adolf hitler225

‘Ölü Ordunun Generali’...

Arnavut yazar İsmail Kadare’nin kitabının adıdır: Ölü Ordunun Generali.

2. Dünya Savaşı bitmiştir. İtalyan ordusunun Arnavutluk’ta savaştığı yıllarda orada ölen İtalyan askerlerinin yerlerini bulmak için aileleri ısrarla istekte bulunur. Bunu dikkate alan İtalyan yetkililer, orada savaşan ordunun generalini bir heyetle oraya göndermeye karar verirler. Arnavutluk bu talebi kabul eder. 

General bir heyetle gelir ve savaşın geçtiği yerleri inceler.

Aslında bir hesaplaşmadır bu.

General hayatta kalmıştır, çünkü generaller, savaşa karar veren yetkililer gerilerde, korunaklı karargâhlarda bu kararları verirler ve sonuçta hayatta kalırlar.

Ölenler, savaşan genç erkeklerdir ve sivil halk da, kadınıyla, çocuğuyla, yaşlısıyla acılar çekerler.

İtalyan general, savaşın geçtiği yerleri gezerken “olayları sonradan yaşamanın” hesaplaşmasını yapar.

Öğretici, düşündürücü bir romandır İsmail Kadare’nin yapıtı.

Savaşın sonrası, savaştan sonrası, savaşın sonu, insanlığın bitmez tükenmez hesaplaşmasıdır.

Sorgulanmayan savaş insanlığın felaketidir.        

Ya sonrası?

Somme Muharebesi, 1916 yılında Fransa’nın kuzeyinde Fransız, İngiliz ve Alman kuvvetleri arasında yaşanan bir kıyımdır. Bir milyondan fazla askerin öldüğü bu çatışmada sadece ilk günde 58 bin İngiliz askeri ölmüş, sonraki günler bir katliama dönüşmüştür.

Ölenler genç erkeklerdir. Adlarının John ya da Piyer ya da Hans olmasının hiçbir önemi yoktur. 

Onlar, bir paylaşım savaşının kurbanlarıdır.

Sonra da, yeni bir paylaşım savaşı çıkacak, 2. Dünya Savaşı’nda 50 milyon insan ölecektir.

Sonrası, sonrası hep sonradan görülecektir.

Savaşların başında, bayrakların yükseldiği, marşların hep bir ağızdan heyecanla söylendiği günlerde bunlar hiç akla gelmez.

Napolyon, kazandığı onca savaştan sonra kendisi ve ordusu için felaket olan Rusya bozgununu aklına getirmiş miydi?

Hitler, dünyayı ele geçirme hırsı içinde ordularını “Yıldırım Savaşı”na sokarken, Berlin’deki sığınağında saklanmak zorunda kalacağını düşünmüş müydü?

Hayır, elbette ki hayır.

Sonrasını düşünmek, ancak “sağduyulu akıl” için olabilecek bir yetkinliktir.

Sığduyulu hırs” sadece bugünü düşünür.

Bugün, onun günüdür, onun kararıdır, onun kendini dünyaya göstereceği gündür. 

Yarın? Yarın mı? Ne yarını? Yarına sonradan karar verilecektir. Yarın, artık uzak bir geleceğe savrulmuştur.

Hele “öbür gün”? Öbür gün, sadece zaferin kutlanacağı gündür.

Sığduyulu hırs” için her gün sadece “bugün”dür.

Yarın, öbür gün, daha sonrası ancak, “sağduyulu akıl” sahibinin yol göstericisidir.

Mustafa Kemal Atatürk’ü deha yapan da işte bu “sağduyulu akıl”dır.

Onun taklitlerini başarısız kılan da onların “sığduyulu hırsları”dır.

Ya Türkiye?

Ah Türkiye. Türkiye’yi konuşmayı hiç istemiyorum.

Atatürk Türkiyesi, işte bu 1. Dünya Savaşı sonrasında, “sağduyulu akıl” sahibi bir dehanın, yıkılmış imparatorluğun enkazı üzerinde yeni, genç bir Cumhuriyet kurma idealidir.

Aydınlanma ilkeleriyle, özgür aklın yol göstericiliğinde bütün dünyanın hayranlığını kazanan bir devlet yaratmıştır.

Erdoğan Türkiyesi, artık başka bir ülke olma yolundadır. Devleti bir “Emirlik”, milletiümmet” yapma yolunda yürüyen başka bir ülke yapılma planı yürümektedir.

Siyasal İslamın “İhvanı müslimin” doğrultusunda her şeyin yeniden yapılandırılması planlanmıştır.

Bu planda, ülkenin “Arap İslamı” yolunda şeriatla yönetilmesi hedeflenmektedir.

Yolun sonunda halifelik geri getirilecek, toplum İslami hükümlerle yönetilecektir.

Bugün adım adım içine girilen savaş da, Osmanlı İmparatorluğu’nun kaybettiklerini geri almaya ayarlı görünmektedir.

Yoksa, Libya’sı, Suriye’si bizi nasıl tehdit ediyor olabilirler?

Bunu sorgulamanın suç sayılması da tarihin yinelenmesidir.

Fransa’da da öyle olmuştur, İngltere’de de, Almanya’da da, Amerika’da da.

Kim savaşa karşı çıkmışsa suçlu ilan edilmişlerdir.

Ama unutulmasın ki, her şeyin bir sonrası vardır.

Ve,

Savaşın galibi yoktur...

Erdal ATABEK - 02 Mart 2020

Son Yazılar