globalisation225

Küresel faşizm, kitlesel vasatlık!

Dünya düzenini belirleyen güç, 1980’li yıllarda devletlerin elinden çıkıp yavaş yavaş uluslararası finans çevrelerinin, başka bir deyişle “para nebulası”nın egemenliğine geçmeye başladı.

Ekonomiye zaten yön veren bu para sağıcıların; yeni bir dünya düşünmek üzere besledikleri ideologları, uluslararası kurum yöneticileri, akademisyenleri ve her alanda teknisyenleri vardı.

Bugün “Üst Akıl” dediğimiz olgu, tıpkı yıldız tozlarının oluşturduğu bulutsu bir nebula gibi paranın peşinde dönen; henüz olgunlaşmamış fikirlerin çarpıştığı, hatta rakip ya da hasım blokların ortaya çıktığı ve sonuçta nereye varacağını içindeki yönderlerin bile bilmediği bir yapıdır.

Kuşkusuz hepsi çok zeki, çok donanımlı, ama hiçbiri ne iyi niyetli, ne de idealist olan kişilerin yarattığı bu “Üst Akıl”, elbette ki sosyolojik devinimlerin emir komuta zinciri içinde yönetilmediğini bilecek kadar da akıllıdır. Dolayısıyla deneme-yanılma yöntemiyle ilerlemekte, aldığı tepki ya da verdiği yan hasarların büyüklüğüne göre hedef ve mevzi değiştirmektedir.

Para nebulasının iktidarı zaten kendi DNA’sını taşıyan kapitalist devletlerden devralması, 1990’lı yıllarda tamamlandı. Beslediği “Üst Akıl”, zafer sarhoşuydu: SSCB’nin yıkılmasıyla önlerinde rakip kalmayacağını, Çin’i serbest ticarete açarak yemleyeceğini ve gemleyeceğini sanıyor, kapitalizmin dünya egemenliğine “ithal vergisiz” yeni bir format düşünüyordu.

Devletler, önce küresel çapta borçlandırılarak nebulanın pençesine düşürüldü. Sonra küresel pazar havucuyla sanayi transferine razı edildi. En çok borçlanan ülkeler, haliyle yoz politikacıların yemlendiği devletlerdi ve en kolay, en hızlı onlar ikna edildiler.

Sınırsız vasatlık ‘politically correct’

Para nebulasının üst aklı, iletişim teknolojisinin hızla ilerleyişinden “küreselleşme” dedikleri ekonomik çıkarsamayı yaparak, bu çıkarsamanın sosyal izdüşümünde devletlerin ve sınırların ortadan kalktığı, dünyanın kocaman bir köye dönüştüğü bir düzen öngörüyordu. Herkesin hiçbir yere ait olmadan yaşayacağı bu yeni dünyada değişik etniler, kültürler aynı potada eriyip; insanlar mantık, davranış ve hatta giyim kuşamda giderek birbirine benzeyeceği için tasarlanan “küresel toplum” elbette üniformal olacaktı.

Çünkü aynı tornadan çıkan kafalara yön vermek, farklı düşünenleri yola getirmekten daima daha kolaydı!

Yeni dünya bugünden yarına kurulacak bir düzen değildi, tabii ki. Ama “Üst Akıl”lıların hem sabrı hem de zamanı vardı; çünkü paranın sahibi onlardı. Kolları sıvadılar.

Kafaları aynı tornadan geçirmek için yeni bir jargon yarattılar: Politically Correct. “Siyaseten düzgün” anlamına gelen bu jargonda ırk, soy, ulus, ulusal kimlik, yurtseverlik, liyakat, entelektüel üstünlük, hatta zekâ, gurur vb. gibi özellikler tu kaka; çünkü ayrımcı, ötekileştirici, küçümseyici, dolayısıyla popülistti. Peki, popülizm neydi? Faşizmin yeni adı.

İnsanları üstün vasıflarla donatmaya çalışmaktansa vasatlıkta eşitleyip benzeştirmek, daha az masrafla daha çok randıman almak gibiydi. Vasat insan topluluklarını kandırmak ve yönetmek, elbette daha kolaydı.

Politically correct” konseptinde her şey yanlış mıydı? Hayır. Büyük yanlışların kabul görmesi için aralarına küçük doğrular serpiştirmek gerekir.

Kölelik vurgusunu taşıyan “zenci” tanımının kullanımdan kaldırılması, LGBTİ’lere ayrımcılık yapılmasının yasaklanması vb.; yeni küresel söylemin sözde etik, ama özde ilk ifade özgürlüğü sansürünün küçük doğrularıydı.

Vasatlıkta eşitlik, yenilgide zafer aramak !

Siyaseten düzgün” söylemin büyük yalanı, “vasatlıkta eşitlik” illüzyonu ise en kapsamlı zararı, Türkiye gibi vasatlığın zaten zirvede olduğu ülkelere verdi. Sayısı zaten çok az seçkinlere, aydınlara sanki vebalıymış muamelesi yapıldı. Seçkinlik bir küfür, bilgi suç oldu. Liyakat ortadan kalktı. Rüküşlük ve görgüsüzlük tavan, kabalık prim yaptı. Zekâ kurnazlığa indirgendi, cehalet eğitimle yaygınlaştırılıyor artık.

Kültür, eğitim ve ahlaki değerler, tüm dünyada değişik viteslerde vasatlaştı, bunu hepimiz görüyoruz. Ama Türkiye gibi yoz politikacıların küresel patronların emirlerini tak şak yerine getirdiği ülkeler, gerçekten dibe vurdular. Orduları dağıtıldı, kimlikleri yok edildi, tüm ulusal varlıkları satıp savılıp dışarıya bağımlı hale getirildiler ve “göçertme” aşamasında tepeden tırnağa kullanıldılar.

Üst Akıl”, 21. yüzyılı “Büyük göçler çağı” ilan etmişti. Sınırların ortadan kalkması için halkların birbirine karışması, ulusal kimliklerin yok edilmesi, yani kitlesel göçler gerekiyordu.

İnsanları göçe zorlamak için belli bölgelerde iler tutar gerekçesi olmayan savaşlar çıkardılar. Ve Türkiye, A’dan Z’ye esiri olduğu para nebulasının üst aklı ne derse yaparak en kitlesel göçlerin transit ve kalıcı menzili oldu.

Oysa Türkiye’nin başındaki vasat akıl, yok edilmesine coşkuyla katkıda bulunduğu üst kimlik Türklüğün yerine Sünniliği koyarak, yaşanan kâbusu Osmanlı rüyası sanıyor; işgal edilmekte olan topraklarına ise Diriliş dizisi seyreder gibi bakıyor.

Tedavisi de yok.

Mine KIRIKKANAT - 02 Şubat 2020

Son Yazılar