyasal mücadelenin koşullarına vb. bağlı olarak yaratıcı tutumlar almak
başka, sol ve sosyalist hareketin varlıksal ve amaçsal karakteri olan dünyevi, seküler
bir hareket olma özelliğini tartışmalı hale getirmek başka şeylerdir. Evet, İslam bu
topraklardaki kültürel alaşımın önemli bir öğesidir. Sosyalistlerin kendilerine kaynak
alacağı kültür değildir!
Türkiye’nin yakın tarihi, 1960’lı 1970’li yıllar, solun ve sosyalizmin emekçi halk
yığınlarına, insanın bu dünyada mücadele ederek yaşamını, yazgısını değiştirebileceği
mesajını siyasallaşmış bir toplumsallıkla verebildiği dönemlerde dinin emekçiyle
sosyalizmin arasına girmediğini, giremediğini açık seçik göstermiştir.
Bunu anlamayanların dün nasıl solcu olduklarını da ben anlayamıyorum.

Odatv.com
23 Temmuz 2009

Son Yazılar